Risale-i NurKur'an-ı Kerim Meali

Cüz-4

Kur'an-ı Kerim Meali · s.61

ﻟَﻦْ ﺗَﻨَﺎﻟُﻮﺍ ﺍﻟْﺒِﺮَّ ﺣَﺘّٰﻰ ﺗُﻨْﻔِﻘُﻮﺍ ﻣِﻤَّﺎ ﺗُﺤِﺒُّﻮﻥَۜ ﻭَﻣَﺎ ﺗُﻨْﻔِﻘُﻮﺍ ﻣِﻦْ ﺷَﻰْﺀٍ ﻓَﺎِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﺒِﻪ۪ ﻋَﻠ۪ﻴﻢٌ﴾٩٢﴿ 92- Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça "iyi"ye eremezsiniz. Her ne harcarsanız, Allah onu hakkıyla bilir. {"İyi" şeklinde tercüme edilen âyetteki "birr" kelimesi, hayrın, iyiliğin kemal noktası, Allah'ın rahmeti, rızası ve cenneti manalarında anlaşılmıştır. Bakara sûresinin 177. âyetinde "birr"in etraflı bir izahı verilmiştir ki, buna göre "birr", imanda, ibadette ve ahlâkta en doğru ve en güzel bir hayatı yaşamaktır. Yukarıdaki âyete göre böyle bir hayata ve Allah'ın lütuf ve inayetine ulaşmanın şartlarından biri, kişinin sahip olduğu ve sevip bağlandığı şeyleri Allah yolunda kullanmasıdır. Müfessirlere göre bu şeyler, servet, mevki, ilim ve beden kuvveti gibi maddi ve manevi imkânlardır.} ﻛُﻞُّ ﺍﻟﻄَّﻌَﺎﻡِ ﻛَﺎﻥَ ﺣِﻼًﺎ ﻟِﺒَﻨ۪ٓﻰ ﺍِﺳْﺮَٓﺍﺋ۪ﻴﻞَ ﺍِﻻَﺎ ﻣَﺎ ﺣَﺮَّﻡَ ﺍِﺳْﺮَٓﺍﺋ۪ﻴﻞُ ﻋَﻠٰﻰ ﻧَﻔْﺴِﻪ۪ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻞِ ﺍَﻥْ ﺗُﻨَﺰَّﻝَ ﺍﻟﺘَّﻮْﺭٰﻳﺔُۜ ﻗُﻞْ ﻓَﺎْﺗُﻮﺍ ﺑِﺎﻟﺘَّﻮْﺭٰﻳﺔِ ﻓَﺎﺗْﻠُﻮﻫَٓﺎ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ﴾٩٣﴿ 93- Tevrat'ın indirilmesinden önce, İsrail'in (Ya'kub'un) kendisine haram kıldıkları dışında, yiyeceğin her türlüsü İsrailoğullarına helâl idi. De ki: Eğer doğru sözlü iseniz, o zaman Tevrat'ı getirip onu okuyun. ﻓَﻤَﻦِ ﺍﻓْﺘَﺮٰﻯ ﻋَﻠَﻰﺍﻟﻠّٰﻬِﺎﻟْﻜَﺬِﺏَ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِ ﺫٰﻟِﻚَ ﻓَﺎُﻭ۬ﻟٰٓﺌِﻚَ ﻫُﻢُ ﺍﻟﻈَّﺎﻟِﻤُﻮﻥَ﴾٩٤﴿ 94- Artık bundan sonra her kim Allah'a karşı yalan uydurursa, işte bunlar, zalimlerin ta kendisidirler. ﻗُﻞْ ﺻَﺪَﻗَﺎﻟﻠّٰﻬُﻔَﺎﺗَّﺒِﻌُﻮﺍ ﻣِﻠَّﺔَ ﺍِﺑْﺮٰﻫ۪ﻴﻢَ ﺣَﻨ۪ﻴﻔًﺎۜ ﻭَﻣَﺎﻛَﺎﻥَ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤُﺸْﺮِﻛ۪ﻴﻦَ﴾٩٥﴿ 95- De ki: Allah doğruyu söylemiştir. Öyle ise, hakka yönelmiş olarak İbrahim'in dinine uyunuz. O, müşriklerden değildi. ﺍِﻥَّ ﺍَﻭَّﻝَ ﺑَﻴْﺖٍ ﻭُﺿِﻊَ ﻟِﻠﻨَّﺎﺱِ ﻟَﻠَّﺬ۪ﻯ ﺑِﺒَﻜَّﺔَ ﻣُﺒَﺎﺭَﻛًﺎ ﻭَﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَۚ﴾٩٦﴿ 96- Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mâbet), Mekke'deki (Kâbe)dir. ﻓ۪ﻴﻪِ ﺍٰﻳَﺎﺕٌ ﺑَﻴِّﻨَﺎﺕٌ ﻣَﻘَﺎﻡُ ﺍِﺑْﺮٰﻫ۪ﻴﻢَۚ ﻭَﻣَﻦْ ﺩَﺧَﻠَﻪُ ﻛَﺎﻥَ ﺍٰﻣِﻨًﺎۜﻭَﻟِﻠّٰﻬِﻌَﻠَﻰ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﺣِﺞُّ ﺍﻟْﺒَﻴْﺖِ ﻣَﻦِ ﺍﺳْﺘَﻄَﺎﻉَ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎۜ ﻭَﻣَﻦْ ﻛَﻔَﺮَ ﻓَﺎِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻐَﻨِﻰٌّ ﻋَﻦِ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَ﴾٩٧﴿ 97- Orada apaçık nişâneler, (ayrıca) İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnîdir. {Bu âyet, müslümanlara haccın farz olduğunun delilidir. "Yoluna gücü yetenler," hacca gitme imkânına kavuşanlar demektir ki, bu imkânın ölçüsünün ne olduğu konusunda mezhepler farklı görüştedirler. İmam Şâfiî'ye göre bu imkân vasıta ve yol masraflarını karşılama kudreti, İmam Mâlik'e göre yürüme ve çalışıp kazanma iktidarı, İmam Ebu Hanîfe'ye göre ise bu söylenenlerin tamamıdır.} ﻗُﻞْ ﻳَٓﺎ ﺍَﻫْﻞَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏِ ﻟِﻢَ ﺗَﻜْﻔُﺮُﻭﻥَ ﺑِﺎٰﻳَﺎﺗِﺎﻟﻠّٰﻪِۗ ﻭَﺍﻟﻠّٰﻬُﺸَﻬ۪ﻴﺪٌ ﻋَﻠٰﻰ ﻣَﺎ ﺗَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَ﴾٩٨﴿ 98- De ki: Ey ehl-i kitap! Allah yaptıklarınızı görüp dururken niçin Allah'ın âyetlerini inkâr edersiniz? ﻗُﻞْ ﻳَٓﺎ ﺍَﻫْﻞَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏِ ﻟِﻢَ ﺗَﺼُﺪُّﻭﻥَ ﻋَﻦْ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎﻟﻠّٰﻬِﻤَﻦْ ﺍٰﻣَﻦَ ﺗَﺒْﻐُﻮﻧَﻬَﺎ ﻋِﻮَﺟًﺎ ﻭَﺍَﻧْﺘُﻢْ ﺷُﻬَﺪَٓﺍﺀُۜ ﻭَﻣَﺎﺍﻟﻠّٰﻬُﺒِﻐَﺎﻓِﻞٍ ﻋَﻤَّﺎ ﺗَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَ﴾٩٩﴿ 99- De ki: Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek müminleri Allah yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُٓﻮﺍ ﺍِﻥْ ﺗُﻄ۪ﻴﻌُﻮﺍ ﻓَﺮ۪ﻳﻘًﺎ ﻣِﻦَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍُﻭ۫ﺗُﻮﺍ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏَ ﻳَﺮُﺩُّﻭﻛُﻢْ ﺑَﻌْﺪَ ﺍ۪ﻳﻤَﺎﻧِﻜُﻢْ ﻛَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ﴾١٠٠﴿ 100- Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir guruba uyarsanız imanınızdan sonra sizi yeniden inkârcılığa sevkederler. ﻭَﻛَﻴْﻒَ ﺗَﻜْﻔُﺮُﻭﻥَ ﻭَﺍَﻧْﺘُﻢْ ﺗُﺘْﻠٰﻰ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﺍٰﻳَﺎﺗُﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﻓ۪ﻴﻜُﻢْ ﺭَﺳُﻮﻟُﻪُۜ ﻭَﻣَﻦْ ﻳَﻌْﺘَﺼِﻤْﺒِﺎﻟﻠّٰﻬِﻔَﻘَﺪْ ﻫُﺪِﻯَ ﺍِﻟٰﻰ ﺻِﺮَﺍﻁٍ ﻣُﺴْﺘَﻘ۪ﻴﻢٍ۟﴾١٠١﴿ 101- Size Allah'ın âyetleri okunurken, üstelik Allah Resûlü de aranızda iken nasıl inkâra saparsınız? Her kim Allah'a bağlanırsa kesinlikle doğru yola iletilmiştir. ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﺍﺗَّﻘُﻮﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﺤَﻖَّ ﺗُﻘَﺎﺗِﻪ۪ ﻭَﻻﺎ ﺗَﻤُﻮﺗُﻦَّ ﺍِﻻَﺎ ﻭَﺍَﻧْﺘُﻢْ ﻣُﺴْﻠِﻤُﻮﻥَ﴾١٠٢﴿ 102- Ey iman edenler! Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin. {Müfessirlere göre "Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkma"nın anlamı, müslümanın, bütün varlığı ile Allah'ın emirlerini yerine getirmeye ve yasaklarından kaçınmaya çalışmasıdır. Nitekim Abdullah b. Mes'ûd (r.a.), âyetin bu kısmını şöyle açıklamıştır: "O'na âsi olmayıp itaat etmek, nankör olmayıp şükretmek ve O'nu unutmaksızın hep hatırda tutmak."} ﻭَﺍﻋْﺘَﺼِﻤُﻮﺍ ﺑِﺤَﺒْﻼﺎﻟﻠّٰﻬِﺠَﻤ۪ﻴﻌًﺎ ﻭَﻻﺎ ﺗَﻔَﺮَّﻗُﻮﺍۖ ﻭَﺍﺫْﻛُﺮُﻭﺍ ﻧِﻌْﻤَﺘَﺎﻟﻠّٰﻬِﻌَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﺍِﺫْﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺍَﻋْﺪَٓﺍﺀً ﻓَﺎَﻟَّﻒَ ﺑَﻴْﻦَ ﻗُﻠُﻮﺑِﻜُﻢْ ﻓَﺎَﺻْﺒَﺤْﺘُﻢْ ﺑِﻨِﻌْﻤَﺘِﻪ۪ٓ ﺍِﺧْﻮَﺍﻧًﺎۚ ﻭَﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻋَﻠٰﻰ ﺷَﻔَﺎ ﺣُﻔْﺮَﺓٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺭِ ﻓَﺎَﻧْﻘَﺬَﻛُﻢْ ﻣِﻨْﻬَﺎۜ ﻛَﺬٰﻟِﻚَ ﻳُﺒَﻴِّﻨُﺎﻟﻠّٰﻬُﻠَﻜُﻢْ ﺍٰﻳَﺎﺗِﻪ۪ ﻟَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗَﻬْﺘَﺪُﻭﻥَ﴾١٠٣﴿ 103- Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız. ﻭَﻟْﺘَﻜُﻦْ ﻣِﻨْﻜُﻢْ ﺍُﻣَّﺔٌ ﻳَﺪْﻋُﻮﻥَ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟْﺨَﻴْﺮِ ﻭَﻳَﺎْﻣُﺮُﻭﻥَ ﺑِﺎﻟْﻤَﻌْﺮُﻭﻑِ ﻭَﻳَﻨْﻬَﻮْﻥَ ﻋَﻦِ ﺍﻟْﻤُﻨْﻜَﺮِۜ ﻭَﺍُﻭ۬ﻟٰٓﺌِﻚَ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﻤُﻔْﻠِﺤُﻮﻥَ﴾١٠٤﴿ 104- Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. {Müfessirler, bu âyetin emri uyarınca, müslümanlar içinde, iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan bir içtimaî kontrol müessesesinin bulunmasının farz-ı kifâye olduğunu belirtmişler; ancak, bu görevi üstlenen kişilerde, görevin iyi ve hakkaniyete uygun olarak yerine getirilmesini mümkün kılacak bazı şartların bulunması gerektiğine de işaret etmişlerdir.} ﻭَﻻﺎ ﺗَﻜُﻮﻧُﻮﺍ ﻛَﺎﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺗَﻔَﺮَّﻗُﻮﺍ ﻭَﺍﺧْﺘَﻠَﻔُﻮﺍ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِ ﻣَﺎ ﺟَٓﺎﺀَﻫُﻢُ ﺍﻟْﺒَﻴِّﻨَﺎﺕُۜ ﻭَﺍُﻭ۬ﻟٰٓﺌِﻚَ ﻟَﻬُﻢْ ﻋَﺬَﺍﺏٌ ﻋَﻈ۪ﻴﻢٌۙ﴾١٠٥﴿ 105- Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır. ﻳَﻮْﻡَ ﺗَﺒْﻴَﺾُّ ﻭُﺟُﻮﻩٌ ﻭَﺗَﺴْﻮَﺩُّ ﻭُﺟُﻮﻩٌۚ ﻓَﺎَﻣَّﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍﺳْﻮَﺩَّﺕْ ﻭُﺟُﻮﻫُﻬُﻢْ۠ ﺍَﻛَﻔَﺮْﺗُﻢْ ﺑَﻌْﺪَ ﺍ۪ﻳﻤَﺎﻧِﻜُﻢْ ﻓَﺬُﻭﻗُﻮﺍ ﺍﻟْﻌَﺬَﺍﺏَ ﺑِﻤَﺎ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺗَﻜْﻔُﺮُﻭﻥَ﴾١٠٦﴿ 106- Nice yüzlerin ağardığı, nice yüzlerin de karardığı günü (düşünün.) İmdi, yüzleri kararanlara: İnanmanızdan sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azabı! (denilir). ﻭَﺍَﻣَّﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍﺑْﻴَﻀَّﺖْ ﻭُﺟُﻮﻫُﻬُﻢْ ﻓَﻔ۪ﻰ ﺭَﺣْﻤَﺔِﺍﻟﻠّٰﻬِۜﻬُﻢْ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﺧَﺎﻟِﺪُﻭﻥَ﴾١٠٧﴿ 107- Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allah'ın rahmeti içindedirler; orada ebedî kalacaklardır. ﺗِﻠْﻚَ ﺍٰﻳَﺎﺗُﺎﻟﻠّٰﻬِﻨَﺘْﻠُﻮﻫَﺎ ﻋَﻠَﻴْﻚَ ﺑِﺎﻟْﺤَﻖِّۜ ﻭَﻣَﺎﺍﻟﻠّٰﻬُﻴُﺮ۪ﻳﺪُ ﻇُﻠْﻤًﺎ ﻟِﻠْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَ﴾١٠٨﴿ 108- İşte bunlar, Allah'ın, sana hak olarak okuduğumuz âyetleridir. Allah hiçbir kimseye haksızlık etmek istemez. ﻭَﻟِﻠّٰﻬِﻤَﺎﻓِﻰ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﻣَﺎﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِۜ ﻭَﺍِﻟَﻰﺍﻟﻠّٰﻬِﺘُﺮْﺟَﻊُ ﺍﻻﺎُﻣُﻮﺭُ۟﴾١٠٩﴿ 109- Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. İşler, dönüp dolaşıp Allah'a varır. ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺧَﻴْﺮَ ﺍُﻣَّﺔٍ ﺍُﺧْﺮِﺟَﺖْ ﻟِﻠﻨَّﺎﺱِ ﺗَﺎْﻣُﺮُﻭﻥَ ﺑِﺎﻟْﻤَﻌْﺮُﻭﻑِ ﻭَﺗَﻨْﻬَﻮْﻥَ ﻋَﻦِ ﺍﻟْﻤُﻨْﻜَﺮِ ﻭَﺗُﻮْۭﻣِﻨُﻮﻧَﺒِﺎﻟﻠّٰﻬِۜﻮَﻟَﻮْ ﺍٰﻣَﻦَ ﺍَﻫْﻞُ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏِ ﻟَﻜَﺎﻥَ ﺧَﻴْﺮًﺍ ﻟَﻬُﻢْۜ ﻣِﻨْﻬُﻢُ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨُﻮﻥَ ﻭَﺍَﻛْﺜَﺮُﻫُﻢُ ﺍﻟْﻔَﺎﺳِﻘُﻮﻥَ﴾١١٠﴿ 110- Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız. Ehl-i kitap da inansaydı, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) çoğu yoldan çıkmışlardır. {Bu âyetin müslümanlarla ilgili ilk kısmı, bazı âlimlerce, icmâ-ı ümmetin, İslâm Dininin hüküm kaynaklarından birisi olduğunu gösteren delilleri arasında zikredilmiştir.