Risale-i NurNimet-i İslâm

VİTİR NAMAZI:

Nimet-i İslâm · s.307

Bu babın mesaili, vitrin mânasına, şerî sıfatına, hükmüne, kemiyyet ve keyfiyyetine mütealliktir. Vitir, "ve" nin, feth ve kesriyle okunmak câiz olup, çift mânâsına olan (şefin) zıddıdır ki, tek demektir. Beş vakit namazın zikri sırasında, geçtiği üzere, altıncı bir namazımız vardır ki, yatsı namazından sonra kılınır. Tek rekâtlı olduğu için, vitir tesmiye olunur. Vitir, kavli esah üzere, vâciptir. Ve bu son kavl, Hazret-i İmamındır. Kendilerinden, onun sünnet olduğu dahi, rivayet olunmuştur ki, o imameynin kavlidir. Farz olduğu dahi, rivayet olunmuştur. {(2) Muhaşşinin beyanına göre, Hazret-i İmamdan birinci rivayet budur. Sünnet rivayeti ikincidir.} Meşayih, bu rivayatın arasını cem ve tevkif ederek: "amelen farzdır ki, terk olunmaz. İtikaaden vâciptir {(3) Bahr-i Râikte, vücub itikadı, Hanefîye vâcib olmaz, denilmiştir ki, bu ona münafîdir? Cevap verilir ki, burada maksut, itikadça, ona vâcibin hükmü, cereyan eder ki, iftirazını münkir olan, ikfar olunmaz demektir.} ki, münkiri ikfar olunmaz. Delîlen sünnettir ki, vitrin sübutu, sünneti seniyyeiledir" dediler. {(4) Vücubun veçhi. "Allah size bir namaz ziyade etmiştir ki o, vitirdir. Ona yatsı ile sabah namazı arasında kılınız." ve "Vitir haktır. Onu kılmayan bizden değildir." hadisleridir.} Vitirin, hükmü, bu namaz özürsüz, kaiden ve râkiben kılınmamak, ve yatsının iadesine mebni, iade olunmamak, {(1) Eğer sünnet olsaydı, farza tebean iâde olunurdu.} ve kemiyyeten akşam namazı gibi, olduğu için, birinci kadeyi unutup doğrulan, yahut doğrulmağa yaklaşan kimse, kuuda avdet etmemek {(2) Çünkü, kıyam farizası ile müştegil demektir. Kuud ise, vâciptir. Eğer vitir, nafile olaydı, kıyamını secde ile tekyid etmedikçe, kuuda avdet eylemek lâzım gelirdi. Zira nafilenin her şef'i başlıca bir namazdır.} ve onun bütün rekâtlarında, kıraet farz olmaktır. Vitirin, kemiyyeti, akşam namazı gibi, bir selâm ile üç rekâttan ibaret olmasıdır. Vitirin keyfiyeti, her rekâtında fâtiha ve sûre, yahut âyât okunmak ve üçüncü rekâtında fazla olarak, rükûdan evvel, kunut edilmektir. İkinci rekâtında vücuben oturulup, yalnız tahiyyat okunur. Üçüncü rekâtta, subhaneke okunmaz. Zîra başka bir namazın iptidası değildir. Fatiha kıraetinden ve ona zamm-i sûre veya âyât ettikten sonra. Allahu ekber {(3) Bu tekbir gerçi intikal tekbîridir. Çünkü duâ haline geçilmiştir ve lâkin, vecibatta mezkur olduğu üzere, vâciptir.} diye el kaldırılır {(4) Meğer ki, nâs indinde, vitir kazasında bulunmuş ola ki o halde, kendinin taksiri zahir olmamak için, el kaldırmayabilir. El kaldırmak, bilindiği üzere sünnettir.