Cüz-5
Kur'an-ı Kerim Meali · s.81
ﻭَﺍﻟْﻤُﺤْﺼَﻨَﺎﺕُ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨِّﺴَٓﺎﺀِ ﺍِﻻَﺎ ﻣَﺎ ﻣَﻠَﻜَﺖْ ﺍَﻳْﻤَﺎﻧُﻜُﻢْۚ ﻛِﺘَﺎﺑَﺎﻟﻠّٰﻬِﻌَﻠَﻴْﻜُﻢْۘ ﻭَﺍُﺣِﻞَّ ﻟَﻜُﻢْ ﻣَﺎ ﻭَﺭَٓﺍﺀَ ﺫٰﻟِﻜُﻢْ ﺍَﻥْ ﺗَﺒْﺘَﻐُﻮﺍ ﺑِﺎَﻣْﻮَﺍﻟِﻜُﻢْ ﻣُﺤْﺼِﻨ۪ﻴﻦَ ﻏَﻴْﺮَ ﻣُﺴَﺎﻓِﺤ۪ﻴﻦَۜ ﻓَﻤَﺎ ﺍﺳْﺘَﻤْﺘَﻌْﺘُﻢْ ﺑِﻪ۪ ﻣِﻨْﻬُﻦَّ ﻓَﺎٰﺗُﻮﻫُﻦَّ ﺍُﺟُﻮﺭَﻫُﻦَّ ﻓَﺮ۪ﻳﻀَﺔًۜ ﻭَﻻﺎﺟُﻨَﺎﺡَ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻓ۪ﻴﻤَﺎ ﺗَﺮَﺍﺿَﻴْﺘُﻢْ ﺑِﻪ۪ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِ ﺍﻟْﻔَﺮ۪ﻳﻀَﺔِۜ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻜَﺎﻥَ ﻋَﻠ۪ﻴﻤًﺎ ﺣَﻜ۪ﻴﻤًﺎ﴾٢٤﴿ 24- (Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı. Allah'ın size emri budur. Bunlardan başkasını, namuslu olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini vererek) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra (bir miktar indirim için) karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir. {Bazı dinlerde ve bunlara dayalı hukuklarda kadın, kendisi ile evlenecek olan erkeğe vermek üzere mal (dırahoma) edinir; yani bu sayede erkeklerin kendisine rağbet etmelerini sağlamaya çalışır. İslâm'da ise kadın bizatihî değerlidir. Onun malına değil, kendisine rağbet edilir. Bunu sembolize etmek üzere de kadın değil, onunla evlenmek isteyen erkek ona bir şeyler verir ki, buna mehir denilmiştir.} ﻭَﻣَﻦْ ﻟَﻢْ ﻳَﺴْﺘَﻄِﻊْ ﻣِﻨْﻜُﻢْ ﻃَﻮْﻻﺎ ﺍَﻥْ ﻳَﻨْﻜِﺢَ ﺍﻟْﻤُﺤْﺼَﻨَﺎﺕِ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨَﺎﺕِ ﻓَﻤِﻦْ ﻣَﺎ ﻣَﻠَﻜَﺖْ ﺍَﻳْﻤَﺎﻧُﻜُﻢْ ﻣِﻦْ ﻓَﺘَﻴَﺎﺗِﻜُﻢُ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨَﺎﺗِۜﻮَﺍﻟﻠّٰﻬُﺎَﻋْﻠَﻢُ ﺑِﺎ۪ﻳﻤَﺎﻧِﻜُﻢْۜ ﺑَﻌْﻀُﻜُﻢْ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺾٍۚ ﻓَﺎﻧْﻜِﺤُﻮﻫُﻦَّ ﺑِﺎِﺫْﻥِ ﺍَﻫْﻠِﻬِﻦَّ ﻭَﺍٰﺗُﻮﻫُﻦَّ ﺍُﺟُﻮﺭَﻫُﻦَّ ﺑِﺎﻟْﻤَﻌْﺮُﻭﻑِ ﻣُﺤْﺼَﻨَﺎﺕٍ ﻏَﻴْﺮَ ﻣُﺴَﺎﻓِﺤَﺎﺕٍ ﻭَﻻﺎ ﻣُﺘَّﺨِﺬَﺍﺕِ ﺍَﺧْﺪَﺍﻥٍۚ ﻓَﺎِﺫَٓﺍ ﺍُﺣْﺼِﻦَّ ﻓَﺎِﻥْ ﺍَﺗَﻴْﻦَ ﺑِﻔَﺎﺣِﺸَﺔٍ ﻓَﻌَﻠَﻴْﻬِﻦَّ ﻧِﺼْﻒُ ﻣَﺎ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻤُﺤْﺼَﻨَﺎﺕِ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻌَﺬَﺍﺏِۜ ﺫٰﻟِﻚَ ﻟِﻤَﻦْ ﺧَﺸِﻰَ ﺍﻟْﻌَﻨَﺖَ ﻣِﻨْﻜُﻢْۜ ﻭَﺍَﻥْ ﺗَﺼْﺒِﺮُﻭﺍ ﺧَﻴْﺮٌ ﻟَﻜُﻤْۜﻮَﺍﻟﻠّٰﻬُﻐَﻔُﻮﺭٌ ﺭَﺣ۪ﻴﻢٌ۟﴾٢٥﴿ 25- İçinizden, imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız (sayılan) cariyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Hep aynı köktensiniz (insanlık bakımından aranızda fark yoktur). Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartı ve sahiplerinin izni ile onları (cariyeleri) nikâhlayıp alın, mehirlerini de normal miktarda verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı (uygulanır). Bu (cariye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. {Zina kesin olarak haramdır. Bir ücret karşılığında anlaşarak geçici bir zaman için evlenmek meşru değildir. Metres ve dost tutmak da zinanın başka çeşitleridir. Bir müslümanın evlilik ihtiyacı karşısında yapacağı şey, imkânı varsa öncelikle bir mümin ve hür hanımla evlenmektir; müslüman olmayan ehl-i kitap kadınlarla evlenmesi de caizdir. Sonra sırasıyla mümin cariye ve mümin olmayan cariye ile evlenmek gelir. Cariye bir başkasına ait olduğu için onunla evlenmenin bazı mahzurları vardır; bu sebeple cariye ile evlenmekten ise sabredip, imkânın elvermesini beklemek insan için daha hayırlıdır. Âyetin cariyelere "kızlarınız" diyen ve "bütün insanların aynı kökten geldiklerini, insan evlâdı olduklarını" düşünerek onların hor görülmemesini, onlarla evlenmekten çekinilmemesini isteyen kısmı İslâm'ın insana verdiği değer bakımından önemli vesikalar mahiyetindedir. İslâm'da köle ve cariyenin tek aslî kaynağı savaştır. Savaş esirleri için tek alternatif kölelik ve cariyelik değildir. Esir, köle ve cariye statüsüne geçirilmiş ise bu takdirde onlara yapılan muamele hür insanlarınkine oldukça yakındır ve hedef hidayete ermelerini temindir.} ﻳُﺮ۪ﻳﺪُﺍﻟﻠّٰﻬُﻠِﻴُﺒَﻴِّﻦَ ﻟَﻜُﻢْ ﻭَﻳَﻬْﺪِﻳَﻜُﻢْ ﺳُﻨَﻦَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻜُﻢْ ﻭَﻳَﺘُﻮﺏَ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻤْۜﻮَﺍﻟﻠّٰﻬُﻌَﻠ۪ﻴﻢٌ ﺣَﻜ۪ﻴﻢٌ﴾٢٦﴿ 26- Allah size (bilmediklerinizi) açıklamak ve sizi, sizden önceki (iyi) lerin yollarına iletmek ve sizin günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah hakkıyle bilicidir, yegâne hikmet sahibidir. ﻭَﺍﻟﻠّٰﻬُﻴُﺮ۪ﻳﺪُ ﺍَﻥْ ﻳَﺘُﻮﺏَ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻭَﻳُﺮ۪ﻳﺪُ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﺘَّﺒِﻌُﻮﻥَ ﺍﻟﺸَّﻬَﻮَﺍﺕِ ﺍَﻥْ ﺗَﻤ۪ﻴﻠُﻮﺍ ﻣَﻴْﻼﺎ ﻋَﻈ۪ﻴﻤًﺎ﴾٢٧﴿ 27- Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister; şehvetlerine uyanlar (kötü arzuların esiri olanlar) ise büsbütün yoldan çıkmanızı isterler. ﻳُﺮ۪ﻳﺪُﺍﻟﻠّٰﻬُﺎَﻥْ ﻳُﺨَﻔِّﻒَ ﻋَﻨْﻜُﻢْۚ ﻭَﺧُﻠِﻖَ ﺍﻻﺎِﻧْﺴَﺎﻥُ ﺿَﻌ۪ﻴﻔًﺎ﴾٢٨﴿ 28- Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır. {Şu halde dinî teklifler ve vazifeler birer yük değildir; tam aksine insanı dünya ve ahiret hayatında çıkmaza düşmekten, altından kalkamayacağı veya kendisine fayda yerine zarar getirecek olan iş ve davranışlara girmekten alıkoyan, böylece yükünü hafifleten temrinler, düzenlemeler ve irşadlardır.} ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻻﺎ ﺗَﺎْﻛُﻠُٓﻮﺍ ﺍَﻣْﻮَﺍﻟَﻜُﻢْ ﺑَﻴْﻨَﻜُﻢْ ﺑِﺎﻟْﺒَﺎﻃِﻞِ ﺍِﻻَٓﺎ ﺍَﻥْ ﺗَﻜُﻮﻥَ ﺗِﺠَﺎﺭَﺓً ﻋَﻦْ ﺗَﺮَﺍﺽٍ ﻣِﻨْﻜُﻢْ ﻭَﻻﺎ ﺗَﻘْﺘُﻠُٓﻮﺍ ﺍَﻧْﻔُﺴَﻜُﻢْۜ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻜَﺎﻥَ ﺑِﻜُﻢْ ﺭَﺣ۪ﻴﻤًﺎ﴾٢٩﴿ 29- Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ticaret olması hali müstesna, mallarınızı, bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, sizi esirgeyecektir. ﻭَﻣَﻦْ ﻳَﻔْﻌَﻞْ ﺫٰﻟِﻚَ ﻋُﺪْﻭَﺍﻧًﺎ ﻭَﻇُﻠْﻤًﺎ ﻓَﺴَﻮْﻑَ ﻧُﺼْﻠ۪ﻴﻪِ ﻧَﺎﺭًﺍۜ ﻭَﻛَﺎﻥَ ﺫٰﻟِﻚَ ﻋَﻠَﻰﺍﻟﻠّٰﻬِﻴَﺴ۪ﻴﺮًﺍ﴾٣٠﴿ 30- Kim düşmanlık ve haksızlık ile bunu (haram yemeyi veya öldürmeyi) yaparsa (bilsin ki) onu ateşe koyacağız; bu ise Allah'a çok kolaydır. {Karşılıklı rızaya dayanan mal-para, emek-ücret vb. mübadele çeşitleri, hem fertler, hem de, onların teşkil ettiği toplum için faydalıdır; bu sebeple de meşrudur. Rızasız ve haksız kazançlar ise geçici refah ve menfaatler sağlamakla beraber arkasından isyanlar, ihtilâller ve felâketler getirir. Âyet "başkasının malını" demek yerine, "mallarınızı" demek suretiyle "millî servet" mefhumuna ışık tutmaktadır. Malî haksızlıkların getirdiği felâketlerden birisi ve belki en önemlisi katildir; haksızlıkla ve haram yollardan servet yapmak, fert ve cemiyet olarak adım adım ölüme gitmek demektir. Çünkü, ferdî intikam duygusu, ferdî öldürmelere yol açarken, sosyal sınıflar arası intikam duygusu da sosyal patlamalara ve ihtilâllere sebep olmaktadır.} ﺍِﻥْ ﺗَﺠْﺘَﻨِﺒُﻮﺍ ﻛَﺒَٓﺎﺋِﺮَ ﻣَﺎ ﺗُﻨْﻬَﻮْﻥَ ﻋَﻨْﻪُ ﻧُﻜَﻔِّﺮْ ﻋَﻨْﻜُﻢْ ﺳَﻴِّﺌَﺎﺗِﻜُﻢْ ﻭَﻧُﺪْﺧِﻠْﻜُﻢْ ﻣُﺪْﺧَﻼﺎ ﻛَﺮ۪ﻳﻤًﺎ﴾٣١﴿ 31- Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız. {İnsanlar, melekler gibi yaratılışları icabı günahtan korunmuş değildir, günah ve suç işleme kabiliyetleri de vardır, faziletleri de. Faziletleri, nefsânî arzularına karşı verdikleri mücadeleden gelmektedir. Kul elinden geleni yapınca Mevlâ, ufak tefek kusurları örtecek, yüze vurmayacaktır.} ﻭَﻻﺎ ﺗَﺘَﻤَﻨَّﻮْﺍ ﻣَﺎ ﻓَﻀَّﻼﺎﻟﻠّٰﻬُﺒِﻪ۪ ﺑَﻌْﻀَﻜُﻢْ ﻋَﻠٰﻰ ﺑَﻌْﺾٍۜ ﻟِﻠﺮِّﺟَﺎﻝِ ﻧَﺼ۪ﻴﺐٌ ﻣِﻤَّﺎ ﺍﻛْﺘَﺴَﺒُﻮﺍ ﻭَﻟِﻠﻨِّﺴَٓﺎﺀِ ﻧَﺼ۪ﻴﺐٌ ﻣِﻤَّﺎ ﺍﻛْﺘَﺴَﺒْﻦَۜ ﻭَﺳْﺌَﻠُﻮﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﻤِﻦْ ﻓَﻀْﻠِﻪ۪ۜ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻜَﺎﻥَ ﺑِﻜُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻋَﻠ۪ﻴﻤًﺎ﴾٣٢﴿ 32- Allah'ın sizi, birbirinizden üstün kıldığı şeyleri (başkasında olup da sizde olmayanı) hasretle arzu etmeyin. Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri var, kadınların da kazandıklarından nasipleri var. Allah'tan lütfunu isteyin; şüphesiz Allah her şeyi bilmektedir. {Allah her kuluna, kabiliyet ve çalışmasına göre nimetler, nasipler vermiştir; başkasında olana göz dikmek, onun hasretini çekerek ömür geçirmek yerine, herkesin kendisindekini görmesi, onun kıymetini bilmesi ve isteyeceğini Allah'ın lütfundan istemesi gerekir.} ﻭَﻟِﻜُﻞٍّ ﺟَﻌَﻠْﻨَﺎ ﻣَﻮَﺍﻟِﻰَ ﻣِﻤَّﺎ ﺗَﺮَﻙَ ﺍﻟْﻮَﺍﻟِﺪَﺍﻥِ ﻭَﺍﻻﺎَﻗْﺮَﺑُﻮﻥَۜ ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻋَﻘَﺪَﺕْ ﺍَﻳْﻤَﺎﻧُﻜُﻢْ ﻓَﺎٰﺗُﻮﻫُﻢْ ﻧَﺼ۪ﻴﺒَﻬُﻢْۜ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻜَﺎﻥَ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﺷَﻬ۪ﻴﺪًﺍ۟﴾٣٣﴿ 33- (Erkek ve kadından) her biri için, ana, baba ve akrabanın bıraktığından (hisselerini alacak olan) vârisler kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimselere de paylarını verin. Çünkü Allah her şeyi görmektedir. {"Yeminlerin bağladığı kimseler" cahiliye devrinde âdet olan bir nevi mukaveleli mirasçılar olup, başka bir âyetle (Enfâl 8/75) hükmü kaldırılmıştır. Bir başka anlayışa göre bunlardan maksat eşlerdir ve âyet neshedilmemiştir.} ﺍَﻟﺮِّﺟَﺎﻝُ ﻗَﻮَّﺍﻣُﻮﻥَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻨِّﺴَٓﺎﺀِ ﺑِﻤَﺎ ﻓَﻀَّﻼﺎﻟﻠّٰﻬُﺒَﻌْﻀَﻬُﻢْ ﻋَﻠٰﻰ ﺑَﻌْﺾٍ ﻭَﺑِﻤَٓﺎ ﺍَﻧْﻔَﻘُﻮﺍ ﻣِﻦْ ﺍَﻣْﻮَﺍﻟِﻬِﻢْۜ ﻓَﺎﻟﺼَّﺎﻟِﺤَﺎﺕُ ﻗَﺎﻧِﺘَﺎﺕٌ ﺣَﺎﻓِﻈَﺎﺕٌ ﻟِﻠْﻐَﻴْﺐِ ﺑِﻤَﺎ ﺣَﻔِﻈَﺎﻟﻠّٰﻬُۜﻮَﺍﻟّٰﺘ۪ﻰ ﺗَﺨَﺎﻓُﻮﻥَ ﻧُﺸُﻮﺯَﻫُﻦَّ ﻓَﻌِﻈُﻮﻫُﻦَّ ﻭَﺍﻫْﺠُﺮُﻭﻫُﻦَّ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻤَﻀَﺎﺟِﻊِ ﻭَﺍﺿْﺮِﺑُﻮﻫُﻦَّۚ ﻓَﺎِﻥْ ﺍَﻃَﻌْﻨَﻜُﻢْ ﻓَﻼﺎ ﺗَﺒْﻐُﻮﺍ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻦَّ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎۜ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻜَﺎﻥَ ﻋَﻠِﻴًّﺎ ﻛَﺒ۪ﻴﺮًﺍ﴾٣٤﴿ 34- Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah'ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür. {Erkeklerin maddi ve manevi özellikleri ile ekonomik rolleri onların aile reisi olmalarını tabiî kılmıştır. Aile küçük bir toplumdur. Toplum düzenle yaşar. Düzen ise bir reisi, bir idareciyi zaruri kılar. İslâm'da devlet başkanından aile reisine kadar her idareci ilâhî talimata göre hareket etmek, yönetmek mecburiyetindedir; şu halde onlara itaat bu talimata itaat demektir. İdare eden veya edilen bu talîmatın dışına çıkar, itaatsizlik ederse müeyyide uygulanır. Burada bahis mevzuu olan zevcenin itaatsizliğidir. Çare olarak önce öğüt vermek, sonra yatak boykotu ve daha sonra da dövme tavsiye edilmiştir. Kur'an'ı bize tebliğ eden Hz. Peygamber (s.a.) hiçbir zaman kadın dövmediği gibi, "Kadını eşek döver gibi dövüp de günün sonunda onu koynunuza alıp yatmanız olacak şey midir?" buyurarak ümmetini uyarmıştır. Dövme müeyyidesi kullanıldığı takdirde kadının canını yakmayacak ve vücudunda iz bırakmayacak şekilde uygulanması gerektiğini de ifade buyurmuştur. Şu halde dayağı İslâm getirmemiş, aksine onu hafifleterek ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Ayrıca kadına da, kocasından şikâyetçi olması halinde hakem ve hakime başvurma, hakkını arama imkânı vermiştir.