} ﻟَﻦْ ﻳَﻀُﺮُّﻭﻛُﻢْ ﺍِﻻَٓﺎ ﺍَﺫًﻯۜ ﻭَﺍِﻥْ ﻳُﻘَﺎﺗِﻠُﻮﻛُﻢْ ﻳُﻮَﻟُّﻮﻛُﻢُ ﺍﻻﺎَﺩْﺑَﺎﺭَ۠ ﺛُﻢَّ ﻻﺎﻳُﻨْﺼَﺮُﻭﻥَ﴾١١١﴿ 111- Onlar (ehl-i kitap) size, incitmekten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşa girecek olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez. ﺿُﺮِﺑَﺖْ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢُ ﺍﻟﺬِّﻟَّﺔُ ﺍَﻳْﻦَ ﻣَﺎ ﺛُﻘِﻔُٓﻮﺍ ﺍِﻻَﺎ ﺑِﺤَﺒْﻞٍ ﻣِﻨَﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﺣَﺒْﻞٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﻭَﺑَٓﺎﻭُۭ۫ ﺑِﻐَﻀَﺐٍ ﻣِﻨَﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﺿُﺮِﺑَﺖْ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢُ ﺍﻟْﻤَﺴْﻜَﻨَﺔُۜ ﺫٰﻟِﻚَ ﺑِﺎَﻧَّﻬُﻢْ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳَﻜْﻔُﺮُﻭﻥَ ﺑِﺎٰﻳَﺎﺗِﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﻳَﻘْﺘُﻠُﻮﻥَ ﺍﻻﺎَﻧْﺒِﻴَٓﺎﺀَ ﺑِﻐَﻴْﺮِ ﺣَﻖٍّۜ ﺫٰﻟِﻚَ ﺑِﻤَﺎ ﻋَﺼَﻮْﺍ ﻭَﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳَﻌْﺘَﺪُﻭﻥَ۠﴾١١٢﴿ 112- Onlar (yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah'ın ahdine ve insanların (müminlerin) himayesine sığınmadıkça kendilerine zillet (damgası) vurulmuştur; Allah'ın hışmına uğramışlar ve miskinliğe mahkum edilmişlerdir. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Bu da, onların isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarındandır. ﻟَﻴْﺴُﻮﺍ ﺳَﻮَٓﺍﺀًۜ ﻣِﻦْ ﺍَﻫْﻞِ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏِ ﺍُﻣَّﺔٌ ﻗَٓﺎﺋِﻤَﺔٌ ﻳَﺘْﻠُﻮﻥَ ﺍٰﻳَﺎﺗِﺎﻟﻠّٰﻬِﺎٰﻧَٓﺎﺀَ ﺍﻟَّﻴْﻞِ ﻭَﻫُﻢْ ﻳَﺴْﺠُﺪُﻭﻥَ۠﴾١١٣﴿ 113- Hepsi bir değildir; ehl-i kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar. ﻳُﻮْۭﻣِﻨُﻮﻧَﺒِﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﺍﻟْﻴَﻮْﻡِ ﺍﻻﺎٰﺧِﺮِ ﻭَﻳَﺎْﻣُﺮُﻭﻥَ ﺑِﺎﻟْﻤَﻌْﺮُﻭﻑِ ﻭَﻳَﻨْﻬَﻮْﻥَ ﻋَﻦِ ﺍﻟْﻤُﻨْﻜَﺮِ ﻭَﻳُﺴَﺎﺭِﻋُﻮﻥَ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺨَﻴْﺮَﺍﺕِۜ ﻭَﺍُﻭ۬ﻟٰٓﺌِﻚَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤ۪ﻴﻦَ﴾١١٤﴿ 114- Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır. ﻭَﻣَﺎ ﻳَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ﻣِﻦْ ﺧَﻴْﺮٍ ﻓَﻠَﻦْ ﻳُﻜْﻔَﺮُﻭﻫُۜﻮَﺍﻟﻠّٰﻬُﻌَﻠ۪ﻴﻢٌ ﺑِﺎﻟْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ﴾١١٥﴿ 115- Onların yaptıkları hiçbir hayır karşılıksız bırakılmayacaktır. Allah, takvâ sahiplerini çok iyi bilir. {Bazı tefsirlerde bu âyetin nüzul sebebi şöyle anlatılır: Ehl-i kitaptan Abdullah b. Selâm ve çevresindekiler müslüman olunca, yahudiler onlara, "Siz bu dine girmekle kendinize yazık ettiniz" kabilinden sözler söylemişlerdi. Allah Teâlâ bu âyeti ile, iddia edilenin aksine, onların kurtuluşa erdiklerini ve gerek onların, gerekse diğer müminlerin yaptıkları iyiliklerin karşılıksız kalmayacağını, kusursuz adaleti ile her türlü hayırlı faaliyetlerin mükâfatını eksiksiz olarak lütfedeceğini ifade buyurmaktadır.} ﺍِﻥَّ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﻟَﻦْ ﺗُﻐْﻨِﻰَ ﻋَﻨْﻬُﻢْ ﺍَﻣْﻮَﺍﻟُﻬُﻢْ ﻭَﻻٓﺎ ﺍَﻭْﻻﺎﺩُﻫُﻢْ ﻣِﻨَﺎﻟﻠّٰﻬِﺸَﻴْﺌًﺎۜ ﻭَﺍُﻭ۬ﻟٰٓﺌِﻚَ ﺍَﺻْﺤَﺎﺏُ ﺍﻟﻨَّﺎﺭِۚ ﻫُﻢْ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﺧَﺎﻟِﺪُﻭﻥَ﴾١١٦﴿ 116- İnkâr edenler var ya, onların malları da evlâtları da Allah'a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. İşte onlar, cehennemliklerdir; onlar orada ebedî kalacaklardır. ﻣَﺜَﻞُ ﻣَﺎ ﻳُﻨْﻔِﻘُﻮﻥَ ﻓ۪ﻰ ﻫٰﺬِﻩِ ﺍﻟْﺤَﻴٰﻮﺓِ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﻛَﻤَﺜَﻞِ ﺭ۪ﻳﺢٍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﺻِﺮٌّ ﺍَﺻَﺎﺑَﺖْ ﺣَﺮْﺙَ ﻗَﻮْﻡٍ ﻇَﻠَﻤُٓﻮﺍ ﺍَﻧْﻔُﺴَﻬُﻢْ ﻓَﺎَﻫْﻠَﻜَﺘْﻪُۜ ﻭَﻣَﺎﻇَﻠَﻤَﻬُﻤُﺎﻟﻠّٰﻬُﻮَﻟٰﻜِﻦْ ﺍَﻧْﻔُﺴَﻬُﻢْ ﻳَﻈْﻠِﻤُﻮﻥَ﴾١١٧﴿ 117- Onların, bu dünya hayatında yapmakta oldukları harcamaların durumu, kendilerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu bir rüzgârın durumu gibidir. Onlara Allah zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlar. {Kavurucu rüzgâr, henüz yeşermekte olan ekini nasıl yakıp kavurursa, onların dünya hayatında sarfettikleri mallar da kendilerine bir iyilik getirmek şöyle dursun, aksine, dünya ve ahiret hayatlarının mahvına sebep olur. Tefsirlerde buradaki benzetme için şöyle bir takdir de yapılmaktadır: "... harcamalar, ... kavurucu rüzgârın vurup mahvettiği ekine benzer." Âyette rüzgârın sıfatı olarak geçen "sırr" kelimesi, "çok soğuk" anlamını da taşır.} ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻻﺎﺗَﺘَّﺨِﺬُﻭﺍ ﺑِﻄَﺎﻧَﺔً ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻧِﻜُﻢْ ﻻﺎﻳَﺎْﻟُﻮﻧَﻜُﻢْ ﺧَﺒَﺎﻻﺎۜ ﻭَﺩُّﻭﺍ ﻣَﺎ ﻋَﻨِﺘُّﻢْۚ ﻗَﺪْ ﺑَﺪَﺕِ ﺍﻟْﺒَﻐْﻀَٓﺎﺀُ ﻣِﻦْ ﺍَﻓْﻮَﺍﻫِﻬِﻢْۚ ﻭَﻣَﺎ ﺗُﺨْﻔ۪ﻰ ﺻُﺪُﻭﺭُﻫُﻢْ ﺍَﻛْﺒَﺮُۜ ﻗَﺪْ ﺑَﻴَّﻨَّﺎ ﻟَﻜُﻢُ ﺍﻻﺎٰﻳَﺎﺕِ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺗَﻌْﻘِﻠُﻮﻥَ﴾١١٨﴿ 118- Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz. ﻫَٓﺎ ﺍَﻧْﺘُﻢْ ﺍُﻭ۬ﻻٓﺎﺀِ ﺗُﺤِﺒُّﻮﻧَﻬُﻢْ ﻭَﻻﺎﻳُﺤِﺒُّﻮﻧَﻜُﻢْ ﻭَﺗُﻮْۭﻣِﻨُﻮﻥَ ﺑِﺎﻟْﻜِﺘَﺎﺏِ ﻛُﻠِّﻪ۪ۚ ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻟَﻘُﻮﻛُﻢْ ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍٰﻣَﻨَّﺎۗ ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺧَﻠَﻮْﺍ ﻋَﻀُّﻮﺍ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢُ ﺍﻻﺎَﻧَﺎﻣِﻞَ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻐَﻴْﻆِۜ ﻗُﻞْ ﻣُﻮﺗُﻮﺍ ﺑِﻐَﻴْﻈِﻜُﻢْۜ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻌَﻠ۪ﻴﻢٌ ﺑِﺬَﺍﺕِ ﺍﻟﺼُّﺪُﻭﺭِ﴾١١٩﴿ 119- İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız; onlar ise, sizinle karşılaştıklarında "İnandık" derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: Kininizden (kahrolup) ölün! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir. {Âyetin ilk cümlesi, bazı müfessirlerce şöyle yorumlanmıştır: "Siz onları seversiniz; yani onların müslüman olmalarını istersiniz. Çünkü İslâm her şeyden hayırlıdır. Halbuki onlar sizi sevmezler; yani sizin kâfir olmanızı isterler, kâfir olmak ise her şeyden kötüdür."} ﺍِﻥْ ﺗَﻤْﺴَﺴْﻜُﻢْ ﺣَﺴَﻨَﺔٌ ﺗَﺴُﻮْۭﻫُﻢْۘ ﻭَﺍِﻥْ ﺗُﺼِﺒْﻜُﻢْ ﺳَﻴِّﺌَﺔٌ ﻳَﻔْﺮَﺣُﻮﺍ ﺑِﻬَﺎۜ ﻭَﺍِﻥْ ﺗَﺼْﺒِﺮُﻭﺍ ﻭَﺗَﺘَّﻘُﻮﺍ ﻻﺎ ﻳَﻀُﺮُّﻛُﻢْ ﻛَﻴْﺪُﻫُﻢْ ﺷَﻴْﺌًﺎۜ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﺒِﻤَﺎ ﻳَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَ ﻣُﺤ۪ﻴﻂٌ۟﴾١٢٠﴿ 120- Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır; başınıza bir musibet gelse, buna da sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır. ﻭَﺍِﺫْ ﻏَﺪَﻭْﺕَ ﻣِﻦْ ﺍَﻫْﻠِﻚَ ﺗُﺒَﻮِّﻯُۭ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ ﻣَﻘَﺎﻋِﺪَ ﻟِﻠْﻘِﺘَﺎﻟِۜﻮَﺍﻟﻠّٰﻬُﺴَﻤ۪ﻴﻊٌ ﻋَﻠ۪ﻴﻢٌۙ﴾١٢١﴿ 121- Hani sen, sabah erkenden müminleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın...-Allah, hakkıyle işiten ve bilendir.- ﺍِﺫْ ﻫَﻤَّﺖْ ﻃَٓﺎﺋِﻔَﺘَﺎﻥِ ﻣِﻨْﻜُﻢْ ﺍَﻥْ ﺗَﻔْﺸَﻼﺎۙﻭَﺍﻟﻠّٰﻬُﻮَﻟِﻴُّﻬُﻤَﺎۜ ﻭَﻋَﻠَﻰﺍﻟﻠّٰﻬِﻔَﻠْﻴَﺘَﻮَﻛَّﻞِ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨُﻮﻥَ﴾١٢٢﴿ 122- O zaman içinizden iki bölük bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki Allah onların yardımcısı idi. Müminler, yalnız Allah'a dayanıp güvensinler. {Uhud savaşında, Hz. Peygamber'in sağ ve sol kanatlara yerleştirdiği, Hazrec kabilesinden Seleme oğulları ile Evs kabilesinden Hârise oğulları düşmana karşı direnmekte korkaklık ve zaaf göstermişlerdi. Nitekim, bunlardan, 300 kişiye kumandanlık eden İbn Übey: "Kendimizi ve çocuklarımızı ne diye tehlikeye sokalım!" diyerek geri çekilmişti.} ﻭَﻟَﻘَﺪْ ﻧَﺼَﺮَﻛُﻤُﺎﻟﻠّٰﻬُﺒِﺒَﺪْﺭٍ ﻭَﺍَﻧْﺘُﻢْ ﺍَﺫِﻟَّﺔٌۚ ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﻠَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗَﺸْﻜُﺮُﻭﻥَ﴾١٢٣﴿ 123- Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz halde Allah, Bedir'de de size yardım etmişti. Öyle ise, Allah'tan sakının ki O'na şükretmiş olasınız. ﺍِﺫْ ﺗَﻘُﻮﻝُ ﻟِﻠْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ ﺍَﻟَﻦْ ﻳَﻜْﻔِﻴَﻜُﻢْ ﺍَﻥْ ﻳُﻤِﺪَّﻛُﻤْﺮَﺑُّﻜُﻤْﺒِﺜَﻠٰﺜَﺔِ ﺍٰﻻﺎﻑٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤَﻠٰٓﺌِﻜَﺔِ ﻣُﻨْﺰَﻟ۪ﻴﻦَۜ﴾١٢٤﴿ 124- O zaman sen, müminlere şöyle diyordun: İndirilen üç bin melekle Rabbinizin sizi takviye etmesi, sizin için yeterli değil midir? ﺑَﻠٰٓﻰۙ ﺍِﻥْ ﺗَﺼْﺒِﺮُﻭﺍ ﻭَﺗَﺘَّﻘُﻮﺍ ﻭَﻳَﺎْﺗُﻮﻛُﻢْ ﻣِﻦْ ﻓَﻮْﺭِﻫِﻢْ ﻫٰﺬَﺍ ﻳُﻤْﺪِﺩْﻛُﻤْﺮَﺑُّﻜُﻤْﺒِﺨَﻤْﺴَﺔِ ﺍٰﻻﺎﻑٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤَﻠٰٓﺌِﻜَﺔِ ﻣُﺴَﻮِّﻣ۪ﻴﻦَ﴾١٢٥﴿ 125- Evet, siz sabır gösterir ve Allah'tan sakınırsanız, onlar (düşmanlarınız) hemen şu anda üzerinize gelseler, Rabbiniz, nişanlı beş bin melekle sizi takviye eder. ﻭَﻣَﺎ ﺟَﻌَﻠَﻬُﺎﻟﻠّٰﻬُﺎِﻻَﺎ ﺑُﺸْﺮٰﻯ ﻟَﻜُﻢْ ﻭَﻟِﺘَﻄْﻤَﺌِﻦَّ ﻗُﻠُﻮﺑُﻜُﻢْ ﺑِﻪ۪ۜ ﻭَﻣَﺎ ﺍﻟﻨَّﺼْﺮُ ﺍِﻻَﺎ ﻣِﻦْ ﻋِﻨْﺪِﺍﻟﻠّٰﻬِﺎﻟْﻌَﺰ۪ﻳﺰِ ﺍﻟْﺤَﻜ۪ﻴﻢِۙ﴾١٢٦﴿ 126- Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bu sayede rahatlasın diye yaptı. Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır. ﻟِﻴَﻘْﻄَﻊَ ﻃَﺮَﻓًﺎ ﻣِﻦَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُٓﻭﺍ ﺍَﻭْ ﻳَﻜْﺒِﺘَﻬُﻢْ ﻓَﻴَﻨْﻘَﻠِﺒُﻮﺍ ﺧَٓﺎﺋِﺒ۪ﻴﻦَ﴾١٢٧﴿ ﻟَﻴْﺲَ ﻟَﻚَ ﻣِﻦَ ﺍﻻﺎَﻣْﺮِ ﺷَﻰْﺀٌ ﺍَﻭْ ﻳَﺘُﻮﺏَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﺍَﻭْ ﻳُﻌَﺬِّﺑَﻬُﻢْ ﻓَﺎِﻧَّﻬُﻢْ ﻇَﺎﻟِﻤُﻮﻥَ﴾١٢٨﴿ 127- 128- Allah, kâfirlerden bir kısmının kökünü kessin veya onları perişan etsin, böylece bozulmuş bir halde dönüp gitsinler -ki bu işte senin yapacağın bir şey yoktur- yahut (müslüman olsunlar da) tevbelerini kabul etsin, ya da (ısrar ederlerse) onlara azap etsin diye (Allah Bedir'de size yardım etti). Çünkü onlar zalimdirler. {127. âyette "bir kısmı" diye tercüme edilmiş olan "taraf" kelimesinin manalarından birkaçı, "eşraf, liderler, kumandanlar"dır. Nitekim burada söz konusu edilen Bedir savaşında müşriklerin birçok ileri gelenleri öldürülmüş veya esir alınmıştı.} ﻭَﻟِﻠّٰﻬِﻤَﺎ ﻓِﻰ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﻣَﺎ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِۜ ﻳَﻐْﻔِﺮُ ﻟِﻤَﻦْ ﻳَﺸَٓﺎﺀُ ﻭَﻳُﻌَﺬِّﺏُ ﻣَﻦْ ﻳَﺸَٓﺎﺀُۜﻭَﺍﻟﻠّٰﻬُﻐَﻔُﻮﺭٌ ﺭَﺣ۪ﻴﻢٌ۟﴾١٢٩﴿ 129- Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir. ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻻﺎ ﺗَﺎْﻛُﻠُﻮﺍ ﺍﻟﺮِّﺑٰٓﻮﺍ ﺍَﺿْﻌَﺎﻓًﺎ ﻣُﻀَﺎﻋَﻔَﺔًۖ ﻭَﺍﺗَّﻘُﻮﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﻠَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗُﻔْﻠِﺤُﻮﻥَۚ﴾١٣٠﴿ 130- Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah'tan sakının ki kurtuluşa eresiniz. {Cenab-ı Hak, Bakara sûresinin 275, 276 ve 278. âyetlerinde alış-verişi helâl kıldığını ve faizi yasakladığını -bunların aynı şeyler olmadığını vurgulayarak- ifade buyurmuştur. Burada kat kat arttırarak faiz yemenin yasak olduğunun belirtilmesi ise, devrin Arap toplumunda yaygın olan ve vâdesinde ödenmeyen borçlar hakkında yapılan tefecilik uygulamalarına işaret içindir.} ﻭَﺍﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ ﺍﻟَّﺘ۪ٓﻰ ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَۚ﴾١٣١﴿ 131- Kâfirler için hazırlanmış bulunan ateşten sakının! ﻭَﺍَﻃ۪ﻴﻌُﻮﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﻮَﺍﻟﺮَّﺳُﻮﻝَ ﻟَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗُﺮْﺣَﻤُﻮﻥَۚ﴾١٣٢﴿ 132- Allah'a ve Resûl'üne itaat edin ki rahmete kavuşturulasınız. ﺣﺤﺤﺰﺯﺯﺑﺒﺒﺐ ﻭَﺳَﺎﺭِﻋُٓﻮﺍ ﺍِﻟٰﻰ ﻣَﻐْﻔِﺮَﺓٍ ﻣِﻨْﺮَﺑِّﻜُﻤْﻮَﺟَﻨَّﺔٍ ﻋَﺮْﺿُﻬَﺎ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕُ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺽُۙ ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَۙ﴾١٣٣﴿ 133- Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun! ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳُﻨْﻔِﻘُﻮﻥَ ﻓِﻰ ﺍﻟﺴَّﺮَّٓﺍﺀِ ﻭَﺍﻟﻀَّﺮَّٓﺍﺀِ ﻭَﺍﻟْﻜَﺎﻇِﻤ۪ﻴﻦَ ﺍﻟْﻐَﻴْﻆَ ﻭَﺍﻟْﻌَﺎﻓ۪ﻴﻦَ ﻋَﻦِ ﺍﻟﻨَّﺎﺳِۜﻮَﺍﻟﻠّٰﻬُﻴُﺤِﺐُّ ﺍﻟْﻤُﺤْﺴِﻨ۪ﻴﻦَۚ﴾١٣٤﴿ 134- O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever. ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍِﺫَﺍ ﻓَﻌَﻠُﻮﺍ ﻓَﺎﺣِﺸَﺔً ﺍَﻭْ ﻇَﻠَﻤُٓﻮﺍ ﺍَﻧْﻔُﺴَﻬُﻢْ ﺫَﻛَﺮُﻭﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﻔَﺎﺳْﺘَﻐْﻔَﺮُﻭﺍ ﻟِﺬُﻧُﻮﺑِﻬِﻢْۖ ﻭَﻣَﻦْ ﻳَﻐْﻔِﺮُ ﺍﻟﺬُّﻧُﻮﺏَ ﺍِﻻَﺎﺍﻟﻠّٰﻬُۖﻮَﻟَﻢْ ﻳُﺼِﺮُّﻭﺍ ﻋَﻠٰﻰ ﻣَﺎ ﻓَﻌَﻠُﻮﺍ ﻭَﻫُﻢْ ﻳَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ﴾١٣٥﴿ 135- Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler. Zaten günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde, bile bile ısrar etmezler. {133, 134 ve 135. âyelerde İslâm ahlâkının bir hülâsası verilmiştir. Şöyle ki; 133. âyette, Rabbimizin bağışına, gökler ve yer genişliğinde cennetine kavuşmanın, bütün ahlâkî davranışlarımız için temel gaye olduğu; iyiliği, birtakım dünyevî menfaatlar kaygısıyla değil de, sırf Allah'a saygı ve sevgi demek olan takvâ sâiki ile ve sadece uhrevî saadet uğruna yapmak gerektiği hatırlatılmıştır. 134 ve 135. âyetlerde ise, İslâm'da ideal ahlâk tipi olan "müttakî insan"ın temel ahlâkî nitelikleri olarak sayılan "herhalde cömert olmak, öfkeyi yenmek, insanları bağışlamak ve hatasını görerek kabul etmek ve vazgeçmek" gibi vasıflar, ancak ihtirasları ve bencil duyguları karşısında hürriyetine kavuşmuş üstün ruhların faziletleridir.