} ve yana salıverilmeyerek bağlanıp, kunut edilir, sonra rükûa varılır. Üçüncü rekâtta kunutu unutup ta, rükûda yahut, rükûdan başını kaldırdıkta, hatırlayan kimse, "ikinci surette ittifaken ve birinci surette alessahih" ne rükûda, ne de rükûdan sonra, kunut etmeyip, vitirin hitamında, sehv için secde eder. Kunutu sehven, rükûdan sonra eden kimse, rükûu iade etmeyip. {(5) Bunun zahiri, rükûu iadenin, haram olmasıdır. Zîra, namazda olmayanı yapmaktır. Seyyid şerhinde ise, "rükûu iade edilmemesinden maksat, o kimsenin namazının sıhhati, rükûun iadesine tevakkuf etmez demektir. Yoksa, o kimse rükûu iade etmekten, menedilmiş demek değildir" denilmiştir. Zâhir olan, bizim dediğimizdir.} kunut, asıl mahallinden zâil olarak, vâcip gecikmiş olduğu için, sehiv secdesi eder. {(6) Vâcibat faslının evahirinde: "Musâllî, bir rekâtte terk ettiği sureyi, o rekâtin rükûunda hatırlarsa, doğrulup onu okur, ve sonra yine rükû eder, diye mezkûrdur. Kıraet ile kunûtün, farkı budur ki, kıraet her ne vâkî olursa, farzdır. Rükûdan sonra olan kıraet dahi, farz vâkî olmakla, rükû onunla -farzlaşarak-iadesi lâzım olur. Çünkü, kıraetle rükû arasında, tertip farzdır. Rükû iade olunmazsa, namaz fasid olur. Kunüt ise, vâcip olduğundan, böyle değildir. Bunu, İbni Abidîn merhum Dürr-ü Muhtârın, imamın cehri faslında, zikretmiştir.} Kunut, ibadet, taat, ubudiyyeti ikrar, sükûn, salât, kıyam ve kıyamın uzaması mânâlarına olup, mânâlarının cümlesinden biri de, vitirde olan duâdır. Ve o, İbni Mes'ûd radiyallahü teâlâ anhü hazretlerinden mervî olan elfâz ile, {(1) Müellif, böyle demekle, kunûtün elfazından diğer rivayetler dahi olduğuna işaret etmiştir, ve öyledir. Celâed-dîni Suyûtî, onu Dürrü mensûrda, muhtelifelfaz ile zikr etmiştir.} âtîdeki veçhiledir. ﺍَﻟﻠّٰﻬُﻢَّ ِﻧَّﺎ ﻧَﺴْﺘَﻌِﻴﻨُﻚَ ﻭَ ﻧَﺴْﺘَﻐْﻔِﺮُﻙَ ﻭَ ﻧَﺴْﺘَﻬْﺪِﻳﻚَ ﻭَ ﻧُْﻤِﻦُ ﺑِﻚَ ﻭَ ﻧَﺘُﻮﺏُ ﺍِﻟَﻴْﻚَ ﻭَ ﻧَﺘَﻮَﻛَّﻞُ ﻋَﻠَﻴْﻚَ ﻭَ ﻧُﺜْﻨِﻰ ﻋَﻠَﻴْﻚَ ﺍْﻟﺨَﻴْﺮَ ﻛُﻠَّﻪُ ﻧَﺸْﻜُﺮُﻙَ ﻭَ ﻻﺎ ﻧَﻜْﻔُﺮُﻙَ ﻭَ ﻧَﺨْﻠَﻊُ ﻭَ ﻧَﺘْﺮُﻙُ ﻣَﻦْ ﻳَﻔْﺠُﺮُﻙَ ﺍَﻟﻠّٰﻬُﻢَّ ﺍِﻳَّﺎﻙَ ﻧَﻌْﺒُﺪُ ﻭَﻟَﻚَ ﻧُﺼَﻠّ۪ﻰ ﻭَﻧَﺴْﺠُﺪُ ﻭَﺍِﻟَﻴْﻚَ ﻧَﺴْﻌٰﻰ ﻭَﻧَﺤْﻔِﺪُ ﻧَﺮْﺟُﻮ ﺭَﺣْﻤَﺘَﻚَ ﻭَﻧَﺨْﺸٰﻰ ﻋَﺬَﺍﺑَﻚَ ﺍِﻥَّ ﻋَﺬَﺍﺑَﻚَ ﺏِ ﺍﻟْﻜُﻔَّﺎﺭِ ﻣُﻠْﺤِﻖٌ Kanit: Onu okuyandır. Duâ, terceme ile beraberdir: (Allahümme) ya Allah (innâ nesteînüke) muhakkak ki, biz, taatin üzerine senden iane isteriz (ve nestehdîke) ve senden seni razı edecek şeye hidayet isteriz, {(2) Bu cümle, bizim hıfzımızdaki, kunûtte bundan sonraki cümleden sonradır. O bundan evveldir. Me'hazde ve mütedâvel olan Fıkıh kitaplarının ekserinde, bu veçhile olup, bizim mahfuzumuz olan tertip ise, ancak Halebîde ve mecmeul-enherdedir. Muhaşşî der ki, hidayetten yalnız delâlet değil, hem de isâl maksuddur.