} ﻭَﺍِﻥْ ﺧِﻔْﺘُﻢْ ﺷِﻘَﺎﻕَ ﺑَﻴْﻨِﻬِﻤَﺎ ﻓَﺎﺑْﻌَﺜُﻮﺍ ﺣَﻜَﻤًﺎ ﻣِﻦْ ﺍَﻫْﻠِﻪ۪ ﻭَﺣَﻜَﻤًﺎ ﻣِﻦْ ﺍَﻫْﻠِﻬَﺎۚ ﺍِﻥْ ﻳُﺮ۪ﻳﺪَٓﺍ ﺍِﺻْﻼﺎﺣًﺎ ﻳُﻮَﻓِّﻘِﺎﻟﻠّٰﻬُﺒَﻴْﻨَﻬُﻤَﺎۜ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻜَﺎﻥَ ﻋَﻠ۪ﻴﻤًﺎ ﺧَﺒ۪ﻴﺮًﺍ﴾٣٥﴿ 35- Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır. ﻭَﺍﻋْﺒُﺪُﻭﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﻮَﻻﺎ ﺗُﺸْﺮِﻛُﻮﺍ ﺑِﻪ۪ ﺷَﻴْﺌًﺎ ﻭَﺑِﺎﻟْﻮَﺍﻟِﺪَﻳْﻦِ ﺍِﺣْﺴَﺎﻧًﺎ ﻭَﺑِﺬِﻯ ﺍﻟْﻘُﺮْﺑٰﻰ ﻭَﺍﻟْﻴَﺘَﺎﻣٰﻰ ﻭَﺍﻟْﻤَﺴَﺎﻛ۪ﻴﻦِ ﻭَﺍﻟْﺠَﺎﺭِ ﺫِﻯ ﺍﻟْﻘُﺮْﺑٰﻰ ﻭَﺍﻟْﺠَﺎﺭِ ﺍﻟْﺠُﻨُﺐِ ﻭَﺍﻟﺼَّﺎﺣِﺐِ ﺑِﺎﻟْﺠَﻨْﺐِ ﻭَﺍﺑْﻦِ ﺍﻟﺴَّﺒ۪ﻴﻞِۙ ﻭَﻣَﺎ ﻣَﻠَﻜَﺖْ ﺍَﻳْﻤَﺎﻧُﻜُﻢْۜ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻼﺎ ﻳُﺤِﺐُّ ﻣَﻦْ ﻛَﺎﻥَ ﻣُﺨْﺘَﺎﻻﺎ ﻓَﺨُﻮﺭًﺍۙ﴾٣٦﴿ 36- Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara (köle, cariye, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez. {Allah'a kul olmanın gereği böyle bir ahlâka sahip bulunmaktır; kaba-saba, haksız, zalim, cimri, herkese kötülük eden... kimseler yalnızca bazı ibadetleri yapmakla Allah katında makbul bir kul olamazlar.} ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﺒْﺨَﻠُﻮﻥَ ﻭَﻳَﺎْﻣُﺮُﻭﻥَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﺑِﺎﻟْﺒُﺨْﻞِ ﻭَﻳَﻜْﺘُﻤُﻮﻥَ ﻣَٓﺎ ﺍٰﺗٰﻴﻬُﻤُﺎﻟﻠّٰﻬُﻤِﻦْ ﻓَﻀْﻠِﻪ۪ۜ ﻭَﺍَﻋْﺘَﺪْﻧَﺎ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ ﻋَﺬَﺍﺑًﺎ ﻣُﻬ۪ﻴﻨًﺎۚ﴾٣٧﴿ 37- Bunlar cimrilik eden ve insanlara da cimriliği tavsiye eden, Allah'ın kendilerine lütfundan verdiğini gizleyen kimselerdir. Biz, kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık. ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳُﻨْﻔِﻘُﻮﻥَ ﺍَﻣْﻮَﺍﻟَﻬُﻢْ ﺭِﺋَٓﺎﺀَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﻭَﻻﺎ ﻳُﻮْۭﻣِﻨُﻮﻧَﺒِﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﻻﺎ ﺑِﺎﻟْﻴَﻮْﻡِ ﺍﻻﺎٰﺧِﺮِۜ ﻭَﻣَﻦْ ﻳَﻜُﻦِ ﺍﻟﺸَّﻴْﻄَﺎﻥُ ﻟَﻪُ ﻗَﺮ۪ﻳﻨًﺎ ﻓَﺴَٓﺎﺀَ ﻗَﺮ۪ﻳﻨًﺎ﴾٣٨﴿ 38- Allah'a ve ahiret gününe inanmadıkları halde mallarını, insanlara gösteriş için sarfedenler de (ahirette azaba dûçâr olurlar). Şeytan bir kimseye arkadaş olursa, ne kötü bir arkadaştır o! ﻭَﻣَﺎﺫَﺍ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻟَﻮْ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍﺑِﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﺍﻟْﻴَﻮْﻡِ ﺍﻻﺎٰﺧِﺮِ ﻭَﺍَﻧْﻔَﻘُﻮﺍ ﻣِﻤَّﺎ ﺭَﺯَﻗَﻬُﻤُﺎﻟﻠّٰﻬُۜﻮَﻛَﺎﻧَﺎﻟﻠّٰﻬُﺒِﻬِﻢْ ﻋَﻠ۪ﻴﻤًﺎ﴾٣٩﴿ 39- Allah'a ve ahiret gününe iman edip de Allah'ın kendilerine verdiğinden (O'nun yolunda) harcasalardı ne olurdu sanki! Allah onların durumunu hakkıyle bilmektedir. ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻼﺎ ﻳَﻈْﻠِﻢُ ﻣِﺜْﻘَﺎﻝَ ﺫَﺭَّﺓٍۚ ﻭَﺍِﻥْ ﺗَﻚُ ﺣَﺴَﻨَﺔً ﻳُﻀَﺎﻋِﻔْﻬَﺎ ﻭَﻳُﻮْۭﺕِ ﻣِﻦْ ﻟَﺪُﻧْﻪُ ﺍَﺟْﺮًﺍ ﻋَﻈ۪ﻴﻤًﺎ﴾٤٠﴿ 40- Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez. (Kulun yaptığı iş, eğer bir kötülük ise, onun cezasını adaletle verir.) İyilik olursa onu katlar (kat kat arttırır), kendinden de büyük mükâfat verir. ﻓَﻜَﻴْﻒَ ﺍِﺫَﺍ ﺟِﺌْﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﻛُﻞِّ ﺍُﻣَّﺔٍ ﺑِﺸَﻬ۪ﻴﺪٍ ﻭَﺟِﺌْﻨَﺎ ﺑِﻚَ ﻋَﻠٰﻰ ﻫٰٓﻮُۭ۬ﻻٓﺎﺀِ ﺷَﻬ۪ﻴﺪًﺍۜ﴾٤١﴿ 41- Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit olarak gösterdiğimiz zaman halleri nice olacak! {Bütün peygamberler ümmetlerine aynı iman esaslarını getirmiş ve tebliğ etmişlerdir. Nizam ve ahlâk sahasında ise -prensipler değişmemekle beraber- medenî ve ictimaî şartlara göre şekiller ve uygulamalar değişmektedir. Son Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.) insanların ilim ve medeniyetçe en ileri devrelerinde onlara rehber olacak en kâmil dini getirmiş ve tebliğ etmiştir. Peygamberlerinin getirdikleri iman ve nizamı değiştiren veya inkâr edenler ahirette muhakeme edilecek ve peygamberleri de onlar aleyhine şahitlik edeceklerdir. Hâtemü'l-enbiyâ (s.a.) ise bütün peygamberlerin lehinde şahitlik ederek onları tasdik eyleyecektir. Buhârî'nin rivayetine göre Resûlullah (s.a.) sahâbî İbn Mes'ûd'dan, kendisine Kur'an okumasını istemiş, onun: "O, sana indirildiği halde ben mi sana okuyacağım?" demesi üzerine: "Evet, onu başkasından dinlemek hoşuma gidiyor" buyurmuştur. İbn Mes'ûd bundan sonrasını şöyle anlatıyor: Nisâ sûresini okudum. 41. âyete (bu âyete) gelince Resûlullah (s.a.) "şimdilik yeter" dedi, bir de baktım ki gözlerinden yaşlar boşanıyor!} ﻳَﻮْﻣَﺌِﺬٍ ﻳَﻮَﺩُّ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﻭَﻋَﺼَﻮُﺍ ﺍﻟﺮَّﺳُﻮﻝَ ﻟَﻮْ ﺗُﺴَﻮّٰﻯ ﺑِﻬِﻢُ ﺍﻻﺎَﺭْﺽُۜ ﻭَﻻﺎ ﻳَﻜْﺘُﻤُﻮﻧَﺎﻟﻠّٰﻬَﺤَﺪ۪ﻳﺜًﺎ۟﴾٤٢﴿ 42- Küfür yoluna sapıp peygamberi dinlemeyenler o gün yerin dibine batırılmayı temenni ederler ve Allah'tan hiçbir haberi gizleyemezler. ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻻﺎ ﺗَﻘْﺮَﺑُﻮﺍ ﺍﻟﺼَّﻠٰﻮﺓَ ﻭَﺍَﻧْﺘُﻢْ ﺳُﻜَﺎﺭٰﻯ ﺣَﺘّٰﻰ ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﺍ ﻣَﺎ ﺗَﻘُﻮﻟُﻮﻥَ ﻭَﻻﺎ ﺟُﻨُﺒًﺎ ﺍِﻻَﺎ ﻋَﺎﺑِﺮ۪ﻯ ﺳَﺒ۪ﻴﻞٍ ﺣَﺘّٰﻰ ﺗَﻐْﺘَﺴِﻠُﻮﺍۜ ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻣَﺮْﺿٰٓﻰ ﺍَﻭْ ﻋَﻠٰﻰ ﺳَﻔَﺮٍ ﺍَﻭْ ﺟَٓﺎﺀَ ﺍَﺣَﺪٌ ﻣِﻨْﻜُﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻐَٓﺎﺋِﻂِ ﺍَﻭْﻟٰﻤَﺴْﺘُﻢُ ﺍﻟﻨِّﺴَٓﺎﺀَ ﻓَﻠَﻢْ ﺗَﺠِﺪُﻭﺍ ﻣَٓﺎﺀً ﻓَﺘَﻴَﻤَّﻤُﻮﺍ ﺻَﻌ۪ﻴﺪًﺍ ﻃَﻴِّﺒًﺎ ﻓَﺎﻣْﺴَﺤُﻮﺍ ﺑِﻮُﺟُﻮﻫِﻜُﻢْ ﻭَﺍَﻳْﺪ۪ﻳﻜُﻢْۜ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻜَﺎﻥَ ﻋَﻔُﻮًّﺍ ﻏَﻔُﻮﺭًﺍ﴾٤٣﴿ 43- Ey iman edenler! Siz sarhoş iken -ne söylediğinizi bilinceye kadar- cünüp iken de -yolcu olan müstesna- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya bir yolculuk üzerinde bulunursanız, yahut sizden biriniz ayak yolundan gelirse, yahut kadınlara dokunup da (bu durumlarda) su bulamamışsanız o zaman temiz bir toprakla teyemmüm edin: Yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz Allah çok affedici ve bağışlayıcıdır. {Abdest alması veya gusletmesi gereken bir müslüman su bulamadığı takdirde toprak ve yeryüzü cinsinden bir şeyle teyemmüm eder. Teyemmüm hem abdest, hem de gusül yerine geçer. Ayrıca suyu kullanmaya engel olan hastalık, korku, suyun uzakta olması gibi bazı özür ve durumlar da teyemmümü câiz kılar.} ﺍَﻟَﻢْ ﺗَﺮَ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍُﻭ۫ﺗُﻮﺍ ﻧَﺼ۪ﻴﺒًﺎ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏِ ﻳَﺸْﺘَﺮُﻭﻥَ ﺍﻟﻀَّﻼﺎﻟَﺔَ ﻭَﻳُﺮ۪ﻳﺪُﻭﻥَ ﺍَﻥْ ﺗَﻀِﻠُّﻮﺍ ﺍﻟﺴَّﺒ۪ﻴﻞَۜ﴾٤٤﴿ 44- Kendilerine Kitap'tan nasip verilenlere baksana! Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar! ﻭَﺍﻟﻠّٰﻬُﺎَﻋْﻠَﻢُ ﺑِﺎَﻋْﺪَٓﺍﺋِﻜُﻢْۜ ﻭَﻛَﻔٰﻰﺑِﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﻟِﻴًّﺎۗ ﻭَﻛَﻔٰﻰﺑِﺎﻟﻠّٰﻬِﻨَﺼ۪ﻴﺮًﺍ﴾٤٥﴿ 45- Allah düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir. ﻣِﻦَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻫَﺎﺩُﻭﺍ ﻳُﺤَﺮِّﻓُﻮﻥَ ﺍﻟْﻜَﻠِﻢَ ﻋَﻦْ ﻣَﻮَﺍﺿِﻌِﻪ۪ ﻭَﻳَﻘُﻮﻟُﻮﻥَ ﺳَﻤِﻌْﻨَﺎ ﻭَﻋَﺼَﻴْﻨَﺎ ﻭَﺍﺳْﻤَﻊْ ﻏَﻴْﺮَ ﻣُﺴْﻤَﻊٍ ﻭَﺭَﺍﻋِﻨَﺎ ﻟَﻴًّﺎ ﺑِﺎَﻟْﺴِﻨَﺘِﻬِﻢْ ﻭَﻃَﻌْﻨًﺎ ﻓِﻰ ﺍﻟﺪّ۪ﻳﻦِۜ ﻭَﻟَﻮْ ﺍَﻧَّﻬُﻢْ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﺳَﻤِﻌْﻨَﺎ ﻭَﺍَﻃَﻌْﻨَﺎ ﻭَﺍﺳْﻤَﻊْ ﻭَﺍﻧْﻈُﺮْﻧَﺎ ﻟَﻜَﺎﻥَ ﺧَﻴْﺮًﺍ ﻟَﻬُﻢْ ﻭَﺍَﻗْﻮَﻡَۙ ﻭَﻟٰﻜِﻦْ ﻟَﻌَﻨَﻬُﻤُﺎﻟﻠّٰﻬُﺒِﻜُﻔْﺮِﻫِﻢْ ﻓَﻼﺎ ﻳُﻮْۭﻣِﻨُﻮﻥَ ﺍِﻻَﺎ ﻗَﻠ۪ﻴﻼﺎ﴾٤٦﴿ 46- Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden değiştirirler, dillerini eğerek, bükerek ve dine saldırarak (Peygambere karşı) "İşittik ve karşı geldik", "dinle, dinlemez olası", "râinâ" derler. Eğer onlar "İşittik, itaat ettik, dinle ve bizi gözet" deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olacaktı; fakat küfürleri (gerçeği kabul etmemeleri) sebebiyle Allah onları lânetlemiştir. Artık pek az inanırlar. {Yahudiler Allah'ın kendilerine gönderdiği kitabı tahrif etmiş, kelime ve cümlelerin yerlerini değiştirmiş, manalarını saptırmış, gerçekleri ve bu arada Hz. Peygamberin geleceğini müjdeleyen kısımları örtmüş, bozmuş ve inkâr etmişlerdir. Resûlullah'ın zamanında da ilk anda kötü maksatlarını belli etmeyecek sözler kullanarak onu tahkir etmek ve kinlerini tatmin eylemek yoluna gitmişlerdir. Meselâ "râinâ" kelimesi "bizi gözet" manasına gelir, aynın kesresi biraz uzatılarak söylenirse "râînâ: bizim çobanımız" manasına gelir. İşte buna benzer kelime oyunları ile akıllarınca Peygambere hakaret ediyorlardı. Âyet, onların oyunlarını bozmakta ve haklarında hayırlı olacak yolu göstermektedir.} ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍُﻭ۫ﺗُﻮﺍ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏَ ﺍٰﻣِﻨُﻮﺍ ﺑِﻤَﺎ ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ ﻣُﺼَﺪِّﻗًﺎ ﻟِﻤَﺎ ﻣَﻌَﻜُﻢْ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻞِ ﺍَﻥْ ﻧَﻄْﻤِﺲَ ﻭُﺟُﻮﻫًﺎ ﻓَﻨَﺮُﺩَّﻫَﺎ ﻋَﻠٰٓﻰ ﺍَﺩْﺑَﺎﺭِﻫَٓﺎ ﺍَﻭْ ﻧَﻠْﻌَﻨَﻬُﻢْ ﻛَﻤَﺎ ﻟَﻌَﻨَّٓﺎ ﺍَﺻْﺤَﺎﺏَ ﺍﻟﺴَّﺒْﺖِۜ ﻭَﻛَﺎﻥَ ﺍَﻣْﺮُﺍﻟﻠّٰﻬِﻤَﻔْﻌُﻮﻻﺎ﴾٤٧﴿ 47- Ey ehl-i kitap! Biz, birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden, yahut onları, cumartesi adamları gibi lânetlemeden önce (davranarak), size gelenleri doğrulamak üzere indirdiğimize (Kitab'a) iman edin; Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir. {Âyette geçen "sebt", yahudilerce mukaddes olan cumartesi günüdür. Cumartesi adamlarından maksat, gerekli bulunduğu halde cumartesi gününe saygı göstermeyen, bu ve benzeri günahlarından dolayı lânetlenen bazı yahudilerdir.} ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻼﺎ ﻳَﻐْﻔِﺮُ ﺍَﻥْ ﻳُﺸْﺮَﻙَ ﺑِﻪ۪ ﻭَﻳَﻐْﻔِﺮُ ﻣَﺎ ﺩُﻭﻥَ ﺫٰﻟِﻚَ ﻟِﻤَﻦْ ﻳَﺸَٓﺎﺀُۚ ﻭَﻣَﻦْ ﻳُﺸْﺮِﻛْﺒِﺎﻟﻠّٰﻬِﻔَﻘَﺪِ ﺍﻓْﺘَﺮٰٓﻯ ﺍِﺛْﻤًﺎ ﻋَﻈ۪ﻴﻤًﺎ﴾٤٨﴿ 48- Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur. ﺍَﻟَﻢْ ﺗَﺮَ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳُﺰَﻛُّﻮﻥَ ﺍَﻧْﻔُﺴَﻬُﻢْۜ ﺑَﻼﺎﻟﻠّٰﻬُﻴُﺰَﻛّ۪ﻰ ﻣَﻦْ ﻳَﺸَٓﺎﺀُ ﻭَﻻﺎ ﻳُﻈْﻠَﻤُﻮﻥَ ﻓَﺘ۪ﻴﻼﺎ﴾٤٩﴿ 49- Kendilerini temize çıkaranlara ne dersin! Hayır, Allah dilediğini temize çıkarır ve hiç kimse kıl payı kadar haksızlık görmez. ﺍُﻧْﻈُﺮْ ﻛَﻴْﻒَ ﻳَﻔْﺘَﺮُﻭﻥَ ﻋَﻠَﻰﺍﻟﻠّٰﻬِﺎﻟْﻜَﺬِﺏَۜ ﻭَﻛَﻔٰﻰ ﺑِﻪ۪ٓ ﺍِﺛْﻤًﺎ ﻣُﺒ۪ﻴﻨًﺎ۟﴾٥٠﴿ 50- Bak, nasıl da Allah üzerine yalan uyduruyorlar; apaçık bir günah olarak bu (onlara) yeter! ﺍَﻟَﻢْ ﺗَﺮَ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍُﻭ۫ﺗُﻮﺍ ﻧَﺼ۪ﻴﺒًﺎ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏِ ﻳُﻮْۭﻣِﻨُﻮﻥَ ﺑِﺎﻟْﺠِﺒْﺖِ ﻭَﺍﻟﻄَّﺎﻏُﻮﺕِ ﻭَﻳَﻘُﻮﻟُﻮﻥَ ﻟِﻠَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﻫٰٓﻮُۭ۬ﻻٓﺎﺀِ ﺍَﻫْﺪٰﻯ ﻣِﻦَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎ﴾٥١﴿ 51- Kendilerine Kitap'tan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve tâğuta (Allah'ın yerine koydukları şeylere) iman ediyorlar, sonra da kâfirler için: "Bunlar, Allah'a iman edenlerden daha doğru yoldadır" diyorlar! {Ehl-i kitaptan Kâ'b b. el-Eşref Medine'den Mekke'ye gelmiş, müşrikleri Hz. Peygamber ve müslümanlar aleyhine kışkırtarak beraber mücadeleye çağırmıştı. Bu arada müşrikler "Bizim dinimiz mi, yoksa Muhammed'in dini mi haktır, hangimiz doğru yoldayız?" diye sormuşlar ve "Siz doğru yoldasınız" cevabını almışlardı. 