} ﺍُﻭ۬ﻟٰٓﺌِﻚَ ﺟَﺰَٓﺍﻭُۭ۬ﻫُﻢْ ﻣَﻐْﻔِﺮَﺓٌ ﻣِﻨْﺮَﺑِّﻬِﻤْﻮَﺟَﻨَّﺎﺕٌ ﺗَﺠْﺮ۪ﻯ ﻣِﻦْ ﺗَﺤْﺘِﻬَﺎ ﺍﻻﺎَﻧْﻬَﺎﺭُ ﺧَﺎﻟِﺪ۪ﻳﻦَ ﻓ۪ﻴﻬَﺎۜ ﻭَﻧِﻌْﻢَ ﺍَﺟْﺮُ ﺍﻟْﻌَﺎﻣِﻠ۪ﻴﻦَۜ﴾١٣٦﴿ 136- İşte onların mükâfatı, Rableri tarafından bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Böyle amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir! ﻗَﺪْ ﺧَﻠَﺖْ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻜُﻢْ ﺳُﻨَﻦٌۙ ﻓَﺴ۪ﻴﺮُﻭﺍ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﻓَﺎﻧْﻈُﺮُﻭﺍ ﻛَﻴْﻒَ ﻛَﺎﻥَ ﻋَﺎﻗِﺒَﺔُ ﺍﻟْﻤُﻜَﺬِّﺑ۪ﻴﻦَ﴾١٣٧﴿ 137- Sizden önce nice (milletler hakkında) ilâhî kanunlar gelip geçmiştir. Onun için, yeryüzünde gezin dolaşın da (Allah'ın âyetlerini) yalan sayanların âkıbeti ne olmuş, görün! ﻫٰﺬَﺍ ﺑَﻴَﺎﻥٌ ﻟِﻠﻨَّﺎﺱِ ﻭَﻫُﺪًﻯ ﻭَﻣَﻮْﻋِﻈَﺔٌ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ﴾١٣٨﴿ 138- Bu (Kur'an), bütün insanlığa bir açıklamadır; takvâ sahipleri için de bir hidayet ve bir öğüttür. ﻭَﻻﺎﺗَﻬِﻨُﻮﺍ ﻭَﻻﺎﺗَﺤْﺰَﻧُﻮﺍ ﻭَﺍَﻧْﺘُﻢُ ﺍﻻﺎَﻋْﻠَﻮْﻥَ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻣُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ﴾١٣٩﴿ 139- Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz. {Bu âyet, müslümanların, Uhud savaşında uğradıkları geçici başarısızlıktan dolayı ümitsizliğe kapılmamaları gerektiğini onlara ihtar etmekte ve müslümanlara, güçlü bir imana sahip olmanın verdiği azim ve kararlılık sayesinde nice zaferlere ulaşmanın mümkün olduğunu müjdelemektedir.} ﺍِﻥْ ﻳَﻤْﺴَﺴْﻜُﻢْ ﻗَﺮْﺡٌ ﻓَﻘَﺪْ ﻣَﺲَّ ﺍﻟْﻘَﻮْﻡَ ﻗَﺮْﺡٌ ﻣِﺜْﻠُﻪُۜ ﻭَﺗِﻠْﻚَ ﺍﻻﺎَﻳَّﺎﻡُ ﻧُﺪَﺍﻭِﻟُﻬَﺎ ﺑَﻴْﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِۚ ﻭَﻟِﻴَﻌْﻠَﻤَﺎﻟﻠّٰﻬُﺎﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻭَﻳَﺘَّﺨِﺬَ ﻣِﻨْﻜُﻢْ ﺷُﻬَﺪَٓﺍﺀَۜﻭَﺍﻟﻠّٰﻬُﻼﺎ ﻳُﺤِﺐُّ ﺍﻟﻈَّﺎﻟِﻤ۪ﻴﻦَۙ﴾١٤٠﴿ 140- Eğer siz (Uhud'da) bir acıya uğradınızsa, (Bedir'de de düşmanınız olan) o kavim de benzer bir acıya uğramıştır. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.) Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez. {Meâlde "ortaya çıkarsın" şeklinde tercüme edilmiş olan, âyetteki "li-ya'leme" kelimesi için, "Allah'ın, ilm-i ezelîsinde var olan bilgiyi vâkıa ile ayan-beyan ortaya koyması" veya "mümini münafıktan ayırdetme hükmünü vermesi" şeklinde tefsirler yapılmıştır. Bu sebeple, "şehitler" manasına da gelen "şühedâ" kelimesi, meâlde "şahitler" karşılığı ile tercüme edilmiştir.} ﻭَﻟِﻴُﻤَﺤِّﺼَﺎﻟﻠّٰﻬُﺎﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻭَﻳَﻤْﺤَﻖَ ﺍﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ﴾١٤١﴿ 141- Bir de (böylece) Allah, iman edenleri günahlardan temize çıkarmak, kâfirleri de helâk etmek ister. ﺍَﻡْ ﺣَﺴِﺒْﺘُﻢْ ﺍَﻥْ ﺗَﺪْﺧُﻠُﻮﺍ ﺍﻟْﺠَﻨَّﺔَ ﻭَﻟَﻤَّﺎ ﻳَﻌْﻠَﻤِﺎﻟﻠّٰﻬُﺎﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺟَﺎﻫَﺪُﻭﺍ ﻣِﻨْﻜُﻢْ ﻭَﻳَﻌْﻠَﻢَ ﺍﻟﺼَّﺎﺑِﺮ۪ﻳﻦَ﴾١٤٢﴿ 142- Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? ﻭَﻟَﻘَﺪْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺗَﻤَﻨَّﻮْﻥَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻞِ ﺍَﻥْ ﺗَﻠْﻘَﻮْﻩُۖ ﻓَﻘَﺪْ ﺭَﺍَﻳْﺘُﻤُﻮﻩُ ﻭَﺍَﻧْﺘُﻢْ ﺗَﻨْﻈُﺮُﻭﻥَ۟﴾١٤٣﴿ 143- Andolsun ki siz, ölümle yüzyüze gelmezden önce onu temenni ederdiniz. İşte şimdi onu karşınızda gördünüz. {Bu âyette, Bedir savaşına katılmış olup Bedir şehitlerinin faziletlerine imrenen ve Hz. Peygamber'in, Medine'de kalarak düşmana orada karşı konulmasının uygun olacağı fikrine mukabil, Uhud'da savaşmayı isteyen sahâbîlere hitap edildiği rivayet edilir.} ﻭَﻣَﺎ ﻣُﺤَﻤَّﺪٌ ﺍِﻻَﺎ ﺭَﺳُﻮﻝٌۚ ﻗَﺪْ ﺧَﻠَﺖْ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻪِ ﺍﻟﺮُّﺳُﻞُۜ ﺍَﻓَﺎ۬ﺋِﻦْ ﻣَﺎﺕَ ﺍَﻭْ ﻗُﺘِﻞَ ﺍﻧْﻘَﻠَﺒْﺘُﻢْ ﻋَﻠٰٓﻰ ﺍَﻋْﻘَﺎﺑِﻜُﻢْۜ ﻭَﻣَﻦْ ﻳَﻨْﻘَﻠِﺐْ ﻋَﻠٰﻰ ﻋَﻘِﺒَﻴْﻪِ ﻓَﻠَﻦْ ﻳَﻀُﺮَّﺍﻟﻠّٰﻬَﺸَﻴْﺌًﺎۜ ﻭَﺳَﻴَﺠْﺰِﻯﺍﻟﻠّٰﻬُﺎﻟﺸَّﺎﻛِﺮ۪ﻳﻦَ﴾١٤٤﴿ 144- Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allah'a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır. {Uhud savaşında Abdullah b. Kamîe adında bir müşrikin attığı taşla Resûlullah (s.a.)in dişi kırılmış, yüzü yaralanmıştı. Bu düşman askerinin, "Muhammed'i öldürdüm" dediğini duyan biri "Muhammed öldürüldü!" diye bağırmaya başlamış, bu yalan haber müslümanlar arasına yayılmış, asker paniğe kapılmıştı. Hz. Peygamber ise: "Buradayım! Buraya gelin!" diye bağırıyordu. Etrafını çevreleyen yaklaşık 30 kişilik bir gurup, yiğitçe onu savundular. İşte 144. âyet, belirtilen yalan haber üzerine infiale kapılan müslümanları tenkit etmekte; Hz. Muhammed'in fâni, İslâm'ın ise bâki olduğunu; bu sebeple, o ölse dahi müslümanların bunu sükûnetle karşılayıp, dinlerinde sebat etmeleri gerektiğini hatırlatmaktadır.