} (ve nestagfirüke) ve senden mağfiret isteriz ki, ayb ve zenbimizi setredip, bizi uyûb ve zünubümüzle rüsvay etmeyesin (ve netübuileyke) ve sana tevbe ederiz. Tevbe: Günahtan dönmektir. Şer'an tevbe: Geçen günaha nedamet edip, {(3) Nedamet, tevbenin en büyük erkânındandır} ondan derhal kesilmek {(4) İşleme âleti, hazır ise, demektir ki, meselâ içki aleti, önündeyken tevbe edip, onu dökmek ve kendisinden uzaklaştırmaktır.} ve bir daha işlememeğe - tâzimen li-emrillâh - azm eylemektir. Eğer kul hakkı teâllûk etmiş ise, onun müsamaha ve razı olması lâzımdır. {(1) Onu irzâ etmek, zalâmesini yâni, haksız olarak aldığını, mümkün ise geri vermek iledir. Mümkün değilse, emvâlden olduğuna göre, o mikdar şeyi tasadduk eder.} (Ve nü'minü bike) ve sana iman ederiz, yâni kalblerimizle itikat ederek tasdik eder ve lisanımızla dahi söyleyerek, sana ve senin canibinden gelen şeye -ki, Peygamberlere ve kitaplara ve meleklere ve âhiret gününe ve hayır ve şerrin mukadderiyyetine demektir - inandık deriz {(2) Bu cümle dahi, mahfuzumuz olan künutte, bundan evvelki cümleden mukaddemdir.} (ve netevekkelü aleyke) menfaatimizi celb ve mazarratımızı defi edebilmekten aczimiz cihetiyle, umurumuzu tefviz ederek, sana itimat eyleriz, (ve nüsnî aleykel-hayre küllehû) ve mahzı fazl ve kereminden in'am ve ihsan eyle diğin camîi nimetlerini itiraf ederek seni sena ve bütün hayr ile yad ederiz, (neşkürüke) in'am ettiğin, cevarih ve âzânın hepsini. - mâ hulika lehine - sarf ederek sana şükr ederiz. Sen münezzeh ve müteâlisin, ve hamd-ü senâ sana mahsustur. Biz sana ihsa-i senâ edemeyiz, sen, kendini ettiğin sena vechilesin, (ve lâ nekfuruke) bizim üzerimize olan, hiç bir nimetini inkâr etmeyiz ve onu senin gayriye izafe eylemeyiz. (ve nahlau) ve küfrü ve seni razi etmeyecek olan her şeyin râbıtasını, boyunlarımızdan çıkarıp atarız ve izale ederiz. (ve netrükü men yefcürüke) ve senin nimetini inkâr ve gayre perestişler ile sana fücur edeni terk ve ondan müfarakat eyleriz. (Allahümme iyyâke nâbudu) Yâ Allah biz ancak sana ibadet ederiz, (ve leke nüsâlli {(3) İbadetten sonra salâtın zikirde tahsis olunması, salât türlü ibadetleri (kıyamı, rükûu, sücudu, kuudu, tekbîri, senâyı, duâyı, kıraeti, tesbihi, tehlîli, salâtıalen-nebîyi, müminine duâyı, huşuu) mütazammin olmaktan nâşi, onun şerefine bınaendir.} ve nescüdü) {(4) Sücudun dahi ayrıca zikri, kulun Allaha en yakın olduğu halin secde hali olmasındandır.} ve namazı ancak sana kılarız ve secdeyi sana ederiz, (veileyke nes'â ve nahfidü) ve bizi sana takrîb edecek vesaile şitaban {(5) Salâta koşmak menhi olduğundan, maksud bezli cehd eylemektir.