51. âyet bu hadise üzerine nâzil olmuştur.} ﺍُﻭ۬ﻟٰٓﺌِﻚَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻟَﻌَﻨَﻬُﻤُﺎﻟﻠّٰﻬُۜﻮَﻣَﻦْ ﻳَﻠْﻌَﻨِﺎﻟﻠّٰﻬُﻔَﻠَﻦْ ﺗَﺠِﺪَ ﻟَﻪُ ﻧَﺼ۪ﻴﺮًﺍۜ﴾٥٢﴿ 52- Bunlar, Allah'ın lânetlediği kimselerdir; Allah'ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın. ﺍَﻡْ ﻟَﻬُﻢْ ﻧَﺼ۪ﻴﺐٌ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤُﻠْﻚِ ﻓَﺎِﺫًﺍ ﻻﺎ ﻳُﻮْۭﺗُﻮﻥَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﻧَﻘ۪ﻴﺮًﺍۙ﴾٥٣﴿ 53- Yoksa onların mülkten (hükümranlıktan) bir nasipleri mi var? Öyle olsaydı insanlara çekirdek filizi (kadar bir şey bile) vermezlerdi. ﺍَﻡْ ﻳَﺤْﺴُﺪُﻭﻥَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﻋَﻠٰﻰ ﻣَٓﺎ ﺍٰﺗٰﻴﻬُﻤُﺎﻟﻠّٰﻬُﻤِﻦْ ﻓَﻀْﻠِﻪ۪ۚ ﻓَﻘَﺪْ ﺍٰﺗَﻴْﻨَٓﺎ ﺍٰﻝَ ﺍِﺑْﺮٰﻫ۪ﻴﻢَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏَ ﻭَﺍﻟْﺤِﻜْﻤَﺔَ ﻭَﺍٰﺗَﻴْﻨَﺎﻫُﻢْ ﻣُﻠْﻜًﺎ ﻋَﻈ۪ﻴﻤًﺎ﴾٥٤﴿ 54- Yoksa onlar, Allah'ın lütfundan verdiği şeyler için insanlara hased mi ediyorlar? Oysa İbrahim soyuna Kitab'ı ve hikmeti verdik ve onlara büyük bir hükümranlık bahşettik. ﻓَﻤِﻨْﻬُﻢْ ﻣَﻦْ ﺍٰﻣَﻦَ ﺑِﻪ۪ ﻭَﻣِﻨْﻬُﻢْ ﻣَﻦْ ﺻَﺪَّ ﻋَﻨْﻪُۜ ﻭَﻛَﻔٰﻰ ﺑِﺠَﻬَﻨَّﻢَ ﺳَﻌ۪ﻴﺮًﺍ﴾٥٥﴿ 55- Onlardan bir kısmı İbrahim'e inandı, kimi de ondan yüz çevirdi; (onlara) kavurucu bir ateş olarak cehennem yeter. ﺍِﻥَّ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﺑِﺎٰﻳَﺎﺗِﻨَﺎ ﺳَﻮْﻑَ ﻧُﺼْﻠ۪ﻴﻬِﻢْ ﻧَﺎﺭًﺍۜ ﻛُﻠَّﻤَﺎ ﻧَﻀِﺠَﺖْ ﺟُﻠُﻮﺩُﻫُﻢْ ﺑَﺪَّﻟْﻨَﺎﻫُﻢْ ﺟُﻠُﻮﺩًﺍ ﻏَﻴْﺮَﻫَﺎ ﻟِﻴَﺬُﻭﻗُﻮﺍ ﺍﻟْﻌَﺬَﺍﺏَۜ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻜَﺎﻥَ ﻋَﺰ۪ﻳﺰًﺍ ﺣَﻜ۪ﻴﻤًﺎ﴾٥٦﴿ 56- Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız; onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka derilerle değiştiririz ki acıyı duysunlar! Allah daima üstün ve hakîmdir. ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻭَﻋَﻤِﻠُﻮﺍ ﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤَﺎﺕِ ﺳَﻨُﺪْﺧِﻠُﻬُﻢْ ﺟَﻨَّﺎﺕٍ ﺗَﺠْﺮ۪ﻯ ﻣِﻦْ ﺗَﺤْﺘِﻬَﺎ ﺍﻻﺎَﻧْﻬَﺎﺭُ ﺧَﺎﻟِﺪ۪ﻳﻦَ ﻓ۪ﻴﻬَٓﺎ ﺍَﺑَﺪًﺍۜ ﻟَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻴﻬَٓﺎ ﺍَﺯْﻭَﺍﺝٌ ﻣُﻄَﻬَّﺮَﺓٌۘ ﻭَﻧُﺪْﺧِﻠُﻬُﻢْ ﻇِﻼًﺎ ﻇَﻠ۪ﻴﻼﺎ﴾٥٧﴿ 57- İnanıp, iyi işler yapanları da, içinde ebediyen kalmak üzere girecekleri, zemininden ırmaklar akan cennetlere sokacağız. Orada onlar için tertemiz eşler vardır ve onları koyu (tatlı) bir gölgeye koyarız. {Buraya kadar meâllerini verdiğimiz on üç âyet (45-57. âyetler) müşrik, putperest, ehl-i kitap... kâfirlerin psikolojilerini tahlil ederek davranışlarının sebeplerini ve âkıbetlerini açık bir şekilde ortaya koyuyor ve müminlerin ibret almalarını istiyor.} ﺣﺤﺤﺰﺯﺯﺑﺒﺒﺐ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻴَﺎْﻣُﺮُﻛُﻢْ ﺍَﻥْ ﺗُﻮَۭﺩُّﻭﺍ ﺍﻻﺎَﻣَﺎﻧَﺎﺕِ ﺍِﻟٰٓﻰ ﺍَﻫْﻠِﻬَﺎۙ ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺣَﻜَﻤْﺘُﻢْ ﺑَﻴْﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﺍَﻥْ ﺗَﺤْﻜُﻤُﻮﺍ ﺑِﺎﻟْﻌَﺪْﻝِۜ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻨِﻌِﻤَّﺎ ﻳَﻌِﻈُﻜُﻢْ ﺑِﻪ۪ۜ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻜَﺎﻥَ ﺳَﻤ۪ﻴﻌًﺎ ﺑَﺼ۪ﻴﺮًﺍ﴾٥٨﴿ 58- Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür. {Âyetin emanet ve adalete riayet emri ebedî ve genel bir düstur olmakla beraber, güzel de bir nüzul sebebi vardır: Hz. Peygamber (s.a.) Mekke'yi fethedince, Kâbe'ye bakan Osman b. Talha kapıyı kilitlemiş, Kâbe'nin üzerine çıkmış ve anahtarı vermeyi reddederek: "Senin peygamber olduğunu bilseydim onu verirdim" demişti. Hz. Ali anahtarı zorla ondan aldı, kapıyı açtı, Hz. Peygamber içeri girerek iki rekat namaz kıldı, çıkınca amcası Abbas, anahtarı ve şerefli bir görev olan bakıcılığı kendisine vermesini istedi. İşte bu münasebetle 58. âyet nâzil oldu. Efendimiz, Hz. Ali'ye "anahtarı eski vazifeliye vermesini ve ondan özür dilemesini" emretti. Bu olay Osman b. Talha'nın da müslüman olmasına sebep teşkil etmiştir.} ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُٓﻮﺍ ﺍَﻃ۪ﻴﻌُﻮﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﻮَﺍَﻃ۪ﻴﻌُﻮﺍ ﺍﻟﺮَّﺳُﻮﻝَ ﻭَﺍُﻭ۬ﻟِﻰ ﺍﻻﺎَﻣْﺮِ ﻣِﻨْﻜُﻢْۚ ﻓَﺎِﻥْ ﺗَﻨَﺎﺯَﻋْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺷَﻰْﺀٍ ﻓَﺮُﺩُّﻭﻩُ ﺍِﻟَﻰﺍﻟﻠّٰﻬِﻮَﺍﻟﺮَّﺳُﻮﻝِ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺗُﻮْۭﻣِﻨُﻮﻧَﺒِﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﺍﻟْﻴَﻮْﻡِ ﺍﻻﺎٰﺧِﺮِۜ ﺫٰﻟِﻚَ ﺧَﻴْﺮٌ ﻭَﺍَﺣْﺴَﻦُ ﺗَﺎْﻭ۪ﻳﻼﺎ۟﴾٥٩﴿ 59- Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan ülülemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah'a ve Resûl'e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir. ﺍَﻟَﻢْ ﺗَﺮَ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﺰْﻋُﻤُﻮﻥَ ﺍَﻧَّﻬُﻢْ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﺑِﻤَٓﺎ ﺍُﻧْﺰِﻝَ ﺍِﻟَﻴْﻚَ ﻭَﻣَٓﺎ ﺍُﻧْﺰِﻝَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ ﻳُﺮ۪ﻳﺪُﻭﻥَ ﺍَﻥْ ﻳَﺘَﺤَﺎﻛَﻤُٓﻮﺍ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟﻄَّﺎﻏُﻮﺕِ ﻭَﻗَﺪْ ﺍُﻣِﺮُٓﻭﺍ ﺍَﻥْ ﻳَﻜْﻔُﺮُﻭﺍﺑِﻪ۪ۜ ﻭَﻳُﺮ۪ﻳﺪُ ﺍﻟﺸَّﻴْﻄَﺎﻥُ ﺍَﻥْ ﻳُﻀِﻠَّﻬُﻢْ ﺿَﻼﺎﻻﺎ ﺑَﻌ۪ﻴﺪًﺍ﴾٦٠﴿ 60- Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut'un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor. {59. âyet müslümanların bilgi ve hüküm kaynaklarını sıralamış, sonradan "Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas" şeklinde formülleştirilen kaynakların temelini koymuş, anlaşmazlık çıkarsa çözümün bu kaynaklara başvurularak aranmasını emretmişti. Buna rağmen bir münafığın hasmına, "Resûlullah yerine Kâ'b b. el-Eşref'e başvuralım" demesi bu âyetin, nüzulüne sebep teşkil etmiş, âyet her yer ve zamanda emsali bulunan münafıkların maskesini indirmiştir. Tâğut: Hakkı tanımayıp azan ve sapan her kişi ve güce verilen addır. Şeytana da bu yüzden tâğut denmiştir. Bu ve müteakip beş âyetin, yukarıda zikredilen nüzul sebebi bu kelimenin anlamını belirlemede yardımcı olur.} ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻗ۪ﻴﻞَ ﻟَﻬُﻢْ ﺗَﻌَﺎﻟَﻮْﺍ ﺍِﻟٰﻰ ﻣَٓﺎ ﺍَﻧْﺰَﻻﺎﻟﻠّٰﻬُﻮَﺍِﻟَﻰ ﺍﻟﺮَّﺳُﻮﻝِ ﺭَﺍَﻳْﺖَ ﺍﻟْﻤُﻨَﺎﻓِﻘ۪ﻴﻦَ ﻳَﺼُﺪُّﻭﻥَ ﻋَﻨْﻚَ ﺻُﺪُﻭﺩًﺍۚ﴾٦١﴿ 61- Onlara: Allah'ın indirdiğine (Kitab'a) ve Resûl'e gelin (onlara başvuralım), denildiği zaman, münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün. ﻓَﻜَﻴْﻒَ ﺍِﺫَٓﺍ ﺍَﺻَﺎﺑَﺘْﻬُﻢْ ﻣُﺼ۪ﻴﺒَﺔٌ ﺑِﻤَﺎ ﻗَﺪَّﻣَﺖْ ﺍَﻳْﺪ۪ﻳﻬِﻢْ ﺛُﻢَّ ﺟَٓﺎﻭُۭ۫ﻙَ ﻳَﺤْﻠِﻔُﻮﻧَﺒِﺎﻟﻠّٰﻬِﺎِﻥْ ﺍَﺭَﺩْﻧَٓﺎ ﺍِﻻَٓﺎ ﺍِﺣْﺴَﺎﻧًﺎ ﻭَﺗَﻮْﻓ۪ﻴﻘًﺎ﴾٦٢﴿ 62- Elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir felâket gelince hemen, biz yalnızca iyilik etmek ve arayı bulmak istedik, diye yemin ederek sana nasıl gelirler! ﺍُﻭ۬ﻟٰٓﺌِﻚَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﻌْﻠَﻤُﺎﻟﻠّٰﻬُﻤَﺎ ﻓ۪ﻰ ﻗُﻠُﻮﺑِﻬِﻢْ ﻓَﺎَﻋْﺮِﺽْ ﻋَﻨْﻬُﻢْ ﻭَﻋِﻈْﻬُﻢْ ﻭَﻗُﻞْ ﻟَﻬُﻢْ ﻓ۪ٓﻰ ﺍَﻧْﻔُﺴِﻬِﻢْ ﻗَﻮْﻻﺎﺑَﻠ۪ﻴﻐًﺎ﴾٦٣﴿ 63- Onlar Allah'ın, kalplerindekini bildiği kimselerdir; onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında tesirli söz söyle. ﻭَﻣَٓﺎ ﺍَﺭْﺳَﻠْﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﺭَﺳُﻮﻝٍ ﺍِﻻَﺎ ﻟِﻴُﻄَﺎﻉَ ﺑِﺎِﺫْﻧِﺎﻟﻠّٰﻬِۜﻮَﻟَﻮْ ﺍَﻧَّﻬُﻢْ ﺍِﺫْ ﻇَﻠَﻤُٓﻮﺍ ﺍَﻧْﻔُﺴَﻬُﻢْ ﺟَٓﺎﻭُۭ۫ﻙَ ﻓَﺎﺳْﺘَﻐْﻔَﺮُﻭﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﻮَﺍﺳْﺘَﻐْﻔَﺮَ ﻟَﻬُﻢُ ﺍﻟﺮَّﺳُﻮﻝُ ﻟَﻮَﺟَﺪُﻭﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﺘَﻮَّﺍﺑًﺎ ﺭَﺣ۪ﻴﻤًﺎ﴾٦٤﴿ 64- Biz her peygamberi -Allah'ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileseler, Resûl de onlar için istiğfar etseydi Allah'ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı. ﻓَﻼﺎﻭَﺭَﺑِّﻜَﻼﺎﻳُﻮْۭﻣِﻨُﻮﻥَ ﺣَﺘّٰﻰ ﻳُﺤَﻜِّﻤُﻮﻙَ ﻓ۪ﻴﻤَﺎﺷَﺠَﺮَ ﺑَﻴْﻨَﻬُﻢْۙ ﺛُﻢَّ ﻻﺎﻳَﺠِﺪُﻭﺍ ﻓ۪ٓﻰ ﺍَﻧْﻔُﺴِﻬِﻢْ ﺣَﺮَﺟًﺎ ﻣِﻤَّﺎ ﻗَﻀَﻴْﺖَ ﻭَﻳُﺴَﻠِّﻤُﻮﺍ ﺗَﺴْﻠ۪ﻴﻤًﺎ﴾٦٥﴿ 65- Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar. {İman, kuru bir sözden ibaret değildir; gönülden bağlanmak, inanmak ve kabullenmektir. Hem "Allah ve Resûlü'ne inandım" deyip, hem de hükümlerine razı olmamak tipik münafıklık alâmetidir. "Şeriatın kestiği parmak acımaz" denilmiştir; acımaz, çünkü müminin kalbinde o acıyı unutturacak kadar büyük bir iman vardır.} ﻭَﻟَﻮْ ﺍَﻧَّﺎ ﻛَﺘَﺒْﻨَﺎ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﺍَﻥِ ﺍﻗْﺘُﻠُٓﻮﺍ ﺍَﻧْﻔُﺴَﻜُﻢْ ﺍَﻭِ ﺍﺧْﺮُﺟُﻮﺍ ﻣِﻦْ ﺩِﻳَﺎﺭِﻛُﻢْ ﻣَﺎ ﻓَﻌَﻠُﻮﻩُ ﺍِﻻَﺎ ﻗَﻠ۪ﻴﻞٌ ﻣِﻨْﻬُﻢْۜ ﻭَﻟَﻮْ ﺍَﻧَّﻬُﻢْ ﻓَﻌَﻠُﻮﺍ ﻣَﺎ ﻳُﻮﻋَﻈُﻮﻥَ ﺑِﻪ۪ ﻟَﻜَﺎﻥَ ﺧَﻴْﺮًﺍ ﻟَﻬُﻢْ ﻭَﺍَﺷَﺪَّ ﺗَﺜْﺒ۪ﻴﺘًﺎۙ﴾٦٦﴿ 66- Eğer onlara, kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın, diye emretmiş olsaydık, içlerinden pek azı müstesna, bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, onlar için hem daha hayırlı hem de (imanlarını) daha pekiştirici olurdu. ﻭَﺍِﺫًﺍ ﻻﺎٰﺗَﻴْﻨَﺎﻫُﻢْ ﻣِﻦْ ﻟَﺪُﻧَّٓﺎ ﺍَﺟْﺮًﺍ ﻋَﻈ۪ﻴﻤًﺎۙ﴾٦٧﴿ 67- O zaman elbette kendilerine nezdimizden büyük mükâfat verirdik. ﻭَﻟَﻬَﺪَﻳْﻨَﺎﻫُﻢْ ﺻِﺮَﺍﻃًﺎ ﻣُﺴْﺘَﻘ۪ﻴﻤًﺎ﴾٦٨﴿ 68- Ve onları dosdoğru bir yola iletirdik. {Hz. Âişe'nin anlattığına göre birisi Resûlullah'a gelip şöyle demişti: "Ey Allah'ın Resûlü! Seni kendimden, çoluk çocuğumdan daha çok seviyorum. Evimde iken hatırlayınca sabredemiyorum, hemen gelip seni görüyorum. Benim ve senin öleceğimizi düşününce anladım ki sen cennete girdiğin zaman peygamberlerle beraber yüce makamlara götürüleceksin, ben ise cennete girsem bile zannederim seni göremiyeceğim!" Hz. Peygamber bu samimi tehassüre cevap vermemiş, beklemişti. 69. âyet nâzil oldu.} ﻭَﻣَﻦْ ﻳُﻄِﻌِﺎﻟﻠّٰﻬَﻮَﺍﻟﺮَّﺳُﻮﻝَ ﻓَﺎُﻭ۬ﻟٰٓﺌِﻚَ ﻣَﻊَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍَﻧْﻌَﻤَﺎﻟﻠّٰﻬُﻌَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺒِﻴّ۪ﻦَ ﻭَﺍﻟﺼِّﺪّ۪ﻳﻘ۪ﻴﻦَ ﻭَﺍﻟﺸُّﻬَﺪَٓﺍﺀِ ﻭَﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤ۪ﻴﻦَۚ ﻭَﺣَﺴُﻦَ ﺍُﻭ۬ﻟٰٓﺌِﻚَ ﺭَﻓ۪ﻴﻘًﺎۜ﴾٦٩﴿ 69- Kim Allah'a ve Resûl'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır! ﺫٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻔَﻀْﻞُ ﻣِﻨَﺎﻟﻠّٰﻬِۜﻮَﻛَﻔٰﻰﺑِﺎﻟﻠّٰﻬِﻌَﻠ۪ﻴﻤًﺎ۟﴾٧٠﴿ 70- Bu lütuf Allah'tandır. Bilen olarak Allah yeter. ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﺧُﺬُﻭﺍ ﺣِﺬْﺭَﻛُﻢْ ﻓَﺎﻧْﻔِﺮُﻭﺍ ﺛُﺒَﺎﺕٍ ﺍَﻭِ ﺍﻧْﻔِﺮُﻭﺍ ﺟَﻤ۪ﻴﻌًﺎ﴾٧١﴿ 71- Ey iman edenler! Tedbirinizi alın; bölük bölük savaşa çıkın, yahut (gerektiğinde) topyekün savaşın. {Barış içinde yaşamak arzu edilir bir şey olmakla beraber, tarih boyunca devamlı gerçekleştiği görülmemiştir. Uzun tecrübelerden sonra sulh, dirlik ve düzenlik isteyenlerin ancak savaşa hazır olmakla bunu elde edebilecekleri anlaşılmış, "Hazır ol cenge eğer ister isen sulhu salâh" denilmiştir. İslâm meşrû müdafaa için, yeryüzünden zulmü, baskıyı kaldırmak, gerçek din ve vicdan hürriyetini sağlamak için savaşa izin vermiş, müslümanları cihada çağırmıştır. Müslümanların vazifesi her zaman cenge hazır olmak, fakat meşrû sebep bulunmadıkça onu yapmamak, hazırlığı sulhun teminatı kılmaktır.