} ﻭَﻣَﺎ ﻛَﺎﻥَ ﻟِﻨَﻔْﺲٍ ﺍَﻥْ ﺗَﻤُﻮﺕَ ﺍِﻻَﺎ ﺑِﺎِﺫْﻧِﺎﻟﻠّٰﻬِﻜِﺘَﺎﺑًﺎ ﻣُﻮَۭﺟَّﻼﺎۜ ﻭَﻣَﻦْ ﻳُﺮِﺩْ ﺛَﻮَﺍﺏَ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﻧُﻮْۭﺗِﻪ۪ ﻣِﻨْﻬَﺎۚ ﻭَﻣَﻦْ ﻳُﺮِﺩْ ﺛَﻮَﺍﺏَ ﺍﻻﺎٰﺧِﺮَﺓِ ﻧُﻮْۭﺗِﻪ۪ ﻣِﻨْﻬَﺎۜ ﻭَﺳَﻨَﺠْﺰِﻯ ﺍﻟﺸَّﺎﻛِﺮ۪ﻳﻦَ﴾١٤٥﴿ 145- Hiçbir kimse yok ki, ölümü Allah'ın iznine bağlı olmasın. (Ölüm), belli bir süreye göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse, kendisine ondan veririz; kim de ahiret sevabını isterse, ona da bundan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız. ﻭَﻛَﺎَﻳِّﻦْ ﻣِﻦْ ﻧَﺒِﻰٍّ ﻗَﺎﺗَﻞَۙ ﻣَﻌَﻪُ ﺭِﺑِّﻴُّﻮﻥَ ﻛَﺜ۪ﻴﺮٌۚ ﻓَﻤَﺎ ﻭَﻫَﻨُﻮﺍ ﻟِﻤَٓﺎ ﺍَﺻَﺎﺑَﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﻣَﺎ ﺿَﻌُﻔُﻮﺍ ﻭَﻣَﺎ ﺍﺳْﺘَﻜَﺎﻧُﻮﺍۜﻭَﺍﻟﻠّٰﻬُﻴُﺤِﺐُّ ﺍﻟﺼَّﺎﺑِﺮ۪ﻳﻦَ﴾١٤٦﴿ 146- Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever. ﻭَﻣَﺎ ﻛَﺎﻥَ ﻗَﻮْﻟَﻬُﻢْ ﺍِﻻَٓﺎ ﺍَﻥْ ﻗَﺎﻟُﻮﺍﺭَﺑَّﻨَﺎﺍﻏْﻔِﺮْ ﻟَﻨَﺎ ﺫُﻧُﻮﺑَﻨَﺎ ﻭَﺍِﺳْﺮَﺍﻓَﻨَﺎ ﻓ۪ٓﻰ ﺍَﻣْﺮِﻧَﺎ ﻭَﺛَﺒِّﺖْ ﺍَﻗْﺪَﺍﻣَﻨَﺎ ﻭَﺍﻧْﺼُﺮْﻧَﺎ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻘَﻮْﻡِ ﺍﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ﴾١٤٧﴿ 147- Onların sözleri, sadece şöyle demekten ibaretti: Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl; kâfirler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl! ﻓَﺎٰﺗٰﻴﻬُﻤُﺎﻟﻠّٰﻬُﺜَﻮَﺍﺏَ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﻭَﺣُﺴْﻦَ ﺛَﻮَﺍﺏِ ﺍﻻﺎٰﺧِﺮَﺓِۜﻭَﺍﻟﻠّٰﻬُﻴُﺤِﺐُّ ﺍﻟْﻤُﺤْﺴِﻨ۪ﻴﻦَ۟﴾١٤٨﴿ 148- Allah da onlara dünya nimetini ve (daha da önemlisi,) ahiret sevabının güzelliğini verdi. Allah, iyi davrananları sever. ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُٓﻮﺍ ﺍِﻥْ ﺗُﻄ۪ﻴﻌُﻮﺍ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﻳَﺮُﺩُّﻭﻛُﻢْ ﻋَﻠٰٓﻰ ﺍَﻋْﻘَﺎﺑِﻜُﻢْ ﻓَﺘَﻨْﻘَﻠِﺒُﻮﺍ ﺧَﺎﺳِﺮ۪ﻳﻦَ﴾١٤٩﴿ 149- Ey iman edenler! Eğer kâfirlere uyarsanız, gerisin geriye (eski dininize) döndürürler de, hüsrana uğrayanların durumuna düşersiniz. {Uhud savaşında "Muhammed öldürüldü!" şeklindeki yalan haberin yayılması üzerine, bu fırsatı kaçırmayan münafıklar, İslâm askerlerine: "Eski dininize ve dostlarınıza dönün. Muhammed peygamber olsaydı, öldürülür müydü?" şeklinde konuşmaya başlamışlardı. İşte bu âyet, her zaman ve her toplum içinde bulunabilen münafıkların bu tür bozguncu sözlerine karşı müslümanları uyarmaktadır.} ﺑَﻼﺎﻟﻠّٰﻬُﻤَﻮْﻟٰﻴﻜُﻢْۚ ﻭَﻫُﻮَ ﺧَﻴْﺮُ ﺍﻟﻨَّﺎﺻِﺮ۪ﻳﻦَ﴾١٥٠﴿ 150- Oysa sizin mevlânız Allah'tır ve O, yardımcıların en hayırlısıdır. ﺳَﻨُﻠْﻘ۪ﻰ ﻓ۪ﻰ ﻗُﻠُﻮﺏِ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﺍﻟﺮُّﻋْﺐَ ﺑِﻤَٓﺎ ﺍَﺷْﺮَﻛُﻮﺍﺑِﺎﻟﻠّٰﻬِﻤَﺎﻟَﻢْ ﻳُﻨَﺰِّﻝْ ﺑِﻪ۪ ﺳُﻠْﻄَﺎﻧًﺎۚ ﻭَﻣَﺎْﻭٰﻳﻬُﻢُ ﺍﻟﻨَّﺎﺭُۜ ﻭَﺑِﺌْﺲَ ﻣَﺜْﻮَﻯ ﺍﻟﻈَّﺎﻟِﻤ۪ﻴﻦَ﴾١٥١﴿ 151- Allah'ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaları sebebiyle, kâfirlerin kalplerine yakında korku salacağız. Gidecekleri yer de cehennemdir. Zalimlerin varacağı yer ne kötüdür! {Bu âyet, Allah'a inanmanın verdiği moral gücünden yoksun olanların kalplerini kısa zamanda korku saracağını ifade etmektedir. Nitekim, bu âyetlerde bahis konusu edilen Uhud savaşında, bir ara müslümanların çoğu paniğe kapılıp dağılmalarına rağmen, müşrikler, önemli bir sonuç elde etmeden çekip gitmişlerdi. Hatta giderken bir ara geri dönüp müslümanların işini bitirmeyi düşünmüşler, ancak dönme cesaretini gösterememişler, büsbütün yenilmemiş olmayı yeğ tutmuşlardı.} ﻭَﻟَﻘَﺪْ ﺻَﺪَﻗَﻜُﻤُﺎﻟﻠّٰﻬُﻮَﻋْﺪَﻩُٓ ﺍِﺫْ ﺗَﺤُﺴُّﻮﻧَﻬُﻢْ ﺑِﺎِﺫْﻧِﻪ۪ۚ ﺣَﺘّٰٓﻰ ﺍِﺫَﺍ ﻓَﺸِﻠْﺘُﻢْ ﻭَﺗَﻨَﺎﺯَﻋْﺘُﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﻣْﺮِ ﻭَﻋَﺼَﻴْﺘُﻢْ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِ ﻣَٓﺎ ﺍَﺭٰﻳﻜُﻢْ ﻣَﺎ ﺗُﺤِﺒُّﻮﻥَۜ ﻣِﻨْﻜُﻢْ ﻣَﻦْ ﻳُﺮ۪ﻳﺪُ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﻭَﻣِﻨْﻜُﻢْ ﻣَﻦْ ﻳُﺮ۪ﻳﺪُ ﺍﻻﺎٰﺧِﺮَﺓَۚ ﺛُﻢَّ ﺻَﺮَﻓَﻜُﻢْ ﻋَﻨْﻬُﻢْ ﻟِﻴَﺒْﺘَﻠِﻴَﻜُﻢْۚ ﻭَﻟَﻘَﺪْ ﻋَﻔَﺎ ﻋَﻨْﻜُﻤْۜﻮَﺍﻟﻠّٰﻬُﺬُﻭﻓَﻀْﻞٍ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ﴾١٥٢﴿ 152- Siz Allah'ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, Allah, size olan vâdini yerine getirmiştir. Nihayet, öyle bir an geldi ki, Allah arzuladığınızı (galibiyeti) size gösterdikten sonra zaafa düştünüz; (Peygamberin verdiği) emir konusunda tartışmaya kalkıştınız ve âsi oldunuz. Dünyayı isteyeniniz de vardı, ahireti isteyeniniz de vardı. Sonra