} ve ibadeti tahsil emrine kemal-i neşat ile koşarız, {(6) Veileyke nes'â, hadîsi kudsîdeki "men etânî sâ'yen eteytuhû herveleten"kavli şerifine işarettir ve: Biz amelde kendimizi sana takrib edecek şeyi, tahsiliçin cehd ederiz, demektir. Hafd dahi, sür'attir. Hizmetkârlar efendilerinin hizmetlerine müsareat ettikleri için, onlara: Hafede, itlâk olunur Evlâd evlâdı dahi, hafededir. Çünkü, küçüklükte onlar da, hademe gibidir.} (nercû rahmeteke) hizmetine kıyam ve taatinde amel ve ihtimam ile beraber, {(1) Bunu, müellif şunun için ziyade etmiştir ki, reca: Esbaba teşebbüs ile beraber, mergub olan şeye, kalbin teallûkudur. Eğer, esbaba teşebbüs olmazsa, o tamâdır} rahmet ve ihsanının devam ve izdiyâdını ve ataiâzîmini emel ederiz, sen ise, kerîmsin, kendinden umanı, haib etmezsin, (ve nahşa azabeke) nehy ettiğin şeylerden içtinab ile beraber, azâbından havf ederiz, mekrinden {(2) Mekr, hîle ise de, Cenab-ı Hakkın, mekr edenlerin fiilleri üzerine, cezasına dahi, mekr tesmiye olunur. Nitekim, seyyienin cezası dahi, seyyiedir.} emin olmayız. Biz beynel-havf ver-recâyız. {(3) Hak olan mezhebe, işarettir. Zîra rahmetten nevmid olmak, küfür olduğu gibi, mekirden emin bulunmak dahi küfürdür. Recâ ile havfi cemetmiştir. Çünkü, Hadiste varid olmuştur ki: Havf ile reca, bir mümin kulun kalbinde, birleşince Cenâb-ı Hak, umduğunu ona îtâ eder ve korktuğundan onu, emin kılar.} İmdi nîmet-i îmânı bize inâm ile beraber, erkân ile amelde bulunmağa dahi bizi muvaffak buyurman sebebiyle, biz dahi- kâzibînin tamaı veçhile - bilâamel, mücerred kalb ve lisan ile, ümidde kalmayıp, emri şerifine imtisal edici olarak, itikad eder ve deriz ki: (İnne azabekel-cidde) senin hak azabın, {(4) El-cidd, hak mânâsınadır. Mahfuzumuz olan kunütte bu lâfız dahi yoktur.} (bil-küffâri mülhik) küffara lâhiktir. {(5) Mülhik lâfzı, hanın kesriyle efsahtır. Hânın fethiyle, mülhak dahi denilmiştir ki, hak teâlâ azabı, onlara eriştirici olduğundan, azap dahi, onlara mülhak, demektir.} Bundan sonra evlâ olan; ﺍَﻟﻠّٰﻬُﻢَّ ﺻَﻞِّ ﻋَﻠَﻰ ﺳَﻴِّﺪِﻧَﺎ ﻣُﺤَﻤَّﺪٍ ﻭَﻋَﻠَﻰ ﺍٰﻟِﻪِ ﻭَ ﺳَﻠِّﻢْ Yahut; ﻭَ ﺻَﻠَّﻰ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻨَّﺒِﻰِّ ﻭَﻋَﻠَﻰ ﺍٰﻟِﻪِ ﻭَ ﺳَﻠِّﻢْ deyip, Hz. Hasan b. Ali (R.A.) efendimizin kunutunu dahi okumaktır. Hz. Hasan (R.A.) efendimiz, "bana Resulullah birkaç kelime talim buyurdu, ben onları vitir kunutunda okurum," demiştir. ﺍَﻟﻠّٰﻬُﻢَّ ﺍﻫْﺪِﻧِﻲ ﻓﻴِﻤَﻦْ ﻫَﺪَﻳْﺖَ ﻭَﻋَﺎﻓِﻨِﻲ ﻓﻴِﻤَﻦْ ﻋَﺎﻓَﻴْﺖَ ﻭَﺗَﻮَﻟَّﻨِﻲ ﻓﻴِﻤَﻦْ ﺗَﻮَﻟَّﻴْﺖَ ﻭَﺑَﺎﺭِﻙْ ﻟِﻲ ﻓِﻴﻤَﺎَﻋْﻄَﻴْﺖَ ﻭَﻗِﻨِﻲ ﺷَﺮَّﻣَﺎ ﻗَﻀَﻴْﺖَ ﻓَِﻨَّﻚَ ﺗَﻘْﻀِﻲ ﻭَﻻﺎ ﻳُﻘْﻀَﻰ ﻋَﻠَﻴْﻚَ ﻭَِﻧَّﻪُ ﻻﺎﻳَﺬِﻝُّ ﻣَﻦْ ﻭَﺍﻟَﻴْﺖَ ﻭَﻻﺎﻳَﻌِﺰُّ ﻣَﻦْ ﻋَﺎﺩَﻳْﺖَ ﺗَﺒَﺎﺭَﻛْﺖَ ﺭَﺑَّﻨﺎَ ﻭَﺗَﻌَﺎﻟَﻴْﺖَ Kunutta bulunan musâllî, bundan sonra dahi salâvat okur. Kunutû okuyamayan