} ﻭَﺍِﻥَّ ﻣِﻨْﻜُﻢْ ﻟَﻤَﻦْ ﻟَﻴُﺒَﻄِّﺌَﻦَّۚ ﻓَﺎِﻥْ ﺍَﺻَﺎﺑَﺘْﻜُﻢْ ﻣُﺼ۪ﻴﺒَﺔٌ ﻗَﺎﻝَ ﻗَﺪْ ﺍَﻧْﻌَﻤَﺎﻟﻠّٰﻬُﻌَﻠَﻰَّ ﺍِﺫْ ﻟَﻢْ ﺍَﻛُﻦْ ﻣَﻌَﻬُﻢْ ﺷَﻬ۪ﻴﺪًﺍ﴾٧٢﴿ 72- İçinizden bazıları vardır ki (cihad konusunda) pek ağırdan alırlar. Eğer size bir felâket erişirse: "Allah bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım" der. {Burada "ağırdan alırlar" denilen kimseler çeşitli bahanelerle savaşa katılmak istemeyen, katılanları da engellemeye çalışan münafıklardır.} ﻭَﻟَﺌِﻦْ ﺍَﺻَﺎﺑَﻜُﻢْ ﻓَﻀْﻞٌ ﻣِﻨَﺎﻟﻠّٰﻬِﻠَﻴَﻘُﻮﻟَﻦَّ ﻛَﺎَﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻜُﻦْ ﺑَﻴْﻨَﻜُﻢْ ﻭَﺑَﻴْﻨَﻪُ ﻣَﻮَﺩَّﺓٌ ﻳَﺎ ﻟَﻴْﺘَﻨ۪ﻰ ﻛُﻨْﺖُ ﻣَﻌَﻬُﻢْ ﻓَﺎَﻓُﻮﺯَ ﻓَﻮْﺯًﺍ ﻋَﻈ۪ﻴﻤًﺎ﴾٧٣﴿ 73- Eğer Allah'tan size bir lütuf erişirse -sanki sizinle onun arasında (zahirî) bir dostluk yokmuş gibi- "Keşke onlarla beraber olsaydım da ben de büyük bir başarı kazansaydım!" der. ﻓَﻠْﻴُﻘَﺎﺗِﻞْ ﻓ۪ﻰ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎﻟﻠّٰﻬِﺎﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﺸْﺮُﻭﻥَ ﺍﻟْﺤَﻴٰﻮﺓَ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﺑِﺎﻻﺎٰﺧِﺮَﺓِۜ ﻭَﻣَﻦْ ﻳُﻘَﺎﺗِﻞْ ﻓ۪ﻰ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎﻟﻠّٰﻬِﻔَﻴُﻘْﺘَﻞْ ﺍَﻭْ ﻳَﻐْﻠِﺐْ ﻓَﺴَﻮْﻑَ ﻧُﻮْۭﺗ۪ﻴﻪِ ﺍَﺟْﺮًﺍ ﻋَﻈ۪ﻴﻤًﺎ﴾٧٤﴿ 74- O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz. ﻭَﻣَﺎﻟَﻜُﻢْ ﻻﺎﺗُﻘَﺎﺗِﻠُﻮﻥَ ﻓ۪ﻰ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﻀْﻌَﻔ۪ﻴﻦَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺮِّﺟَﺎﻝِ ﻭَﺍﻟﻨِّﺴَٓﺎﺀِ ﻭَﺍﻟْﻮِﻟْﺪَﺍﻥِ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﻘُﻮﻟُﻮﻧَﺮَﺑَّﻨَٓﺎﺍَﺧْﺮِﺟْﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﻫٰﺬِﻩِ ﺍﻟْﻘَﺮْﻳَﺔِ ﺍﻟﻈَّﺎﻟِﻢِ ﺍَﻫْﻠُﻬَﺎۚ ﻭَﺍﺟْﻌَﻞْ ﻟَﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﻟَﺪُﻧْﻚَ ﻭَﻟِﻴًّﺎۚ ﻭَﺍﺟْﻌَﻞْ ﻟَﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﻟَﺪُﻧْﻚَ ﻧَﺼ۪ﻴﺮًﺍۜ﴾٧٥﴿ 75- Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!" diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz! {Mekke'nin fethinden önce orada kalıp Medine'ye göç edemeyen müslümanlar zalim, müşrik Mekke'lilerden büyük işkenceler görmüş, cefalar çekmiş ve Allah'a iltica ederek O'ndan yardımcı göndermesini dilemişlerdi. Âyet buna işaret etmekle beraber, dünyanın neresinde olursa olsun, zulüm ve haksızlığa uğramış çaresizlere müslümanların yardım etmelerini ve gerekirse onların uğrunda savaşmalarını istemektedir.} ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻳُﻘَﺎﺗِﻠُﻮﻥَ ﻓ۪ﻰ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎﻟﻠّٰﻬِۚﻮَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﻳُﻘَﺎﺗِﻠُﻮﻥَ ﻓ۪ﻰ ﺳَﺒ۪ﻴﻞِ ﺍﻟﻄَّﺎﻏُﻮﺕِ ﻓَﻘَﺎﺗِﻠُٓﻮﺍ ﺍَﻭْﻟِﻴَٓﺎﺀَ ﺍﻟﺸَّﻴْﻄَﺎﻥِۚ ﺍِﻥَّ ﻛَﻴْﺪَ ﺍﻟﺸَّﻴْﻄَﺎﻥِ ﻛَﺎﻥَ ﺿَﻌ۪ﻴﻔًﺎ۟﴾٧٦﴿ 76- İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise tâğut (bâtıl davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır. ﺍَﻟَﻢْ ﺗَﺮَ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻗ۪ﻴﻞَ ﻟَﻬُﻢْ ﻛُﻔُّٓﻮﺍ ﺍَﻳْﺪِﻳَﻜُﻢْ ﻭَﺍَﻗ۪ﻴﻤُﻮﺍ ﺍﻟﺼَّﻠٰﻮﺓَ ﻭَﺍٰﺗُﻮﺍ ﺍﻟﺰَّﻛٰﻮﺓَۚ ﻓَﻠَﻤَّﺎ ﻛُﺘِﺐَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢُ ﺍﻟْﻘِﺘَﺎﻝُ ﺍِﺫَﺍ ﻓَﺮ۪ﻳﻖٌ ﻣِﻨْﻬُﻢْ ﻳَﺨْﺸَﻮْﻥَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﻛَﺨَﺸْﻴَﺔِﺍﻟﻠّٰﻬِﺎَﻭْ ﺍَﺷَﺪَّ ﺧَﺸْﻴَﺔًۚ ﻭَﻗَﺎﻟُﻮﺍﺭَﺑَّﻨَﺎﻟِﻢَ ﻛَﺘَﺒْﺖَ ﻋَﻠَﻴْﻨَﺎ ﺍﻟْﻘِﺘَﺎﻝَۚ ﻟَﻮْﻻٓﺎ ﺍَﺧَّﺮْﺗَﻨَٓﺎ ﺍِﻟٰٓﻰ ﺍَﺟَﻞٍ ﻗَﺮ۪ﻳﺐٍۜ ﻗُﻞْ ﻣَﺘَﺎﻉُ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﻗَﻠ۪ﻴﻞٌۚ ﻭَﺍﻻﺎٰﺧِﺮَﺓُ ﺧَﻴْﺮٌ ﻟِﻤَﻦِ ﺍﺗَّﻘٰﻰ ﻭَﻻﺎﺗُﻈْﻠَﻤُﻮﻥَ ﻓَﺘ۪ﻴﻼﺎ﴾٧٧﴿ 77- Kendilerine, ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin, denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca, içlerinden bir gurup hemen Allah'tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar da "Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz kılmasan) olmaz mıydı?" dediler. Onlara de ki: "Dünya menfaati önemsizdir, Allah'tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar haksızlık edilmez." ﺍَﻳْﻦَ ﻣَﺎ ﺗَﻜُﻮﻧُﻮﺍ ﻳُﺪْﺭِﻛْﻜُﻢُ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕُ ﻭَﻟَﻮْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺑُﺮُﻭﺝٍ ﻣُﺸَﻴَّﺪَﺓٍۜ ﻭَﺍِﻥْ ﺗُﺼِﺒْﻬُﻢْ ﺣَﺴَﻨَﺔٌ ﻳَﻘُﻮﻟُﻮﺍ ﻫٰﺬِﻩ۪ ﻣِﻦْ ﻋِﻨْﺪِﺍﻟﻠّٰﻬِۚﻮَﺍِﻥْ ﺗُﺼِﺒْﻬُﻢْ ﺳَﻴِّﺌَﺔٌ ﻳَﻘُﻮﻟُﻮﺍ ﻫٰﺬِﻩ۪ ﻣِﻦْ ﻋِﻨْﺪِﻙَۜ ﻗُﻞْ ﻛُﻞٌّ ﻣِﻦْ ﻋِﻨْﺪِﺍﻟﻠّٰﻬِۜﻔَﻤَﺎﻝِ ﻫٰٓﻮُۭ۬ﻻٓﺎﺀِ ﺍﻟْﻘَﻮْﻡِ ﻻﺎﻳَﻜَﺎﺩُﻭﻥَ ﻳَﻔْﻘَﻬُﻮﻥَ ﺣَﺪ۪ﻳﺜًﺎ﴾٧٨﴿ 78- Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah'tandır" de. Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar! ﻣَٓﺎ ﺍَﺻَﺎﺑَﻚَ ﻣِﻦْ ﺣَﺴَﻨَﺔٍ ﻓَﻤِﻨَﺎﻟﻠّٰﻬِۘﻮَﻣَٓﺎ ﺍَﺻَﺎﺑَﻚَ ﻣِﻦْ ﺳَﻴِّﺌَﺔٍ ﻓَﻤِﻦْ ﻧَﻔْﺴِﻚَۜ ﻭَﺍَﺭْﺳَﻠْﻨَﺎﻙَ ﻟِﻠﻨَّﺎﺱِ ﺭَﺳُﻮﻻﺎۜ ﻭَﻛَﻔٰﻰﺑِﺎﻟﻠّٰﻬِﺸَﻬ۪ﻴﺪًﺍ﴾٧٩﴿ 79- Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter. {78 ve 79. âyetler birlikte değerlendirildiğinde, İslâm'ın hayır, şer, kaza ve kader mevzularındaki inanç ve düşüncesine ışık tuttuğu görülür. İnsanlar umumiyetle elde ettikleri başarı ve iyi neticeleri kendilerine (veya inananlar Allah'a) mal ederler. Felâket, kötülük ve başarısızlıkları ise yükleyecek birisini ararlar; kendilerini kınamak ve suçlamaktan kaçarlar. Halbuki her şeyi yaratan Allah'tır; her şey O'nun takdir ve kudreti ile var olur. Ancak Allah, hiçbir kimse için doğrudan doğruya felâket ve kötülüğe rıza göstermez; kulun işlediği her günah, suç ve kötülükte bizzat kendi iradesi devreye girer ve Allah, kulu öyle istediği için, iradesini o yolda sarfettiği için öyle yaratır. Şu halde kul kâsibdir; hak eder, murat eder, Allah hâlıktır; kulun iradesine göre yaratır.} ﻣَﻦْ ﻳُﻄِﻊِ ﺍﻟﺮَّﺳُﻮﻝَ ﻓَﻘَﺪْ ﺍَﻃَﺎﻋَﺎﻟﻠّٰﻬَۚﻮَﻣَﻦْ ﺗَﻮَﻟّٰﻰ ﻓَﻤَٓﺎ ﺍَﺭْﺳَﻠْﻨَﺎﻙَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﺣَﻔ۪ﻴﻈًﺎۜ﴾٨٠﴿ 80- Kim Resûl'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik! ﻭَﻳَﻘُﻮﻟُﻮﻥَ ﻃَﺎﻋَﺔٌۘ ﻓَﺎِﺫَﺍ ﺑَﺮَﺯُﻭﺍ ﻣِﻦْ ﻋِﻨْﺪِﻙَ ﺑَﻴَّﺖَ ﻃَٓﺎﺋِﻔَﺔٌ ﻣِﻨْﻬُﻢْ ﻏَﻴْﺮَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺗَﻘُﻮﻟُۜﻮَﺍﻟﻠّٰﻬُﻴَﻜْﺘُﺐُ ﻣَﺎ ﻳُﺒَﻴِّﺘُﻮﻥَۚ ﻓَﺎَﻋْﺮِﺽْ ﻋَﻨْﻬُﻢْ ﻭَﺗَﻮَﻛَّﻞْ ﻋَﻠَﻰﺍﻟﻠّٰﻬِۜﻮَﻛَﻔٰﻰﺑِﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﻛ۪ﻴﻼﺎ﴾٨١﴿ 81- "Başüstüne" derler, ama yanından ayrılınca onlardan bir kısmı, senin dediğinden başkasını gizlice kurar. Allah da onların gizlice kurduklarını yazar. Sen onlara aldırma ve Allah'a dayan; sana vekil olarak Allah yeter. {İnanmadıkları halde öyle görünen münafıklar Resûlullah'ın huzurunda iken, O ne söylerse kabul ediyor ve itaatkâr görünüyor; huzurundan ayrılıp kendi başlarına kalınca bilhassa geceleri gizli planlar ve tuzaklar hazırlıyorlardı.} ﺍَﻓَﻼﺎ ﻳَﺘَﺪَﺑَّﺮُﻭﻥَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥَۜ ﻭَﻟَﻮْ ﻛَﺎﻥَ ﻣِﻦْ ﻋِﻨْﺪِ ﻏَﻴْﺮِﺍﻟﻠّٰﻬِﻠَﻮَﺟَﺪُﻭﺍ ﻓ۪ﻴﻪِ ﺍﺧْﺘِﻼﺎﻓًﺎ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ﴾٨٢﴿ 82- Hâla Kur'an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı. {Kur'an-ı Kerim, hem ifade bakımından, hem mana ve hüküm bakımından bir bütünlük arzetmektedir. İnsanların söylediği sözler, güzellik ve düzgünlük bakımından daima aynı olmaz. Yazan ve söyleyenin içinde bulunduğu hal ve şartlara göre değişir. Kur'an'ın ifade ve üslûbu ise baştan sona emsalsiz bir güzellik ve düzgünlük içindedir. Bu sözlerin ihtiva ettiği mana, hüküm ve haberler de, yaratılış öncesinden ebediyete kadar hemen her şeye temas ettiği halde tam bir tutarlılık, bütünlük, sıhhat ve uyum arzetmektedir. Yalnızca bunları düşünmek ve tesbit etmek bile, Kur'an-ı Kerim'in insan eseri olmadığını, Allah'tan gelmiş bulunduğunu anlamaya yetecektir.} ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺟَٓﺎﺀَﻫُﻢْ ﺍَﻣْﺮٌ ﻣِﻦَ ﺍﻻﺎَﻣْﻦِ ﺍَﻭِ ﺍﻟْﺨَﻮْﻑِ ﺍَﺫَﺍﻋُﻮﺍ ﺑِﻪ۪ۜ ﻭَﻟَﻮْ ﺭَﺩُّﻭﻩُ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟﺮَّﺳُﻮﻝِ ﻭَﺍِﻟٰٓﻰ ﺍُﻭ۬ﻟِﻰ ﺍﻻﺎَﻣْﺮِ ﻣِﻨْﻬُﻢْ ﻟَﻌَﻠِﻤَﻪُ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﺴْﺘَﻨْﺒِﻄُﻮﻧَﻪُ ﻣِﻨْﻬُﻢْۜ ﻭَﻟَﻮْﻻﺎ ﻓَﻀْﻼﺎﻟﻠّٰﻬِﻌَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻭَﺭَﺣْﻤَﺘُﻪُ ﻻﺎﺗَّﺒَﻌْﺘُﻢُ ﺍﻟﺸَّﻴْﻄَﺎﻥَ ﺍِﻻَﺎ ﻗَﻠ۪ﻴﻼﺎ﴾٨٣﴿ 83- Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar; halbuki onu, Resûl'e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi. Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz. ﻓَﻘَﺎﺗِﻞْ ﻓ۪ﻰ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎﻟﻠّٰﻬِۚﻼﺎ ﺗُﻜَﻠَّﻒُ ﺍِﻻَﺎ ﻧَﻔْﺴَﻚَ ﻭَﺣَﺮِّﺽِ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَۚ ﻋَﺴَﻰﺍﻟﻠّٰﻬُﺎَﻥْ ﻳَﻜُﻒَّ ﺑَﺎْﺱَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍۜﻭَﺍﻟﻠّٰﻬُﺎَﺷَﺪُّ ﺑَﺎْﺳًﺎ ﻭَﺍَﺷَﺪُّ ﺗَﻨْﻜ۪ﻴﻼﺎ﴾٨٤﴿ 84- Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah'ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir. ﻣَﻦْ ﻳَﺸْﻔَﻊْ ﺷَﻔَﺎﻋَﺔً ﺣَﺴَﻨَﺔً ﻳَﻜُﻦْ ﻟَﻪُ ﻧَﺼ۪ﻴﺐٌ ﻣِﻨْﻬَﺎۚ ﻭَﻣَﻦْ ﻳَﺸْﻔَﻊْ ﺷَﻔَﺎﻋَﺔً ﺳَﻴِّﺌَﺔً ﻳَﻜُﻦْ ﻟَﻪُ ﻛِﻔْﻞٌ ﻣِﻨْﻬَﺎۜ ﻭَﻛَﺎﻧَﺎﻟﻠّٰﻬُﻌَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻣُﻘ۪ﻴﺘًﺎ﴾٨٥﴿ 85- Kim iyi bir işe aracılık ederse onun da o işten bir nasibi olur. Kim kötü bir işe aracılık ederse onun da ondan bir payı olur. Allah her şeyin karşılığını vericidir. {Toplum hayatı birçok halde aracılığı gerekli kılar. Kendisinden aracı olması istenen kimse neye aracı olduğuna dikkat etmek mecburiyetindedir; çünkü neticeden onun da günah-sevap, fayda-zarar bakımlarından payı olacaktır.} ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺣُﻴّ۪ﻴﺘُﻢْ ﺑِﺘَﺤِﻴَّﺔٍ ﻓَﺤَﻴُّﻮﺍ ﺑِﺎَﺣْﺴَﻦَ ﻣِﻨْﻬَٓﺎ ﺍَﻭْ ﺭُﺩُّﻭﻫَﺎۜ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻜَﺎﻥَ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﺣَﺴ۪ﻴﺒًﺎ﴾٨٦﴿ 86- Bir selam ile selamlandığınız zaman siz de ondan daha güzeli ile selamlayın; yahut aynı ile karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını arayandır. {Selam, müslümanlar arasında sevgi ve barış sağlayan, mevcut sevgi ve samimiyeti artıran güzel bir vasıtadır. Selamı veren, sevgi ve iyi niyetini ifadede öncülük ettiğinden, selamı alan da bir-iki kelime fazlasıyla cevap vererek bu güzel davranışa karşılık vermelidir.} ﺣﺤﺤﺰﺯﺯﺑﺒﺒﺘﺎَﻟﻠّٰﻬُﻼٓﺎ ﺍِﻟٰﻪَ ﺍِﻻَﺎ ﻫُﻮَۜ ﻟَﻴَﺠْﻤَﻌَﻨَّﻜُﻢْ ﺍِﻟٰﻰ ﻳَﻮْﻡِ ﺍﻟْﻘِﻴٰﻤَﺔِ ﻻﺎﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِۜ ﻭَﻣَﻦْ ﺍَﺻْﺪَﻕُ ﻣِﻨَﺎﻟﻠّٰﻬِﺤَﺪ۪ﻳﺜًﺎ۟﴾٨٧﴿ 87- Allah -ki ondan başka hiçbir ilâh yoktur- elbette sizi kıyamet günü toplayacaktır, bunda asla şüphe yoktur. Söz bakımından Allah'tan daha doğru kim vardır! ﻓَﻤَﺎ ﻟَﻜُﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻤُﻨَﺎﻓِﻘ۪ﻴﻦَ ﻓِﺌَﺘَﻴْﻨِﻮَﺍﻟﻠّٰﻬُﺎَﺭْﻛَﺴَﻬُﻢْ ﺑِﻤَﺎ ﻛَﺴَﺒُﻮﺍۜ ﺍَﺗُﺮ۪ﻳﺪُﻭﻥَ ﺍَﻥْ ﺗَﻬْﺪُﻭﺍ ﻣَﻦْ ﺍَﺿَﻼَﺎﻟﻠّٰﻬُۜﻮَﻣَﻦْ ﻳُﻀْﻠِﻼﺎﻟﻠّٰﻬُﻔَﻠَﻦْ ﺗَﺠِﺪَ ﻟَﻪُ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎ﴾٨٨﴿ 88- Size ne oldu da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız? Halbuki Allah onları kendi ettikleri yüzünden baş aşağı etmiştir (küfürlerine döndürmüştür). Allah'ın saptırdığını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimse için asla (doğruya) yol bulamazsın! {Allah, peygamberler ve kitaplar göndererek insanların akıl ve iradelerine yardımcı olmuş, onlara hidayeti, yolların en doğrusunu göstermiş, ona davet etmiştir. Bütün bunlara rağmen aklını ters çalıştıran ve sapık yollara iradesiyle yönelen kimselerin sapmalarına da izin vermiş, iradelerine uygun neticeyi yaratmıştır. Allah'ın saptırması bu manadadır ve bunca inayete rağmen sapanları kimse yola getiremez.} ﻭَﺩُّﻭﺍ ﻟَﻮْ ﺗَﻜْﻔُﺮُﻭﻥَ ﻛَﻤَﺎ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﻓَﺘَﻜُﻮﻧُﻮﻥَ ﺳَﻮَٓﺍﺀً ﻓَﻼﺎ ﺗَﺘَّﺨِﺬُﻭﺍ ﻣِﻨْﻬُﻢْ ﺍَﻭْﻟِﻴَٓﺎﺀَ ﺣَﺘّٰﻰ ﻳُﻬَﺎﺟِﺮُﻭﺍ ﻓ۪ﻰ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎﻟﻠّٰﻬِۜﻔَﺎِﻥْ ﺗَﻮَﻟَّﻮْﺍ ﻓَﺨُﺬُﻭﻫُﻢْ ﻭَﺍﻗْﺘُﻠُﻮﻫُﻢْ ﺣَﻴْﺚُ ﻭَﺟَﺪْﺗُﻤُﻮﻫُﻢْۖ ﻭَﻻﺎ ﺗَﺘَّﺨِﺬُﻭﺍ ﻣِﻨْﻬُﻢْ ﻭَﻟِﻴًّﺎ ﻭَﻻﺎ ﻧَﺼ۪ﻴﺮًﺍۙ﴾٨٩﴿ 89- Sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki onlarla eşit olasınız. O halde Allah yolunda göç edinceye kadar onlardan hiçbirini dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin. ﺍِﻻَﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﺼِﻠُﻮﻥَ ﺍِﻟٰﻰ ﻗَﻮْﻡٍ ﺑَﻴْﻨَﻜُﻢْ ﻭَﺑَﻴْﻨَﻬُﻢْ ﻣ۪ﻴﺜَﺎﻕٌ ﺍَﻭْ ﺟَٓﺎﻭُۭ۫ﻛُﻢْ ﺣَﺼِﺮَﺕْ ﺻُﺪُﻭﺭُﻫُﻢْ ﺍَﻥْ ﻳُﻘَﺎﺗِﻠُﻮﻛُﻢْ ﺍَﻭْ ﻳُﻘَﺎﺗِﻠُﻮﺍ ﻗَﻮْﻣَﻬُﻢْۜ ﻭَﻟَﻮْ ﺷَٓﺎﺀَﺍﻟﻠّٰﻬُﻠَﺴَﻠَّﻄَﻬُﻢْ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻓَﻠَﻘَﺎﺗَﻠُﻮﻛُﻢْۚ ﻓَﺎِﻥِ ﺍﻋْﺘَﺰَﻟُﻮﻛُﻢْ ﻓَﻠَﻢْ ﻳُﻘَﺎﺗِﻠُﻮﻛُﻢْ ﻭَﺍَﻟْﻘَﻮْﺍ ﺍِﻟَﻴْﻜُﻢُ ﺍﻟﺴَّﻠَﻢَۙ ﻓَﻤَﺎ ﺟَﻌَﻼﺎﻟﻠّٰﻬُﻠَﻜُﻢْ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎ﴾٩٠﴿ 90- Ancak kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluma sığınanlar yahut ne sizinle ne de kendi toplumlarıyla savaşmak (istemediklerin) den yürekleri sıkılarak size gelenler müstesna. Allah dileseydi onları başınıza belâ ederdi de sizinle savaşırlardı. Artık onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilir de sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse bu durumda Allah size, onların aleyhinde bir yola girme hakkı vermemiştir. ﺳَﺘَﺠِﺪُﻭﻥَ ﺍٰﺧَﺮ۪ﻳﻦَ ﻳُﺮ۪ﻳﺪُﻭﻥَ ﺍَﻥْ ﻳَﺎْﻣَﻨُﻮﻛُﻢْ ﻭَﻳَﺎْﻣَﻨُﻮﺍ ﻗَﻮْﻣَﻬُﻢْۜ ﻛُﻠَّﻤَﺎ ﺭُﺩُّٓﻭﺍ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟْﻔِﺘْﻨَﺔِ ﺍُﺭْﻛِﺴُﻮﺍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎۚ ﻓَﺎِﻥْ ﻟَﻢْ ﻳَﻌْﺘَﺰِﻟُﻮﻛُﻢْ ﻭَﻳُﻠْﻘُٓﻮﺍ ﺍِﻟَﻴْﻜُﻢُ ﺍﻟﺴَّﻠَﻢَ ﻭَﻳَﻜُﻔُّٓﻮﺍ ﺍَﻳْﺪِﻳَﻬُﻢْ ﻓَﺨُﺬُﻭﻫُﻢْ ﻭَﺍﻗْﺘُﻠُﻮﻫُﻢْ ﺣَﻴْﺚُ ﺛَﻘِﻔْﺘُﻤُﻮﻫُﻢْۜ ﻭَﺍُﻭ۬ﻟٰٓﺌِﻜُﻢْ ﺟَﻌَﻠْﻨَﺎ ﻟَﻜُﻢْ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﺳُﻠْﻄَﺎﻧًﺎ ﻣُﺒ۪ﻴﻨًﺎ۟﴾٩١﴿ 91- Hem sizden hem de kendi toplumlarından emin olmak isteyen başkalarını da bulacaksınız. Bunlar her ne zaman fitneye götürülseler ona baş aşağı dalarlar (daldırılırlar). Eğer sizden uzak durmaz, sulh teklif etmez ve ellerini çekmezlerse onları yakalayın, rastladığınız yerde öldürün. İşte onlar üzerine sizin için apaçık yetki verdik. {87-91. âyetler bahis mevzuu olan kâfirler Medine dışındaki münafıklardır. Bunların bir kısmı Mekke'de kalmış, hicret etmemiş ve müşriklerle işbirliği yapmışlardır; bunlar müslümanların düşmanı oldukları ve onlara karşı savaştıkları için bulundukları yerde imha edileceklerdir. Bir kısmı müslümanlar ile aralarında saldırmazlık antlaşması bulunan toplumlara sığınmışlar, diğer bir kısmı da hem müslümanlarla hem de kendi toplumlarıyla savaşmak istemeyip tarafsızlığı tercih etmişler ve müslümanlarla sulh yapmaya, iyi geçinmeye temayül göstermişlerdir. Bu son iki kısım kendi hallerine bırakılacak, onlarla savaşılmayacaktır.} ﻭَﻣَﺎﻛَﺎﻥَ ﻟِﻤُﻮْۭﻣِﻦٍ ﺍَﻥْ ﻳَﻘْﺘُﻞَ ﻣُﻮْۭﻣِﻨًﺎ ﺍِﻻَﺎ ﺧَﻄَﺎًۚ ﻭَﻣَﻦْ ﻗَﺘَﻞَ ﻣُﻮْۭﻣِﻨًﺎ ﺧَﻄَﺎً ﻓَﺘَﺤْﺮ۪ﻳﺮُ ﺭَﻗَﺒَﺔٍ ﻣُﻮْۭﻣِﻨَﺔٍ ﻭَﺩِﻳَﺔٌ ﻣُﺴَﻠَّﻤَﺔٌ ﺍِﻟٰٓﻰ ﺍَﻫْﻠِﻪ۪ٓ ﺍِﻻَٓﺎ ﺍَﻥْ ﻳَﺼَّﺪَّﻗُﻮﺍۜ ﻓَﺎِﻥْ ﻛَﺎﻥَ ﻣِﻦْ ﻗَﻮْﻡٍ ﻋَﺪُﻭٍّ ﻟَﻜُﻢْ ﻭَﻫُﻮَ ﻣُﻮْۭﻣِﻦٌ ﻓَﺘَﺤْﺮ۪ﻳﺮُ ﺭَﻗَﺒَﺔٍ ﻣُﻮْۭﻣِﻨَﺔٍۜ ﻭَﺍِﻥْ ﻛَﺎﻥَ ﻣِﻦْ ﻗَﻮْﻡٍ ﺑَﻴْﻨَﻜُﻢْ ﻭَﺑَﻴْﻨَﻬُﻢْ ﻣ۪ﻴﺜَﺎﻕٌ ﻓَﺪِﻳَﺔٌ ﻣُﺴَﻠَّﻤَﺔٌ ﺍِﻟٰٓﻰ ﺍَﻫْﻠِﻪ۪ ﻭَﺗَﺤْﺮ۪ﻳﺮُ ﺭَﻗَﺒَﺔٍ ﻣُﻮْۭﻣِﻨَﺔٍۚ ﻓَﻤَﻦْ ﻟَﻢْ ﻳَﺠِﺪْ ﻓَﺼِﻴَﺎﻡُ ﺷَﻬْﺮَﻳْﻦِ ﻣُﺘَﺘَﺎﺑِﻌَﻴْﻦِۘ ﺗَﻮْﺑَﺔً ﻣِﻨَﺎﻟﻠّٰﻬِۜﻮَﻛَﺎﻧَﺎﻟﻠّٰﻬُﻌَﻠ۪ﻴﻤًﺎ ﺣَﻜ۪ﻴﻤًﺎ﴾٩٢﴿ 92- Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin, mümin bir köle azat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Meğer ki ölünün ailesi o diyeti bağışlamış ola. (Bu takdirde diyet vermez). Eğer öldürülen mümin olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise mümin bir köle azat etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise ailesine teslim edilecek bir diyet ve bir mümin köleyi azat etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay peşpeşe oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. ﻭَﻣَﻦْ ﻳَﻘْﺘُﻞْ ﻣُﻮْۭﻣِﻨًﺎ ﻣُﺘَﻌَﻤِّﺪًﺍ ﻓَﺠَﺰَٓﺍﻭُۭ۬ﻩُ ﺟَﻬَﻨَّﻢُ ﺧَﺎﻟِﺪًﺍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻭَﻏَﻀِﺒَﺎﻟﻠّٰﻬُﻌَﻠَﻴْﻪِ ﻭَﻟَﻌَﻨَﻪُ ﻭَﺍَﻋَﺪَّ ﻟَﻪُ ﻋَﺬَﺍﺑًﺎ ﻋَﻈ۪ﻴﻤًﺎ﴾٩٣﴿ 93- Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır. {İslâm ceza hukukuna göre bir müslümanı haksız yere ve bilerek öldüren kimsenin cezası kısas, yani idamdır. Bunu affetme selâhiyeti yalnızca maktülün ailesine aittir; bunlar isterlerse kısas yerine diyet talep ederler ve isterlerse her ikisini de bağışlarlar. Bu takdirde devletin ta'zir yoluyla -daha hafif bir şekilde- cezalandırma selâhiyeti vardır. Kısas ile ilgili âyet 2. sûrede geçmiştir (178-179). Buradaki âyet ise manevi ve uhrevî cezayı açıklamaktadır. Bir mümini yanlışlıkla; meselâ av hayvanı zannederek veya muharip düşman sanarak... öldüren kimsenin de maddî ve mânevi cezaları vardır; bu cezalar, maktûlün mensup bulunduğu topluma göre değişmektedir. Maktülün âilesi müslüman ise öldürene iki ceza vardır: 1. Maktülün ailesine vereceği diyet; bu da yüz deve veya bunun başka mallardan karşılığı kadar bir meblâğdır. Diyeti, öldürenin ailesi öder, bunların gücü yetmez ise devlete başvurur, maliyenin ödemesini talep ederler. 2. Yanlışlıkla da olsa bir hayata son verdiği için, bir mümin köleyi hürriyete kavuşturmak suretiyle topluma ilâve edeceği hür bir hayat. Köle azat etmeye gücü yetmeyenler ise iki ay aralık vermeden oruç tutarlar. Maktülün ailesi müslümanlara düşman bir toplum ise, onlara mal vererek kuvvetlendirmek müslümanların aleyhine olacağı için diyet ödenmez.} ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُٓﻮﺍ ﺍِﺫَﺍ ﺿَﺮَﺑْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎﻟﻠّٰﻬِﻔَﺘَﺒَﻴَّﻨُﻮﺍ ﻭَﻻﺎ ﺗَﻘُﻮﻟُﻮﺍ ﻟِﻤَﻦْ ﺍَﻟْﻘٰٓﻰ ﺍِﻟَﻴْﻜُﻢُ ﺍﻟﺴَّﻼﺎﻡَ ﻟَﺴْﺖَ ﻣُﻮْۭﻣِﻨًﺎۚ ﺗَﺒْﺘَﻐُﻮﻥَ ﻋَﺮَﺽَ ﺍﻟْﺤَﻴٰﻮﺓِ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎۘ ﻓَﻌِﻨْﺪَﺍﻟﻠّٰﻬِﻤَﻐَﺎﻧِﻢُ ﻛَﺜ۪ﻴﺮَﺓٌۜ ﻛَﺬٰﻟِﻚَ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻞُ ﻓَﻤَﻨَّﺎﻟﻠّٰﻬُﻌَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻓَﺘَﺒَﻴَّﻨُﻮﺍۜ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻜَﺎﻥَ ﺑِﻤَﺎ ﺗَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَ ﺧَﺒ۪ﻴﺮًﺍ﴾٩٤﴿ 94- Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selam verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek "Sen mümin değilsin" demeyin. Çünkü Allah'ın nezdinde sayısız ganimetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size lütfetti; o halde iyi anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. {Bir akın sırasında düşman bölgesinde bulunan bir kişi "Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Resûlullah" deyip müslümanlara selam verdiği halde Üsâme b. Zeyd tarafından -korkudan böyle davrandığı zannedilerek- katledilmiş ve sürüsü zaptedilmiş idi. Akın dönüşü, hadise Resûlullah'a haber verilince çok üzülmüş, hiddetlenmiş ve "Kalbini yarıp baktınız da mı korkudan olduğunu anladınız!" diye çıkışmıştı. Üsâme'nin pişman olması ve yalvarması üzerine Hz. Peygamber onun için istiğfar etmiş, Üsâme'ye bir köle azat etmesini emretmiştir.} ﻻﺎ ﻳَﺴْﺘَﻮِﻯ ﺍﻟْﻘَﺎﻋِﺪُﻭﻥَ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ ﻏَﻴْﺮُ ﺍُﻭ۬ﻟِﻰ ﺍﻟﻀَّﺮَﺭِ ﻭَﺍﻟْﻤُﺠَﺎﻫِﺪُﻭﻥَ ﻓ۪ﻰ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎﻟﻠّٰﻬِﺒِﺎَﻣْﻮَﺍﻟِﻬِﻢْ ﻭَﺍَﻧْﻔُﺴِﻬِﻢْۜ ﻓَﻀَّﻼﺎﻟﻠّٰﻬُﺎﻟْﻤُﺠَﺎﻫِﺪ۪ﻳﻦَ ﺑِﺎَﻣْﻮَﺍﻟِﻬِﻢْ ﻭَﺍَﻧْﻔُﺴِﻬِﻢْ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻘَﺎﻋِﺪ۪ﻳﻦَ ﺩَﺭَﺟَﺔًۜ ﻭَﻛُﻼًﺎ ﻭَﻋَﺪَﺍﻟﻠّٰﻬُﺎﻟْﺤُﺴْﻨٰﻰۜ ﻭَﻓَﻀَّﻼﺎﻟﻠّٰﻬُﺎﻟْﻤُﺠَﺎﻫِﺪ۪ﻳﻦَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻘَﺎﻋِﺪ۪ﻳﻦَ ﺍَﺟْﺮًﺍ ﻋَﻈ۪ﻴﻤًﺎۙ﴾٩٥﴿ 95- Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla malları ve canlarıyle Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik (cennet) vadetmiştir; ama mücahidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır. ﺩَﺭَﺟَﺎﺕٍ ﻣِﻨْﻪُ ﻭَﻣَﻐْﻔِﺮَﺓً ﻭَﺭَﺣْﻤَﺔًۜ ﻭَﻛَﺎﻧَﺎﻟﻠّٰﻬُﻐَﻔُﻮﺭًﺍ ﺭَﺣ۪ﻴﻤًﺎ۟﴾٩٦﴿ 96- Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. ﺍِﻥَّ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺗَﻮَﻓّٰﻴﻬُﻢُ ﺍﻟْﻤَﻠٰٓﺌِﻜَﺔُ ﻇَﺎﻟِﻤ۪ٓﻰ ﺍَﻧْﻔُﺴِﻬِﻢْ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻓ۪ﻴﻢَ ﻛُﻨْﺘُﻢْۜ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻛُﻨَّﺎ ﻣُﺴْﺘَﻀْﻌَﻔ۪ﻴﻦَ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِۜ ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍَﻟَﻢْ ﺗَﻜُﻦْ ﺍَﺭْﺿُﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﺍﺳِﻌَﺔً ﻓَﺘُﻬَﺎﺟِﺮُﻭﺍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎۜ ﻓَﺎُﻭ۬ﻟٰٓﺌِﻚَ ﻣَﺎْﻭٰﻳﻬُﻢْ ﺟَﻬَﻨَّﻢُۜ ﻭَﺳَٓﺎﺀَﺕْ ﻣَﺼ۪ﻴﺮًﺍۙ﴾٩٧﴿ 97- Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: "Ne işde idiniz!" dediler. Bunlar: "Biz yeryüzünde çaresizdik" diye cevap verdiler. Melekler de: "Allah'ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" dediler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir. ﺍِﻻَﺎﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﻀْﻌَﻔ۪ﻴﻦَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺮِّﺟَﺎﻝِ ﻭَﺍﻟﻨِّﺴَٓﺎﺀِ ﻭَﺍﻟْﻮِﻟْﺪَﺍﻥِ ﻻﺎﻳَﺴْﺘَﻄ۪ﻴﻌُﻮﻥَ ﺣ۪ﻴﻠَﺔً ﻭَﻻﺎﻳَﻬْﺘَﺪُﻭﻥَ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎ﴾٩٨﴿ 98- Erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) âciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiçbir yol bulamayanlar müstesnadır. ﻓَﺎُﻭ۬ﻟٰٓﺌِﻚَ ﻋَﺴَﻰﺍﻟﻠّٰﻬُﺎَﻥْ ﻳَﻌْﻔُﻮَ ﻋَﻨْﻬُﻢْۜ ﻭَﻛَﺎﻧَﺎﻟﻠّٰﻬُﻌَﻔُﻮًّﺍ ﻏَﻔُﻮﺭًﺍ﴾٩٩﴿ 99- İşte bunları, umulur ki Allah affeder; Allah çok affedicidir, bağışlayıcıdır. ﻭَﻣَﻦْ ﻳُﻬَﺎﺟِﺮْ ﻓ۪ﻰ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎﻟﻠّٰﻬِﻴَﺠِﺪْ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﻣُﺮَﺍﻏَﻤًﺎ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ ﻭَﺳَﻌَﺔًۜ ﻭَﻣَﻦْ ﻳَﺨْﺮُﺝْ ﻣِﻦْ ﺑَﻴْﺘِﻪ۪ ﻣُﻬَﺎﺟِﺮًﺍ ﺍِﻟَﻰﺍﻟﻠّٰﻬِﻮَﺭَﺳُﻮﻟِﻪ۪ ﺛُﻢَّ ﻳُﺪْﺭِﻛْﻪُ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕُ ﻓَﻘَﺪْ ﻭَﻗَﻊَ ﺍَﺟْﺮُﻩُ ﻋَﻠَﻰﺍﻟﻠّٰﻬِۜﻮَﻛَﺎﻧَﺎﻟﻠّٰﻬُﻐَﻔُﻮﺭًﺍ ﺭَﺣ۪ﻴﻤًﺎ۟﴾١٠٠﴿ 100- Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek bir çok güzel yer ve bolluk (imkân) bulur. Kim Allah ve Resûlü uğrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse artık onun mükâfatı Allah'a düşer. Allah da çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. {Medine'ye hicretten önce müslümanlar büyük acılar, işkenceler ve sıkıntılar çekmiş, bir kısmı bu sebeple Habeşistan'a göç etmişlerdi. Milâdî 622 yılında Hz. Peygamber ve ashâbı Medine'ye göçtüler. Allah ve Resûlü uğruna her şeylerini geride bıraktılar, Medine'de yepyeni bir toplum ve devlet oluşturdular. Bu andan itibaren küfrün ve şirkin hakim bulunduğu yerlerden Medine'ye hicret farz oldu; gerçekten çaresiz, güçsüz ve bilgisiz olanlar dışında kalan her müslüman hicret ile mükellef kılındı. Göç imkânları olduğu halde imanlarını kurtarmaya ve İslâm devletini takviye etmeye koşmayıp, evini barkını, yurdunu, eşini, dostunu, mal ve mülkünü tercih edenlerin ve çaresizlik bahanesiyle durumu idare edenlerin feci âkıbetini âyet tasvir etmektedir. Bunlardan sonra sırayla, gerçekten âciz olanlar, hicrete teşebbüs edip de Medine'ye varamadan yolda ölenler ve hicret yurduna ulaşanlar gelmektedir. Buhârî'nin rivayet ettiği bir hadise göre Mekke fethinden sonra hicret mükellefiyeti ortadan kalkmıştır. Ancak âyet, şartlar avdet ederse hicret mükellefiyetinin de avdet edeceğine işaret etmektedir.} ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺿَﺮَﺑْﺘُﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﻓَﻠَﻴْﺲَ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﺟُﻨَﺎﺡٌ ﺍَﻥْ ﺗَﻘْﺼُﺮُﻭﺍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﻠٰﻮﺓِۗ ﺍِﻥْ ﺧِﻔْﺘُﻢْ ﺍَﻥْ ﻳَﻔْﺘِﻨَﻜُﻢُ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍۜ ﺍِﻥَّ ﺍﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻟَﻜُﻢْ ﻋَﺪُﻭًّﺍ ﻣُﺒ۪ﻴﻨًﺎ﴾١٠١﴿ 101- Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size kötülük etmelerinden endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler, sizin apaçık düşmanınızdır. ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻛُﻨْﺖَ ﻓ۪ﻴﻬِﻢْ ﻓَﺎَﻗَﻤْﺖَ ﻟَﻬُﻢُ ﺍﻟﺼَّﻠٰﻮﺓَ ﻓَﻠْﺘَﻘُﻢْ ﻃَٓﺎﺋِﻔَﺔٌ ﻣِﻨْﻬُﻢْ ﻣَﻌَﻚَ ﻭَﻟْﻴَﺎْﺧُﺬُٓﻭﺍ ﺍَﺳْﻠِﺤَﺘَﻬُﻢْ۠ ﻓَﺎِﺫَﺍ ﺳَﺠَﺪُﻭﺍ ﻓَﻠْﻴَﻜُﻮﻧُﻮﺍ ﻣِﻦْ ﻭَﺭَٓﺍﺋِﻜُﻢْۖ ﻭَﻟْﺘَﺎْﺕِ ﻃَٓﺎﺋِﻔَﺔٌ ﺍُﺧْﺮٰﻯ ﻟَﻢْ ﻳُﺼَﻠُّﻮﺍ ﻓَﻠْﻴُﺼَﻠُّﻮﺍ ﻣَﻌَﻚَ ﻭَﻟْﻴَﺎْﺧُﺬُﻭﺍ ﺣِﺬْﺭَﻫُﻢْ ﻭَﺍَﺳْﻠِﺤَﺘَﻬُﻢْۚ ﻭَﺩَّ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﻟَﻮْ ﺗَﻐْﻔُﻠُﻮﻥَ ﻋَﻦْ ﺍَﺳْﻠِﺤَﺘِﻜُﻢْ ﻭَﺍَﻣْﺘِﻌَﺘِﻜُﻢْ ﻓَﻴَﻤ۪ﻴﻠُﻮﻥَ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻣَﻴْﻠَﺔً ﻭَﺍﺣِﺪَﺓًۜ ﻭَﻻﺎ ﺟُﻨَﺎﺡَ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﺍِﻥْ ﻛَﺎﻥَ ﺑِﻜُﻢْ ﺍَﺫًﻯ ﻣِﻦْ ﻣَﻄَﺮٍ ﺍَﻭْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻣَﺮْﺿٰٓﻰ ﺍَﻥْ ﺗَﻀَﻌُٓﻮﺍ ﺍَﺳْﻠِﺤَﺘَﻜُﻢْۚ ﻭَﺧُﺬُﻭﺍ ﺣِﺬْﺭَﻛُﻢْۜ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﺎَﻋَﺪَّ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ ﻋَﺬَﺍﺑًﺎ ﻣُﻬ۪ﻴﻨًﺎ﴾١٠٢﴿ 102- Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle beraber namaza dursunlar, silahlarını (yanlarına) alsınlar, böylece (namazı kılıp) secde ettiklerinde (diğerleri) arkanızda olsunlar. Sonra henüz namazını kılmamış olan (bu) diğer gurup gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve onlar da ihtiyat tedbirlerini ve silahlarını alsınlar. O kâfirler arzu ederler ki siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gafil olsanız da üstünüze birden baskın yapsalar. Eğer size yağmurdan bir eziyet olur yahut hasta bulunursanız silahlarınızı bırakmanızda size günah yoktur. Yine de tedbirinizi alın. Şüphesiz Allah, kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır. ﻓَﺎِﺫَﺍ ﻗَﻀَﻴْﺘُﻢُ ﺍﻟﺼَّﻠٰﻮﺓَ ﻓَﺎﺫْﻛُﺮُﻭﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﻘِﻴَﺎﻣًﺎ ﻭَﻗُﻌُﻮﺩًﺍ ﻭَﻋَﻠٰﻰ ﺟُﻨُﻮﺑِﻜُﻢْۚ ﻓَﺎِﺫَﺍ ﺍﻃْﻤَﺎْﻧَﻨْﺘُﻢْ ﻓَﺎَﻗ۪ﻴﻤُﻮﺍ ﺍﻟﺼَّﻠٰﻮﺓَۚ ﺍِﻥَّ ﺍﻟﺼَّﻠٰﻮﺓَ ﻛَﺎﻧَﺖْ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ ﻛِﺘَﺎﺑًﺎ ﻣَﻮْﻗُﻮﺗًﺎ﴾١٠٣﴿ 103- Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken (daima) Allah'ı anın. Huzura kavuşunca da namazı dosdoğru kılın; çünkü namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır. {101, 102 ve 103. âyetler, yolculukta ve tehlikeli durumlarda namazın nasıl kılınacağını anlatmaktadır. Sünnet ve tatbikattan anlaşıldığına göre yolculuk halinde, dört rekâtlı namazların kısaltılarak iki rekât kılınması için düşman tehlikesi şart değildir. Seksen ilâ doksan kilometrelik bir mesafeyi katetmek üzere yola çıkan her müslüman bu ruhsattan istifade eder. Düşman veya beklenen tehlike karşısında kılınan farz namazın âyette iki rekât olarak tarif edilmesi, ordunun aynı zamanda seferî olmasındandır. Bu durumda cemaatle namazın nasıl kılınacağı konusunda iki uygulama vardır. Hanefîlere göre, birliklerin bir kısmı düşman karşısında dururken diğer kısmı gelip imamın arkasında namaza dururlar, birinci rekât tamam olunca yerlerine giderler, ikinci kısım gelir ve imamla bir rekât da onlar kılar, birinciler ile yer değişirler. Bu sırada imamın namazı tamamlanmıştır. Bunlar imamın arkasında imiş gibi (okumadan) namazlarını tamamlar ve yerlerine giderler. Diğer kısım ise gelerek veya yerlerinde -yetişemedikleri rekâtı kılıyormuş gibi- okuyarak namazlarını tamamlarlar. Şâfiî ve Mâlikîlere göre, birinci gurup imamla ilk rekâtı kılınca imam ikinci rekâtın kıyamında bekler, bunlar namazlarını tamamlayıp yerlerine giderler ve ikinci gurup gelir, imamla bir rekât kılarlar, imam son oturuşta onları bekler, kalkıp bir rekât daha kılarlar ve imamla beraber selâm verirler. Namaz en büyük zikirdir; Allah'ı anma şekillerinin en mükemmelidir. Aklı eren kimse için onu terketmenin hemen hiçbir mâzereti yoktur. Darlık zamanlarında ruhsatlar ve kolaylıklar vardır. Genişlik ve huzur zamanlarında ise vakit ve erkânına riâyetle tam olarak kılınır. Allah'ı anmak yalnızca namaz haline münhasır olmamalı, müslüman her halinde Allah'ı anmaktan gafil bulunmamalıdır.} ﻭَﻻﺎ ﺗَﻬِﻨُﻮﺍ ﻓِﻰ ﺍﺑْﺘِﻐَٓﺎﺀِ ﺍﻟْﻘَﻮْﻡِۜ ﺍِﻥْ ﺗَﻜُﻮﻧُﻮﺍ ﺗَﺎْﻟَﻤُﻮﻥَ ﻓَﺎِﻧَّﻬُﻢْ ﻳَﺎْﻟَﻤُﻮﻥَ ﻛَﻤَﺎ ﺗَﺎْﻟَﻤُﻮﻥَۚ ﻭَﺗَﺮْﺟُﻮﻥَ ﻣِﻨَﺎﻟﻠّٰﻬِﻤَﺎ ﻻﺎ ﻳَﺮْﺟُﻮﻥَۜ ﻭَﻛَﺎﻧَﺎﻟﻠّٰﻬُﻌَﻠ۪ﻴﻤًﺎ ﺣَﻜ۪ﻴﻤًﺎ۟﴾١٠٤﴿ 104- O (düşman) topluluğu takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız onlar da, sizin çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Üstelik siz Allah'tan, onların ümit etmedikleri şeyleri umuyorsunuz. Allah ilim ve hikmet sahibidir. ﺍِﻧَّٓﺎ ﺍَﻧْﺰَﻟْﻨَٓﺎ ﺍِﻟَﻴْﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏَ ﺑِﺎﻟْﺤَﻖِّ ﻟِﺘَﺤْﻜُﻢَ ﺑَﻴْﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﺑِﻤَٓﺎ ﺍَﺭٰﻳﻜَﺎﻟﻠّٰﻬُۜﻮَﻻﺎ ﺗَﻜُﻦْ ﻟِﻠْﺨَٓﺎﺋِﻨ۪ﻴﻦَ ﺧَﺼ۪ﻴﻤًﺎۙ﴾١٠٥﴿ 105- Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab'ı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma! ﻭَﺍﺳْﺘَﻐْﻔِﺮِﺍﻟﻠّٰﻬَۜﺎِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻜَﺎﻥَ ﻏَﻔُﻮﺭًﺍ ﺭَﺣ۪ﻴﻤًﺎۚ﴾١٠٦﴿ 106- Ve Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahim (çok merhamet eden)dir. ﻭَﻻﺎ ﺗُﺠَﺎﺩِﻝْ ﻋَﻦِ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﺨْﺘَﺎﻧُﻮﻥَ ﺍَﻧْﻔُﺴَﻬُﻢْۜ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻼﺎ ﻳُﺤِﺐُّ ﻣَﻦْ ﻛَﺎﻥَ ﺧَﻮَّﺍﻧًﺎ ﺍَﺛ۪ﻴﻤًﺎۚ﴾١٠٧﴿ 107- Kendilerine hıyanet edenleri savunma; çünkü Allah hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez. ﻳَﺴْﺘَﺨْﻔُﻮﻥَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﻭَﻻﺎ ﻳَﺴْﺘَﺨْﻔُﻮﻥَ ﻣِﻨَﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﻫُﻮَ ﻣَﻌَﻬُﻢْ ﺍِﺫْ ﻳُﺒَﻴِّﺘُﻮﻥَ ﻣَﺎ ﻻﺎﻳَﺮْﺿٰﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻘَﻮْﻝِۜ ﻭَﻛَﺎﻧَﺎﻟﻠّٰﻬُﺒِﻤَﺎ ﻳَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَ ﻣُﺤ۪ﻴﻄًﺎ﴾١٠٨﴿ 108- İnsanlardan gizler de Allah'tan gizlemezler. Halbuki geceleyin, O'nun razı olmadığı sözü düzüp kurarken O, onlarla beraber idi. Allah yaptıklarını kuşatıcıdır (O'nun ilminden hiçbir şeyi gizleyemezler). ﻫَٓﺎﺍَﻧْﺘُﻢْ ﻫٰٓﻮُۭ۬ﻻٓﺎﺀِ ﺟَﺎﺩَﻟْﺘُﻢْ ﻋَﻨْﻬُﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺤَﻴٰﻮﺓِ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﻓَﻤَﻦْ ﻳُﺠَﺎﺩِﻻﺎﻟﻠّٰﻬَﻌَﻨْﻬُﻢْ ﻳَﻮْﻡَ ﺍﻟْﻘِﻴٰﻤَﺔِ ﺍَﻡْ ﻣَﻦْ ﻳَﻜُﻮﻥُ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻭَﻛ۪ﻴﻼﺎ﴾١٠٩﴿ 109- Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz, ya kıyamet günü Allah'a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak? ﻭَﻣَﻦْ ﻳَﻌْﻤَﻞْ ﺳُٓﻮﺀًﺍ ﺍَﻭْ ﻳَﻈْﻠِﻢْ ﻧَﻔْﺴَﻪُ ﺛُﻢَّ ﻳَﺴْﺘَﻐْﻔِﺮِﺍﻟﻠّٰﻬَﻴَﺠِﺪِﺍﻟﻠّٰﻬَﻐَﻔُﻮﺭًﺍ ﺭَﺣ۪ﻴﻤًﺎ﴾١١٠﴿ 110- Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok yarlığayıcı ve esirgeyici bulacaktır. ﻭَﻣَﻦْ ﻳَﻜْﺴِﺐْ ﺍِﺛْﻤًﺎ ﻓَﺎِﻧَّﻤَﺎ ﻳَﻜْﺴِﺒُﻪُ ﻋَﻠٰﻰ ﻧَﻔْﺴِﻪ۪ۜ ﻭَﻛَﺎﻧَﺎﻟﻠّٰﻬُﻌَﻠ۪ﻴﻤًﺎ ﺣَﻜ۪ﻴﻤًﺎ﴾١١١﴿ 111- Kim bir günah kazanırsa onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah her şeyi bilicidir, büyük hikmet sahibidir. ﻭَﻣَﻦْ ﻳَﻜْﺴِﺐْ ﺧَﻄ۪ٓﻴﺌَﺔً ﺍَﻭْ ﺍِﺛْﻤًﺎ ﺛُﻢَّ ﻳَﺮْﻡِ ﺑِﻪ۪ ﺑَﺮ۪ٓﻳﺌًﺎ ﻓَﻘَﺪِ ﺍﺣْﺘَﻤَﻞَ ﺑُﻬْﺘَﺎﻧًﺎ ﻭَﺍِﺛْﻤًﺎ ﻣُﺒ۪ﻴﻨًﺎ۟﴾١١٢﴿ 112- Kim kasıtlı veya kasıtsız bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, muhakkak ki, büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur. ﻭَﻟَﻮْﻻﺎ ﻓَﻀْﻼﺎﻟﻠّٰﻬِﻌَﻠَﻴْﻚَ ﻭَﺭَﺣْﻤَﺘُﻪُ ﻟَﻬَﻤَّﺖْ ﻃَٓﺎﺋِﻔَﺔٌ ﻣِﻨْﻬُﻢْ ﺍَﻥْ ﻳُﻀِﻠُّﻮﻙَۜ ﻭَﻣَﺎ ﻳُﻀِﻠُّﻮﻥَ ﺍِﻻَٓﺎ ﺍَﻧْﻔُﺴَﻬُﻢْ ﻭَﻣَﺎ ﻳَﻀُﺮُّﻭﻧَﻚَ ﻣِﻦْ ﺷَﻰْﺀٍۜ ﻭَﺍَﻧْﺰَﻻﺎﻟﻠّٰﻬُﻌَﻠَﻴْﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏَ ﻭَﺍﻟْﺤِﻜْﻤَﺔَ ﻭَﻋَﻠَّﻤَﻚَ ﻣَﺎ ﻟَﻢْ ﺗَﻜُﻦْ ﺗَﻌْﻠَﻢُۜ ﻭَﻛَﺎﻥَ ﻓَﻀْﻼﺎﻟﻠّٰﻬِﻌَﻠَﻴْﻚَ ﻋَﻈ۪ﻴﻤًﺎ﴾١١٣﴿ 113- Allah'ın sana lütfu ve esirgemesi olmasaydı, onlardan bir güruh seni saptırmaya yeltenmişti. Onlar yalnızca kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah sana Kitab'ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğini öğretmiştir. Allah'ın lütfu sana gerçekten büyük olmuştur. {105-113. âyetlerin, ibret verici bir geliş sebebi vardır. Medine yerlilerinden, Zafer oğullarından Tu'me, bir komşusunun zırhını çalmış, bir un dağarcığına saklayarak getirmiş, bir yahudinin evine gizlemişti. Halbuki dağarcık delikti ve bu delikten akan unlar, zırhın önce Tu'me'nin evine kadar geldiğini, sonra da yahudinin evine gittiğini gösteriyordu. Tu'me'yi sıkıştırdılar, müslüman olmasına rağmen çalmadığına yemin etti. Yahudiyi sorguya çektiler, o da "Bunu bana Tu'me verdi" dedi ve bazı yahudiler buna şahitlik ettiler. Zafer oğulları, aile namusu belâsına, gelip Resûlullah'a "Tu'me'yi berat ettirmesi" için ısrar ettiler; Hz. Peygamber de bu durum ve Tu'me'nin yemini karşısında düşündü, arkasından yukarda meâllerini okuduğumuz âyetler indi.