kimse (Rabbenâ âtinâ ilh. .) okur, yahut üç kere: Allahüme igfirli ve yahut üç kere: Yâ rabbi, der. Cemaatle vitir, yalnız ramazan ayında kılınır. {(1) Ramazanın gayride, vitir için cemaat, mekrûhtur. Şemsül-eimmeden menkûl olduğuna göre, onun keraheti dahi, teravihten mâdâ olan nefeldeki cemaatgibi, -alâ sebîlit-tedâî- olması sûretindedir. Amma, bir kişi bir kişiye veya iki kişi bir kişiye iktida etmiş olursa mekrûh olmaz. Çünkü, Aleyhis-selâm efendimiz, teheccüd namazında, Hazret-i İbni Abbasa ve salâtı vitirde Hazret-i Âişeye, imamet ettikleri olmuştur. Hazret-i Enese, bir yetime ve bir acûze, imameten iki rekât nafilekıldıkları dahi, zikrolunmuştur. Üç kişi bir kişiye iktida ederse, onda ihtilâf olunmuştur. Esah olan, kerahet olmamaktır. Eğer, dört kişi bir, kişiye iktida ederse, iktifakla mekrûh olur. İbni Âbidin merhumun ifadesine göre, Hazret-i Ömer, Hazret-i Ebû Bekiri (radiyallahü - teâlâ anhümâ) defn ettikleri gece, vitiri cemaatle kılmışlardır ki, tevarüse muhalif olduğu için, bid'at-ı mekrûhedir.} Ve onda, o vakit cemaat evlâdır. Müsliminin icmaı, bunun üzerinedir. Cemaatle kılmayan kimse için, ehab ve evlâ olan, onu gecenin sonunda (sahur vaktinde) kılmaktır. Çünkü, o vakitte cemaat bulunmaz. Vitri, ramazanı şerifte, cemaatle kılmak, gecenin ahirinde münferiden kılmaktan efdâldir. {(2) Vitirde, mezheb muhalifine iktida muvafık olamaz. Çünkü, oldukça farklar olmakla, yakîne mânîdir, demektir. İktida şartlarının sonuna bakınız.} Cemaat halinde, kunûtü hem imam ve hem cemaat gizli okur. {(3) Lâkin, ehl-i bilâdın acemisi içinde, imama müstahab olan, cemaat teallüm edebilmek için, onu cehr eylemektir. Nitekim, Hazret-i Ömer, kendilerine İrak cemâatinin gelmesinde, subhanekeyi cehr etmiştir.} Muktedî, kunûtü kıraetten fariğ olmadan yahut, kunûte henüz başlamadan, imam kunût edip, rükûa varmış olmak suretinde - imam ile beraber - rükûun edâsını fevt etmek korkusu var ise, kunût ile iştigal etmeyip, imama mütabeat eyler. {(4) Kunüt, zahiri rivayette, muayyen olmadığı için, birinci sûrette, onun okuduğu kendisine kâfi olur. Sûreti saniyede denebilir ki, kunut dahi vâcib olmakla, meselenin muktazası: O kimse imama mütabeatle kunütü okumakla okumamak arasında, muhayyer olmaktır. Belki de, kunüt okumak evlâdır.} Eğer imama rükûda yetişememekten korkmuyorsa, kunût eyler. {(5) Vâcip olan kunüt, duâdan ibaret olup, bilhassa (allahümme innâ nesteinuke-) duasının sünnet olduğu, vâcibatta zikrolunmuştur. Duâda, tâyin olmaz demişler ise de, Muhaşşinin ifadesine göre, evlâ ve efdâl olan, duanın muayyen olmasıdır. Zîra, olur ki, daî (duâda bulunan) cahil olur da, bilmeyerek, namazını ifsad edecek bir duâda bulunur.} İmam kunûtü terk ederse, muktedi, imama müşarik olabilmek kendisine mümkün ise - imkân hasebiyle - iki vâcib arasım cemetmiş olmak için kunût eyler. Eğer yetişmek kendisine mümkün olmayacak ise, imamına mutabeat eder ki, o evlâdır. Vitirin üçüncü rekâtı rükûunda, imama yetişen kimse ki, mesbuktur. Kunûte, hükmen yetişmiş olmakla, geçmişi kazâ ederken, kunût eylemez. Nitekim, vitirde bir veya iki rekât ile mesbuk olan kimse, üçüncü rekâtta imam ile beraber kunût etmiş bulunmak cihetiyle, geçmişi kazâda - bil-icma - bir kere daha kunut etmez. {(1) Dürr-ü Muhtârda şu dahi, mezkûrdur ki, vitrin ilk veya ikinci rekâtinde, sehven kunüt eden, üçüncü rekâtında kunüt etmez. Amma vitrin ikinci veya üçüncü rekâtinde bulunduğunda, şek eden -maal-kuûd- kunütü tekrar eder. Bunların farkı Şudur ki, sehveden -mevzi-i kunüt olmak üzere- kunüt etmiş olmakla, onu tekrar eylemez. Şek edense, kunüt için, mahal tâyin etmemiş olmakla, öyle değildir. Halebî, bunların, ikisinde de, tekrar kunüt olunmağı daha uygun bulmuştur.} Çünkü, iki defa kunût meşrû olmamıştır. İmam kunûtu okuduktan sonra, zikr olunan duâya şürû eder ve onu cehr eylerse, imam Ebû Yûsuf: Cemaat dahi, mütabeat edip, onu okurlar, demiştir. {(2) İmam Muhammed, cemaatin mütabeat etmeyip, âmin demelerine kaildir. Mutlak olarak, imam Ebû Yûsufun kavlini, imam Muhammedin kavli üzerine, takdim etmek, umûmi bir fıkıh kaidesidir.} Mezkûr duada rivayet, mezkûr minval üzere, ifrad iken, İbnül-humâmın beyanı veçhile fuhakaca imam hakkında varid olup, kunuta has olmayarak "bifazlike" kelimesi dahi ziya edilmiştir. {(3) "Bi fazlike" nin mânâsı, vâcip olarak değil, mahza senin fazl ve ihsanın sebebiyle, demektir.} O zaman duâ şöyle başlamış olur: ﺍَﻟﻠّٰﻬُﻢَّ ﺍﻫْﺪِﻧَﺎ ﺑِﻔَﻀْﻠِﻚَ ﻓِﻴﻤَﻦْ ﻫَﺪَﻳْﺖَ Duanın mânâsı budur: "Yâ Allah hidayet etmiş olduğun kimseler içinde yâni, onlarla beraber beni dahi, hidayetle ve afva mazhar kıldığın kimselerle beraber, beni de afiyetle ve velâyetinde yâni, nazarı inayetine aldığın zevat ile beraber, bana da medetkâr ol, îta ve ihsan buyurduğun şeyleri, hakkımda mübarek ve müteyemmen kıl, hükm ve takdir buyurduğun şeyin, şerrini defi ile beni vikaye et, sen dilediğin veçhile hükmedersin, sana kimse, hükmedemez. (Çünkü sen mâliki vahidsin, mülkte sana şerik yoktur, biz de senin, müvalâtını isteriz), şüphe yok ki, senin müvalât ve izazına mazhar olan kişi zelil olmaz ve müadat ve izlâl ettiklerin ise, aziz olamaz, mütebârik ve müteâlîsin rabbımız!" Uyumadan vitri kılıp ta, sonra teheccüd eden kimse, vitri iade etmez. Hadîs-i şerifte: "Bir gecede iki vitir olmaz," buyurulmuştur. Vitrin takdîm ve tehiri mesaili için, müstahap vakitler faslının sonuna bakılsın.