} ﺣﺤﺤﺰﺯﺯﺑﺒﺒﺚ ﻻﺎ ﺧَﻴْﺮَ ﻓ۪ﻰ ﻛَﺜ۪ﻴﺮٍ ﻣِﻦْ ﻧَﺠْﻮٰﻳﻬُﻢْ ﺍِﻻَﺎ ﻣَﻦْ ﺍَﻣَﺮَ ﺑِﺼَﺪَﻗَﺔٍ ﺍَﻭْ ﻣَﻌْﺮُﻭﻑٍ ﺍَﻭْ ﺍِﺻْﻼﺎﺡٍ ﺑَﻴْﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِۜ ﻭَﻣَﻦْ ﻳَﻔْﻌَﻞْ ﺫٰﻟِﻚَ ﺍﺑْﺘِﻐَٓﺎﺀَ ﻣَﺮْﺿَﺎﺗِﺎﻟﻠّٰﻬِﻔَﺴَﻮْﻑَ ﻧُﻮْۭﺗ۪ﻴﻪِ ﺍَﺟْﺮًﺍ ﻋَﻈ۪ﻴﻤًﺎ﴾١١٤﴿ 114- Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka yahut bir iyilik yahut da insanların arasını düzeltmeyi isteyen (in fısıldaşması) müstesna. Kim Allah'ın rızasını elde etmek için bunu yaparsa, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz. ﻭَﻣَﻦْ ﻳُﺸَﺎﻗِﻖِ ﺍﻟﺮَّﺳُﻮﻝَ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِ ﻣَﺎ ﺗَﺒَﻴَّﻦَ ﻟَﻪُ ﺍﻟْﻬُﺪٰﻯ ﻭَﻳَﺘَّﺒِﻊْ ﻏَﻴْﺮَ ﺳَﺒ۪ﻴﻞِ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ ﻧُﻮَﻟِّﻪ۪ ﻣَﺎ ﺗَﻮَﻟّٰﻰ ﻭَﻧُﺼْﻠِﻪ۪ ﺟَﻬَﻨَّﻢَۜ ﻭَﺳَٓﺎﺀَﺕْ ﻣَﺼ۪ﻴﺮًﺍ۟﴾١١٥﴿ 115- Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber'e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir. {Yukarıda hikâyesi anlatılan Tu'me'nin taraftarları toplantılar yaparak aralarında gizli gizli konuşmuş, onu berat ettirmenin yollarını aramışlardı. Teşebbüslerine rağmen Resûlullah onun lehinde hükmetmeyince de Tu'me Mekke'ye firar ve irtidat etmişti. Daha sonra hırsızlığına devam ederken yıkılan bir duvarın altında kalarak ölmüştür.} ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻼﺎ ﻳَﻐْﻔِﺮُ ﺍَﻥْ ﻳُﺸْﺮَﻙَ ﺑِﻪ۪ ﻭَﻳَﻐْﻔِﺮُ ﻣَﺎ ﺩُﻭﻥَ ﺫٰﻟِﻚَ ﻟِﻤَﻦْ ﻳَﺸَٓﺎﺀُۜ ﻭَﻣَﻦْ ﻳُﺸْﺮِﻛْﺒِﺎﻟﻠّٰﻬِﻔَﻘَﺪْ ﺿَﻞَّ ﺿَﻼﺎﻻﺎ ﺑَﻌ۪ﻴﺪًﺍ﴾١١٦﴿ 116- Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır. {İlgili hadislerle bu ve benzeri âyetlerin birlikte değerlendirilmesi sonunda anlaşılan odur ki, Allah Teâlâ zerre kadar iman ile ahirete intikal eden müminleri bile ya bir müddet cezalandırdıktan sonra, yahut tevbe, keffâret, iyi ameller, musibetlere sabır gibi sebeplerle, yahut da böyle bir sebebe dayanmaksızın affetmekte, bağışlamaktadır. İmansız olarak, inkâr ve şirk içinde hayatını tamamlayanları ise bağışlamayacağı bu âyetten kesin olarak ortaya çıkmaktadır.} ﺍِﻥْ ﻳَﺪْﻋُﻮﻥَ ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻧِﻪ۪ٓ ﺍِﻻَٓﺎ ﺍِﻧَﺎﺛًﺎۚ ﻭَﺍِﻥْ ﻳَﺪْﻋُﻮﻥَ ﺍِﻻَﺎ ﺷَﻴْﻄَﺎﻧًﺎ ﻣَﺮ۪ﻳﺪًﺍۙ﴾١١٧﴿ 117- Onlar (müşrikler) O'nu bırakıp yalnızca bir takım dişilerden (dişi isimli putlardan) istiyorlar, ancak inatçı şeytandan dilekte bulunuyorlar. {Dua etmek, dilek ve istekte bulunmak ibadettir, ancak Allah'ın vereceği ve yalnızca O'ndan istenecek şeyleri başkasından dilemek ise şirk alâmetidir.} ﻟَﻌَﻨَﻬُﺎﻟﻠّٰﻬُۢﻮَﻗَﺎﻝَ ﻻﺎَﺗَّﺨِﺬَﻥَّ ﻣِﻦْ ﻋِﺒَﺎﺩِﻙَ ﻧَﺼ۪ﻴﺒًﺎ ﻣَﻔْﺮُﻭﺿًﺎۙ﴾١١٨﴿ 118- Allah onu (şeytanı) lânetlemiş; o da: "Yemin ederim ki, kullarından belli bir pay edineceğim" demiştir. ﻭَ ﻻﺎُﺿِﻠَّﻨَّﻬُﻢْ ﻭَ ﻻﺎُﻣَﻨِّﻴَﻨَّﻬُﻢْ ﻭَ ﻻﺎٰﻣُﺮَﻧَّﻬُﻢْ ﻓَﻠَﻴُﺒَﺘِّﻜُﻦَّ ﺍٰﺫَﺍﻥَ ﺍﻻﺎَﻧْﻌَﺎﻡِ ﻭَ ﻻﺎٰﻣُﺮَﻧَّﻬُﻢْ ﻓَﻠَﻴُﻐَﻴِّﺮُﻥَّ ﺧَﻠْﻘَﺎﻟﻠّٰﻬِۜﻮَﻣَﻦْ ﻳَﺘَّﺨِﺬِ ﺍﻟﺸَّﻴْﻄَﺎﻥَ ﻭَﻟِﻴًّﺎ ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻧِﺎﻟﻠّٰﻬِﻔَﻘَﺪْ ﺧَﺴِﺮَ ﺧُﺴْﺮَﺍﻧًﺎ ﻣُﺒ۪ﻴﻨًﺎۜ﴾١١٩﴿ 119- "Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler" (dedi). Kim Allah'ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür. {Allah'ın yarattıklarını değiştirmek, canlıların tabiî şekil ve özelliklerini değiştirmek demektir. Hayvanların gereksiz yere kulak ve kuyruklarını kesmek; kaşları, dişleri... süslenme maksadıyla değiştirmek bu kabildendir ve yasaklanmıştır. Tabiatın dengesini bozan davranış, kullanma ve teknoloji de aynı çerçeveye girmektedir.} ﻳَﻌِﺪُﻫُﻢْ ﻭَﻳُﻤَﻨّ۪ﻴﻬِﻢْۜ ﻭَﻣَﺎ ﻳَﻌِﺪُﻫُﻢُ ﺍﻟﺸَّﻴْﻄَﺎﻥُ ﺍِﻻَﺎ ﻏُﺮُﻭﺭًﺍ﴾١٢٠﴿ 120- (Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir; halbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildir. ﺍُﻭ۬ﻟٰٓﺌِﻚَ ﻣَﺎْﻭٰﻳﻬُﻢْ ﺟَﻬَﻨَّﻢُ ﻭَﻻﺎﻳَﺠِﺪُﻭﻥَ ﻋَﻨْﻬَﺎ ﻣَﺤ۪ﻴﺼًﺎ﴾١٢١﴿ 121- İşte onların yeri cehennemdir; ondan kaçıp kurtulacak bir yer de bulamayacaklardır. ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻭَﻋَﻤِﻠُﻮﺍ ﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤَﺎﺕِ ﺳَﻨُﺪْﺧِﻠُﻬُﻢْ ﺟَﻨَّﺎﺕٍ ﺗَﺠْﺮ۪ﻯ ﻣِﻦْ ﺗَﺤْﺘِﻬَﺎ ﺍﻻﺎَﻧْﻬَﺎﺭُ ﺧَﺎﻟِﺪ۪ﻳﻦَ ﻓ۪ﻴﻬَٓﺎ ﺍَﺑَﺪًﺍۜ ﻭَﻋْﺪَﺍﻟﻠّٰﻬِﺤَﻘًّﺎۜ ﻭَﻣَﻦْ ﺍَﺻْﺪَﻕُ ﻣِﻨَﺎﻟﻠّٰﻬِﻘ۪ﻴﻼﺎ﴾١٢٢﴿ 122- İman eden ve iyi işler yapanları, içinde ebedî kalmak üzere, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Allah, (bu söylenenleri) hak bir söz olarak vâdetti. Söz verme ve onu tutma bakımından kim Allah'tan daha doğru olabilir? ﻟَﻴْﺲَ ﺑِﺎَﻣَﺎﻧِﻴِّﻜُﻢْ ﻭَﻻٓﺎ ﺍَﻣَﺎﻧِﻰِّ ﺍَﻫْﻞِ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏِۜ ﻣَﻦْ ﻳَﻌْﻤَﻞْ ﺳُٓﻮﺀًﺍ ﻳُﺠْﺰَ ﺑِﻪ۪ۙ ﻭَﻻﺎ ﻳَﺠِﺪْ ﻟَﻪُ ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻧِﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﻟِﻴًّﺎ ﻭَﻻﺎ ﻧَﺼ۪ﻴﺮًﺍ﴾١٢٣﴿ 123- Ne sizin kuruntularınız ne de ehl-i kitabın kuruntuları (gerçektir); kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür ve kendisi için Allah'tan başka dost da, yardımcı da bulamaz. ﻭَﻣَﻦْ ﻳَﻌْﻤَﻞْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤَﺎﺕِ ﻣِﻦْ ﺫَﻛَﺮٍ ﺍَﻭْ ﺍُﻧْﺜٰﻰ ﻭَﻫُﻮَ ﻣُﻮْۭﻣِﻦٌ ﻓَﺎُﻭ۬ﻟٰٓﺌِﻚَ ﻳَﺪْﺧُﻠُﻮﻥَ ﺍﻟْﺠَﻨَّﺔَ ﻭَﻻﺎ ﻳُﻈْﻠَﻤُﻮﻥَ ﻧَﻘ۪ﻴﺮًﺍ﴾١٢٤﴿ 124- Erkek olsun, kadın olsun, her kim de mümin olarak iyi işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar. {İnsanların gerek sosyal ve ahlâkî değerleri, gerekse davranışlarına göre elde edecekleri neticeler, Allah ve Resûlü tarafından açıklanmıştır. Buna göre, kimin kimden üstün olduğu, kimin doğru yolda, kimin yanlış yolda bulunduğu... kuruntu ve temennilerle değil, ilâhî beyanla anlaşılacak; ilâhî değerler sistemine göre ölçüler tesbit edilecektir.} ﻭَﻣَﻦْ ﺍَﺣْﺴَﻦُ ﺩ۪ﻳﻨًﺎ ﻣِﻤَّﻦْ ﺍَﺳْﻠَﻢَ ﻭَﺟْﻬَﻬُﻠِﻠّٰﻬِﻮَﻫُﻮَ ﻣُﺤْﺴِﻦٌ ﻭَﺍﺗَّﺒَﻊَ ﻣِﻠَّﺔَ ﺍِﺑْﺮٰﻫ۪ﻴﻢَ ﺣَﻨ۪ﻴﻔًﺎۜ ﻭَﺍﺗَّﺨَﺬَﺍﻟﻠّٰﻬُﺎِﺑْﺮٰﻫ۪ﻴﻢَ ﺧَﻠ۪ﻴﻼﺎ﴾١٢٥﴿ 125- İşlerinde doğru olarak kendini Allah'a veren ve İbrahim'in, Allah'ı bir tanıyan dinine tâbi olan kimseden dince daha güzel kim vardır? Allah İbrahim'i dost edinmiştir. {Peygamberler, Allah'ın elçileri olma bakımından farksız olmakla beraber bazı özellik ve imtiyazlarıyle birbirinden farklıdırlar. Bu cümleden olarak Hz. Musa'ya "kelîmullah", Hz. İsa'ya "rûhullah", Hz. Muhammed Mustafa'ya "habîbullah" denildiği gibi, Hz. İbrahim'e de "halîlullah" denilmiş ve yukarıdaki âyet bu vasıflamaya kaynak olmuştur.} ﻭَﻟِﻠّٰﻬِﻤَﺎ ﻓِﻰ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﻣَﺎ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِۜ ﻭَﻛَﺎﻧَﺎﻟﻠّٰﻬُﺒِﻜُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻣُﺤ۪ﻴﻄًﺎ۟﴾١٢٦﴿ 126- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır ve Allah her şeyi kuşatmıştır. (Hiçbir şey O'nun ilim ve kudretinin dışında kalamaz). ﻭَﻳَﺴْﺘَﻔْﺘُﻮﻧَﻚَ ﻓِﻰ ﺍﻟﻨِّﺴَٓﺎﺀِۜ ﻗُﻼﺎﻟﻠّٰﻬُﻴُﻔْﺘ۪ﻴﻜُﻢْ ﻓ۪ﻴﻬِﻦَّۙ ﻭَﻣَﺎ ﻳُﺘْﻠٰﻰ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏِ ﻓ۪ﻰ ﻳَﺘَﺎﻣَﻰ ﺍﻟﻨِّﺴَٓﺎﺀِ ﺍﻟّٰﺘ۪ﻰ ﻻﺎﺗُﻮْۭﺗُﻮﻧَﻬُﻦَّ ﻣَﺎ ﻛُﺘِﺐَ ﻟَﻬُﻦَّ ﻭَﺗَﺮْﻏَﺒُﻮﻥَ ﺍَﻥْ ﺗَﻨْﻜِﺤُﻮﻫُﻦَّ ﻭَﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﻀْﻌَﻔ۪ﻴﻦَ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻮِﻟْﺪَﺍﻥِۙ ﻭَﺍَﻥْ ﺗَﻘُﻮﻣُﻮﺍ ﻟِﻠْﻴَﺘَﺎﻣٰﻰ ﺑِﺎﻟْﻘِﺴْﻂِۜ ﻭَﻣَﺎ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ﻣِﻦْ ﺧَﻴْﺮٍ ﻓَﺎِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻜَﺎﻥَ ﺑِﻪ۪ ﻋَﻠ۪ﻴﻤًﺎ﴾١٢٧﴿ 127- Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar. De ki, onlara ait hükmü size Allah açıklıyor: Kitap'ta, kendileri için yazılmışı (mirası) vermeyip nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlar, çaresiz çocuklar ve yetimlere karşı âdil davranmanız hakkında size okunan âyetler (Allah'ın hükmünü apaçık ortaya koymaktadır). Hayırdan ne yaparsanız şüphesiz Allah onu bilmektedir. ﻭَﺍِﻥِ ﺍﻣْﺮَﺍَﺓٌ ﺧَﺎﻓَﺖْ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﻠِﻬَﺎ ﻧُﺸُﻮﺯًﺍ ﺍَﻭْ ﺍِﻋْﺮَﺍﺿًﺎ ﻓَﻼﺎ ﺟُﻨَﺎﺡَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻤَٓﺎ ﺍَﻥْ ﻳُﺼْﻠِﺤَﺎ ﺑَﻴْﻨَﻬُﻤَﺎ ﺻُﻠْﺤًﺎۜ ﻭَﺍﻟﺼُّﻠْﺢُ ﺧَﻴْﺮٌۜ ﻭَﺍُﺣْﻀِﺮَﺕِ ﺍﻻﺎَﻧْﻔُﺲُ ﺍﻟﺸُّﺢَّۜ ﻭَﺍِﻥْ ﺗُﺤْﺴِﻨُﻮﺍ ﻭَﺗَﺘَّﻘُﻮﺍ ﻓَﺎِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻜَﺎﻥَ ﺑِﻤَﺎ ﺗَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَ ﺧَﺒ۪ﻴﺮًﺍ﴾١٢٨﴿ 128- Eğer bir kadın kocasının geçimsizliğinden yahut kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, aralarında bir sulh yapmalarında onlara günah yoktur. Sulh (daima) hayırlıdır. Zaten nefisler kıskançlığa hazırdır. Eğer iyi geçinir ve Allah'tan korkarsanız şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. {Evlilikte uyum ve geçim karşılıklı fedakârlıkla olur. Ancak insanlarda kıskançlık ve bencillik meyli tabiî olduğundan herkes fedakârlığı karşı taraftan bekler. Sulh ve anlaşma iki tarafın bazı istek ve haklarından vazgeçmesi ve fedakârlık etmesi ile gerçekleşir; bu ise, geçimsizliğin sürüp gitmesinden veya ayrılmaktan daha hayırlıdır.} ﻭَﻟَﻦْ ﺗَﺴْﺘَﻄ۪ﻴﻌُٓﻮﺍ ﺍَﻥْ ﺗَﻌْﺪِﻟُﻮﺍ ﺑَﻴْﻦَ ﺍﻟﻨِّﺴَٓﺎﺀِ ﻭَﻟَﻮْ ﺣَﺮَﺻْﺘُﻢْ ﻓَﻼﺎ ﺗَﻤ۪ﻴﻠُﻮﺍ ﻛُﻞَّ ﺍﻟْﻤَﻴْﻞِ ﻓَﺘَﺬَﺭُﻭﻫَﺎ ﻛَﺎﻟْﻤُﻌَﻠَّﻘَﺔِۜ ﻭَﺍِﻥْ ﺗُﺼْﻠِﺤُﻮﺍ ﻭَﺗَﺘَّﻘُﻮﺍ ﻓَﺎِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻜَﺎﻥَ ﻏَﻔُﻮﺭًﺍ ﺭَﺣ۪ﻴﻤًﺎ﴾١٢٩﴿ 129- Üzerine düşüp uğraşsanız da kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bâri birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir, günahtan sakınırsanız Allah şüphesiz çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. {Birden fazla kadınla evli bulunan erkek, eşleri arasında eşit ve âdil davranmak mecburiyetindedir. Ancak bazı hususlar vardır ki bunlarda eşitliği korumak insanın tabiatına aykırıdır; meselâ iki eşi aynı derecede beğenmek ve sevmek mümkün değildir; bu sebeple de erkekler bununla mükellef kılınmamışlar, isteseler de bunu yapamayacakları kendilerine bildirilmiştir. Buna mukabil elde olan, maddi sayılabilecek haklarda, nimet ve imkânlarda adalet şarttır; beraber kalma müddeti, mesken, giyecek, yiyecek ve diğer imkânları burada örnek olarak zikretmek mümkündür.} ﻭَﺍِﻥْ ﻳَﺘَﻔَﺮَّﻗَﺎ ﻳُﻐْﻨِﺎﻟﻠّٰﻬُﻜُﻼًﺎ ﻣِﻦْ ﺳَﻌَﺘِﻪ۪ۜ ﻭَﻛَﺎﻧَﺎﻟﻠّٰﻬُﻮَﺍﺳِﻌًﺎ ﺣَﻜ۪ﻴﻤًﺎ﴾١٣٠﴿ 130- Eğer (eşler) birbirinden ayrılırsa Allah, bol nimetinden her birini zenginleştirir (diğerine muhtaç olmaktan kurtarır); Allah'ın lütfu geniş, hikmeti büyüktür. {Bütün tedbirlere rağmen evlilik yürümüyorsa, ev cehenneme dönmüşse yoksulluk ve çaresizliğe düşme korkusu ile bu cehenneme katlanmak gerekmez; Allah nice kapılar açar.} ﻭَﻟِﻠّٰﻬِﻤَﺎ ﻓِﻰ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﻣَﺎ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِۜ ﻭَﻟَﻘَﺪْ ﻭَﺻَّﻴْﻨَﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍُﻭ۫ﺗُﻮﺍ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻜُﻢْ ﻭَﺍِﻳَّﺎﻛُﻢْ ﺍَﻥِ ﺍﺗَّﻘُﻮﺍﺍﻟﻠّٰﻬَۜﻮَﺍِﻥْ ﺗَﻜْﻔُﺮُﻭﺍ ﻓَﺎِﻧَّﻠِﻠّٰﻬِﻤَﺎ ﻓِﻰ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﻣَﺎ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِۜ ﻭَﻛَﺎﻧَﺎﻟﻠّٰﻬُﻐَﻨِﻴًّﺎ ﺣَﻤ۪ﻴﺪًﺍ﴾١٣١﴿ 131- Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Sizden önce kendilerine Kitap verilenlere ve size "Allah'tan korkun" diye emrettik. Eğer inkâr ederseniz biliniz ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Allah hudutsuz zengindir, ziyadesiyle övgüye lâyıktır. ﻭَﻟِﻠّٰﻬِﻤَﺎ ﻓِﻰ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﻣَﺎ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِۜ ﻭَﻛَﻔٰﻰﺑِﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﻛ۪ﻴﻼﺎ﴾١٣٢﴿ 132- Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter. ﺍِﻥْ ﻳَﺸَﺎْ ﻳُﺬْﻫِﺒْﻜُﻢْ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﻳَﺎْﺕِ ﺑِﺎٰﺧَﺮ۪ﻳﻦَۜ ﻭَﻛَﺎﻧَﺎﻟﻠّٰﻬُﻌَﻠٰﻰ ﺫٰﻟِﻚَ ﻗَﺪ۪ﻳﺮًﺍ﴾١٣٣﴿ 133- Ey insanlar! Allah dilerse sizi yokluğa gönderip başkalarını getirir; Allah buna kadirdir. {Beka ve ebedîlik Allah'a mahsustur. Gerçek manada varlık da O'na aittir. Kulların vücut ve varlığı O'nun lütfu, O'nun emanetidir. Emanete hıyanet ve Allah'a isyanda ısrar edilirse bütün emanetlerin, bu arada vücut ve varlığın geri alınması kaçınılmaz hale gelir.} ﻣَﻦْ ﻛَﺎﻥَ ﻳُﺮ۪ﻳﺪُ ﺛَﻮَﺍﺏَ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﻓَﻌِﻨْﺪَﺍﻟﻠّٰﻬِﺜَﻮَﺍﺏُ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﻭَﺍﻻﺎٰﺧِﺮَﺓِۜ ﻭَﻛَﺎﻧَﺎﻟﻠّٰﻬُﺴَﻤ۪ﻴﻌًﺎ ﺑَﺼ۪ﻴﺮًﺍ۟﴾١٣٤﴿ 134- Kim dünya mükâfatını isterse (bilsin ki) dünyanın da ahiretin de mükâfatı Allah katındadır. Allah her şeyi işiten ve her şeyi görendir. ﻳَٓﺎﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻛُﻮﻧُﻮﺍ ﻗَﻮَّﺍﻣ۪ﻴﻦَ ﺑِﺎﻟْﻘِﺴْﻂِ ﺷُﻬَﺪَٓﺍﺀَﻟِﻠّٰﻬِﻮَﻟَﻮْ ﻋَﻠٰٓﻰ ﺍَﻧْﻔُﺴِﻜُﻢْ ﺍَﻭِ ﺍﻟْﻮَﺍﻟِﺪَﻳْﻦِ ﻭَﺍﻻﺎَﻗْﺮَﺑ۪ﻴﻦَۚ ﺍِﻥْ ﻳَﻜُﻦْ ﻏَﻨِﻴًّﺎ ﺍَﻭْ ﻓَﻘ۪ﻴﺮًﺍﻓَﺎﻟﻠّٰﻬُﺎَﻭْﻟٰﻰ ﺑِﻬِﻤَﺎ ﻓَﻼﺎ ﺗَﺘَّﺒِﻌُﻮﺍ ﺍﻟْﻬَﻮٰٓﻯ ﺍَﻥْ ﺗَﻌْﺪِﻟُﻮﺍۚ ﻭَﺍِﻥْ ﺗَﻠْﻮُٓ۫ﺍ ﺍَﻭْ ﺗُﻌْﺮِﺿُﻮﺍ ﻓَﺎِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻜَﺎﻥَ ﺑِﻤَﺎ ﺗَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَ ﺧَﺒ۪ﻴﺮًﺍ﴾١٣٥﴿ 135- Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez), yahut şâhidlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır. {Âyette, insanları adaletten ayıran iktisâdî, sosyal, psikolojik sebeplerin hepsi sayılarak insanlar uyarılmış, hükmeden veya şahitlik eden kimsenin yalnızca Allah korkusunun tesiri altında hareket etmesi telkin edilmiştir.} ﻳَٓﺎﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُٓﻮﺍ ﺍٰﻣِﻨُﻮﺍﺑِﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﺭَﺳُﻮﻟِﻪ۪ ﻭَﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏِ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﻧَﺰَّﻝَ ﻋَﻠٰﻰ ﺭَﺳُﻮﻟِﻪ۪ ﻭَﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏِ ﺍﻟَّﺬ۪ٓﻯ ﺍَﻧْﺰَﻝَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻞُۜ ﻭَﻣَﻦْ ﻳَﻜْﻔُﺮْﺑِﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﻣَﻠٰٓﺌِﻜَﺘِﻪ۪ ﻭَﻛُﺘُﺒِﻪ۪ ﻭَﺭُﺳُﻠِﻪ۪ ﻭَﺍﻟْﻴَﻮْﻡِ ﺍﻻﺎٰﺧِﺮِ ﻓَﻘَﺪْ ﺿَﻞَّ ﺿَﻼﺎﻻﺎ ﺑَﻌ۪ﻴﺪًﺍ﴾١٣٦﴿ 136- Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği kitaba iman (da sebat) ediniz. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkâr ederse tam manasıyle sapıtmıştır. ﺍِﻥَّ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﺛُﻢَّ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﺛُﻢَّ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﺛُﻢَّ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﺛُﻢَّ ﺍﺯْﺩَﺍﺩُﻭﺍ ﻛُﻔْﺮًﺍ ﻟَﻢْ ﻳَﻜُﻨِﺎﻟﻠّٰﻬُﻠِﻴَﻐْﻔِﺮَ ﻟَﻬُﻢْ ﻭَﻻﺎ ﻟِﻴَﻬْﺪِﻳَﻬُﻢْ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎۜ﴾١٣٧﴿ 137- İman edip sonra inkâr edenleri, sonra yine iman edip tekrar inkâr edenleri, sonra da inkârlarını arttıranları Allah ne bağışlayacak, ne de onları doğru yola iletecektir. {Bunlar gönüllerinde bir türlü iman yer etmeyen, kararsızlık içinde, inkâr ile iman arasında sallanarak ömür geçiren, sonunda da inkârda karar kılan kâfirler ve münafıklardır.} ﺑَﺸِّﺮِ ﺍﻟْﻤُﻨَﺎﻓِﻘ۪ﻴﻦَ ﺑِﺎَﻥَّ ﻟَﻬُﻢْ ﻋَﺬَﺍﺑًﺎ ﺍَﻟ۪ﻴﻤًﺎۙ﴾١٣٨﴿ 138- Münafıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele! ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﺘَّﺨِﺬُﻭﻥَ ﺍﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ ﺍَﻭْﻟِﻴَٓﺎﺀَ ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻥِ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَۜ ﺍَﻳَﺒْﺘَﻐُﻮﻥَ ﻋِﻨْﺪَﻫُﻢُ ﺍﻟْﻌِﺰَّﺓَ ﻓَﺎِﻥَّ ﺍﻟْﻌِﺰَّﺓَﻟِﻠّٰﻬِﺠَﻤ۪ﻴﻌًﺎۜ﴾١٣٩﴿ 139- Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah'a aittir. ﻭَﻗَﺪْ ﻧَﺰَّﻝَ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏِ ﺍَﻥْ ﺍِﺫَﺍ ﺳَﻤِﻌْﺘُﻢْ ﺍٰﻳَﺎﺗِﺎﻟﻠّٰﻬِﻴُﻜْﻔَﺮُ ﺑِﻬَﺎ ﻭَﻳُﺴْﺘَﻬْﺰَﺍُ ﺑِﻬَﺎ ﻓَﻼﺎ ﺗَﻘْﻌُﺪُﻭﺍ ﻣَﻌَﻬُﻢْ ﺣَﺘّٰﻰ ﻳَﺨُﻮﺿُﻮﺍ ﻓ۪ﻰ ﺣَﺪ۪ﻳﺚٍ ﻏَﻴْﺮِﻩ۪ۘ ﺍِﻧَّﻜُﻢْ ﺍِﺫًﺍ ﻣِﺜْﻠُﻬُﻢْۜ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﺠَﺎﻣِﻊُ ﺍﻟْﻤُﻨَﺎﻓِﻘ۪ﻴﻦَ ﻭَﺍﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ ﻓ۪ﻰ ﺟَﻬَﻨَّﻢَ ﺟَﻤ۪ﻴﻌًﺎۙ﴾١٤٠﴿ 140- O (Allah), Kitap'ta size şöyle indirmiştir ki: Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya (konuya geçinceye) kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir. {Gerek milletlerarası münasebetlerde ve gerekse fertler ve topluluklar arası münasebetlerde müminler daima müminlerin yanında yer alacak, güç, kuvvet ve şerefi bu beraberlikte arayacaklardır. Kendilerini korumak veya güçlenmek için kâfirlere başvuran milletler küçüldükleri gibi, fertler de manevî değerlerinden kayıp verirler. Eğer beraberlik zaruri hale gelirse bu takdirde müminler, en azından dinleri aleyhinde konuşulurken meclisi terketmek suretiyle durumu protesto edecek, dinlerini korumak için gerekli tedbirleri alacaklardır.} ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﺘَﺮَﺑَّﺼُﻮﻥَ ﺑِﻜُﻢْۚ ﻓَﺎِﻥْ ﻛَﺎﻥَ ﻟَﻜُﻢْ ﻓَﺘْﺢٌ ﻣِﻨَﺎﻟﻠّٰﻬِﻘَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍَﻟَﻢْ ﻧَﻜُﻦْ ﻣَﻌَﻜُﻢْۘ ﻭَﺍِﻥْ ﻛَﺎﻥَ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ ﻧَﺼ۪ﻴﺐٌۙ ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍَﻟَﻢْ ﻧَﺴْﺘَﺤْﻮِﺫْ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻭَﻧَﻤْﻨَﻌْﻜُﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻨَۜﻔَﺎﻟﻠّٰﻬُﻴَﺤْﻜُﻢُ ﺑَﻴْﻨَﻜُﻢْ ﻳَﻮْﻡَ ﺍﻟْﻘِﻴٰﻤَﺔِۜ ﻭَﻟَﻦْ ﻳَﺠْﻌَﻼﺎﻟﻠّٰﻬُﻠِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎ﴾١٤١﴿ 141- Sizi gözetleyip duranlar, eğer size Allah'tan bir zafer (nasib) olursa, "Sizinle beraber değil miydik?" derler. Kâfirlerin (zaferden) bir nasipleri olursa (bu sefer de onlara), "Sizi yenip (öldürebileceğimiz halde öldürmeyip) müminlerden korumadık mı?" derler. Artık Allah kıyamet gününde aranızda hükmedecektir ve kâfirler için müminler aleyhine asla bir yol vermeyecektir. ﺍِﻥَّ ﺍﻟْﻤُﻨَﺎﻓِﻘ۪ﻴﻦَ ﻳُﺨَﺎﺩِﻋُﻮﻧَﺎﻟﻠّٰﻬَﻮَﻫُﻮَ ﺧَﺎﺩِﻋُﻬُﻢْۚ ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻗَﺎﻣُٓﻮﺍ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟﺼَّﻠٰﻮﺓِ ﻗَﺎﻣُﻮﺍ ﻛُﺴَﺎﻟٰﻰۙ ﻳُﺮَٓﺍﻭُۭ۫ﻥَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﻭَﻻﺎ ﻳَﺬْﻛُﺮُﻭﻧَﺎﻟﻠّٰﻬَﺎِﻻَﺎ ﻗَﻠ۪ﻴﻼﺎۘ﴾١٤٢﴿ 142- Şüphesiz münafıklar Allah'a oyun etmeye kalkışıyorlar; halbuki Allah onların oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az hatıra getirirler. ﻣُﺬَﺑْﺬَﺑ۪ﻴﻦَ ﺑَﻴْﻦَ ﺫٰﻟِﻚَۗ ﻻٓﺎ ﺍِﻟٰﻰ ﻫٰٓﻮُۭ۬ﻻٓﺎﺀِ ﻭَﻻٓﺎ ﺍِﻟٰﻰ ﻫٰٓﻮُۭ۬ﻻٓﺎﺀِۜ ﻭَﻣَﻦْ ﻳُﻀْﻠِﻼﺎﻟﻠّٰﻬُﻔَﻠَﻦْ ﺗَﺠِﺪَ ﻟَﻪُ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎ﴾١٤٣﴿ 143- Bunların arasında bocalayıp durmaktalar; ne onlara (bağlanıyorlar) ne bunlara. Allah'ın şaşırttığı kimseye asla bir (çıkar) yol bulamazsın. ﻳَٓﺎﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻻﺎﺗَﺘَّﺨِﺬُﻭﺍ ﺍﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ ﺍَﻭْﻟِﻴَٓﺎﺀَ ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻥِ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَۜ ﺍَﺗُﺮ۪ﻳﺪُﻭﻥَ ﺍَﻥْ ﺗَﺠْﻌَﻠُﻮﺍﻟِﻠّٰﻬِﻌَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﺳُﻠْﻄَﺎﻧًﺎ ﻣُﺒ۪ﻴﻨًﺎ﴾١٤٤﴿ 144- Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin; (bunu yaparak) Allah'a, aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz? {Kâfirleri ve müşrikleri dost edinmeme konusu Kur'an-ı Kerim'de sık sık zikredilen ve üzerinde durulan bir konudur. Yahudi ve hıristiyanların müminlere dost olamayacağı, müslümanların da onları dost edinmemeleri gerektiği ısrarla belirtilmiştir. Zaruret sebebiyle işbirliği ve dayanışma yapılabilir; ancak bu, dostluktan farklı bir ilişkidir.} ﺍِﻥَّ ﺍﻟْﻤُﻨَﺎﻓِﻘ۪ﻴﻦَ ﻓِﻰ ﺍﻟﺪَّﺭْﻙِ ﺍﻻﺎَﺳْﻔَﻞِ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺭِۚ ﻭَﻟَﻦْ ﺗَﺠِﺪَ ﻟَﻬُﻢْ ﻧَﺼ۪ﻴﺮًﺍۙ﴾١٤٥﴿ 145- Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en alt katındadırlar. Artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın. ﺍِﻻَﺎﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺗَﺎﺑُﻮﺍ ﻭَﺍَﺻْﻠَﺤُﻮﺍ ﻭَﺍﻋْﺘَﺼَﻤُﻮﺍﺑِﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﺍَﺧْﻠَﺼُﻮﺍ ﺩ۪ﻳﻨَﻬُﻤْﻠِﻠّٰﻬِﻔَﺎُﻭ۬ﻟٰٓﺌِﻚَ ﻣَﻊَ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَۜ ﻭَﺳَﻮْﻑَ ﻳُﻮْۭﺗِﺎﻟﻠّٰﻬُﺎﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ ﺍَﺟْﺮًﺍ ﻋَﻈ۪ﻴﻤًﺎ﴾١٤٦﴿ 146- Ancak tevbe edip hallerini düzeltenler, Allah'a sımsıkı sarılıp dinlerini (ibadetlerini) yalnız onun için yapanlar başkadır. İşte bunlar (gerçekte) müminlerle beraberdirler ve Allah müminlere yakında büyük mükâfat verecektir. ﻣَﺎ ﻳَﻔْﻌَﻼﺎﻟﻠّٰﻬُﺒِﻌَﺬَﺍﺑِﻜُﻢْ ﺍِﻥْ ﺷَﻜَﺮْﺗُﻢْ ﻭَﺍٰﻣَﻨْﺘُﻢْۜ ﻭَﻛَﺎﻧَﺎﻟﻠّٰﻬُﺸَﺎﻛِﺮًﺍ ﻋَﻠ۪ﻴﻤًﺎ﴾١٤٧﴿ 147- Eğer siz iman eder ve şükrederseniz, Allah size neden azap etsin! Allah şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir. {Dinin samimi bağlıları yanında hemen her zaman, menfaatleri icabı inanmış görünen, vaziyeti kurtarmak için zahiren müminlerin yanında bulunan kimseler vardır; bunlara "münafıklar" denir. Allah, dünyada değilse bile ahirette münafıkların sahte örtüsünü kaldıracak, nâmert kâfirler oldukları için onları cehennemin dibine koyacak, haklarında hiçbir şefâati kabul etmeyecektir. 146. âyet, münafıklıktan tevbe edip vazgeçenlerin üç vasfından bahsediyor ki bunlar aynı zamanda imandaki samimiyetin şart ve alâmetleridir: 1. Yalnızca sözle yetinmeyip halini düzeltmek, 2. Allah'a ve O'nun Kitap ve Sünnet'te tecelli eden iradesine sımsıkı bağlanmak, 3. Dinî hayatını insanların rızası ve dünya menfaatleri için değil, yalnızca Allah rızası için yaşamak. İşte bunlar samimi ve sağlam bir imanın tabiî neticeleridir.}