Allah, denemek için sizi onlardan (onları mağlup etmekten) alıkoydu. Ve andolsun sizi bağışladı. Zaten Allah, müminlere karşı çok lütufkârdır. ﺍِﺫْ ﺗُﺼْﻌِﺪُﻭﻥَ ﻭَﻻﺎ ﺗَﻠْﻮُ۫ﻥَ ﻋَﻠٰٓﻰ ﺍَﺣَﺪٍ ﻭَﺍﻟﺮَّﺳُﻮﻝُ ﻳَﺪْﻋُﻮﻛُﻢْ ﻓ۪ٓﻰ ﺍُﺧْﺮٰﻳﻜُﻢْ ﻓَﺎَﺛَﺎﺑَﻜُﻢْ ﻏَﻤًّﺎ ﺑِﻐَﻢٍّ ﻟِﻜَﻴْﻼﺎ ﺗَﺤْﺰَﻧُﻮﺍ ﻋَﻠٰﻰ ﻣَﺎ ﻓَﺎﺗَﻜُﻢْ ﻭَﻻﺎ ﻣَٓﺎ ﺍَﺻَﺎﺑَﻜُﻤْۜﻮَﺍﻟﻠّٰﻬُﺨَﺒ۪ﻴﺮٌ ﺑِﻤَﺎ ﺗَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَ﴾١٥٣﴿ 153- O zaman Peygamber arkanızdan sizi çağırdığı halde siz, durmadan (savaş alanından) uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. (Allah) size keder üstüne keder verdi ki, bundan dolayı gerek elinizden gidene, gerekse başınıza gelenlere üzülmeyesiniz. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. ﺛُﻢَّ ﺍَﻧْﺰَﻝَ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِ ﺍﻟْﻐَﻢِّ ﺍَﻣَﻨَﺔً ﻧُﻌَﺎﺳًﺎ ﻳَﻐْﺸٰﻰ ﻃَٓﺎﺋِﻔَﺔً ﻣِﻨْﻜُﻢْۙ ﻭَﻃَٓﺎﺋِﻔَﺔٌ ﻗَﺪْ ﺍَﻫَﻤَّﺘْﻬُﻢْ ﺍَﻧْﻔُﺴُﻬُﻢْ ﻳَﻈُﻨُّﻮﻧَﺒِﺎﻟﻠّٰﻬِﻐَﻴْﺮَ ﺍﻟْﺤَﻖِّ ﻇَﻦَّ ﺍﻟْﺠَﺎﻫِﻠِﻴَّﺔِۜ ﻳَﻘُﻮﻟُﻮﻥَ ﻫَﻞْ ﻟَﻨَﺎ ﻣِﻦَ ﺍﻻﺎَﻣْﺮِ ﻣِﻦْ ﺷَﻰْﺀٍۜ ﻗُﻞْ ﺍِﻥَّ ﺍﻻﺎَﻣْﺮَ ﻛُﻠَّﻬُﻠِﻠّٰﻬِۜﻴُﺨْﻔُﻮﻥَ ﻓ۪ٓﻰ ﺍَﻧْﻔُﺴِﻬِﻢْ ﻣَﺎ ﻻﺎﻳُﺒْﺪُﻭﻥَ ﻟَﻚَۜ ﻳَﻘُﻮﻟُﻮﻥَ ﻟَﻮْ ﻛَﺎﻥَ ﻟَﻨَﺎ ﻣِﻦَ ﺍﻻﺎَﻣْﺮِ ﺷَﻰْﺀٌ ﻣَﺎ ﻗُﺘِﻠْﻨَﺎ ﻫٰﻬُﻨَﺎۜ ﻗُﻞْ ﻟَﻮْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺑُﻴُﻮﺗِﻜُﻢْ ﻟَﺒَﺮَﺯَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛُﺘِﺐَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢُ ﺍﻟْﻘَﺘْﻞُ ﺍِﻟٰﻰ ﻣَﻀَﺎﺟِﻌِﻬِﻢْۚ ﻭَﻟِﻴَﺒْﺘَﻠِﻰَﺍﻟﻠّٰﻬُﻤَﺎ ﻓ۪ﻰ ﺻُﺪُﻭﺭِﻛُﻢْ ﻭَﻟِﻴُﻤَﺤِّﺺَ ﻣَﺎﻓ۪ﻰ ﻗُﻠُﻮﺑِﻜُﻤْۜﻮَﺍﻟﻠّٰﻬُﻌَﻠ۪ﻴﻢٌ ﺑِﺬَﺍﺕِ ﺍﻟﺼُّﺪُﻭﺭِ﴾١٥٤﴿ 154- Sonra o kederin arkasından Allah size bir güven indirdi ki, (bu güvenin yol açtığı) uyuklama hali bir kısmınızı kaplıyordu. Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir gurup da, Allah'a karşı haksız yere cahiliye devrindekine benzer düşüncelere kapılıyorlar, "Bu işten bize ne!" diyorlardı. De ki: İş (zafer, yardım, herşeyin karar ve buyruğu) tamamen Allah'a aittir. Onlar, sana açıklayamadıklarını içlerinde gizliyorlar. "Bu işten bize bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik" diyorlar. Şöyle de: Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi. Allah, içinizdekileri yoklamak ve kalplerinizdekileri temizlemek için (böyle yaptı). Allah içinizde ne varsa hepsini bilir. {Uhud savaşında düşman, sayısı ve silahıyla müslümanlardan kat kat fazla idi. Fakat zafer de, mağlubiyet de Allah'ın elinde olduğundan müslümanların üzerine bir emniyet duygusu indirildi. Bu yüzden bazı müslümanlar uyumaya koyulmuştu. Abdullah b. Mes'ûd: "Savaştaki uyku halinin Allah'tan, namazdakinin ise şeytandan" olduğunu söyler. Ebu Talha: "Uhud günü ben de üzerlerine uyku çökenler arasında idim. Öyle ki, kılıcım defalarca elimden düştü; aldım, yine düştü, aldım yine düştü..." der. Müfessirlere göre bu âyette bahsedilen ikinci gurup insanlarla münafıklar kasdolunmuştur. Münafıkların buradaki ifadeleri, "Bize bundan bir fayda, bir pay var mı!", "Bizim elimizden ne gelir!", "Tedbir konusunda bizim görüşümüz alındı mı!" gibi manalarla açıklanmıştır.} ﺍِﻥَّ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺗَﻮَﻟَّﻮْﺍ ﻣِﻨْﻜُﻢْ ﻳَﻮْﻡَ ﺍﻟْﺘَﻘَﻰ ﺍﻟْﺠَﻤْﻌَﺎﻥِۙ ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﺍﺳْﺘَﺰَﻟَّﻬُﻢُ ﺍﻟﺸَّﻴْﻄَﺎﻥُ ﺑِﺒَﻌْﺾِ ﻣَﺎ ﻛَﺴَﺒُﻮﺍۚ ﻭَﻟَﻘَﺪْ ﻋَﻔَﺎﺍﻟﻠّٰﻬُﻌَﻨْﻬُﻢْۜ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻐَﻔُﻮﺭٌ ﺣَﻠ۪ﻴﻢٌ۟﴾١٥٥﴿ 155- (Uhud'da) iki ordu karşılaştığı gün, sizi bırakıp gidenleri, sırf işledikleri bazı hatalar yüzünden şeytan (yerlerinden) kaydırmıştı. Yine de Allah onları affetti. Çünkü Allah, çok bağışlayıcıdır, halîmdir. ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻻﺎﺗَﻜُﻮﻧُﻮﺍ ﻛَﺎﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﻭَﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻻﺎِﺧْﻮَﺍﻧِﻬِﻢْ ﺍِﺫَﺍ ﺿَﺮَﺑُﻮﺍ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﺍَﻭْ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻏُﺰًّﻯ ﻟَﻮْ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻋِﻨْﺪَﻧَﺎ ﻣَﺎﻣَﺎﺗُﻮﺍ ﻭَﻣَﺎ ﻗُﺘِﻠُﻮﺍۚ ﻟِﻴَﺠْﻌَﻼﺎﻟﻠّٰﻬُﺬٰﻟِﻚَ ﺣَﺴْﺮَﺓً ﻓ۪ﻰ ﻗُﻠُﻮﺑِﻬِﻤْۜﻮَﺍﻟﻠّٰﻬُﻴُﺤْﻴ۪ﻰ ﻭَﻳُﻤ۪ﻴﺘُۜﻮَﺍﻟﻠّٰﻬُﺒِﻤَﺎ ﺗَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَ ﺑَﺼ۪ﻴﺮٌ﴾١٥٦﴿ 156- Ey iman edenler! Sizler, inkâr edenler ve yeryüzünde sefere çıkan veya savaşan kardeşleri hakkında: "Eğer bizim yanımızda kalsalardı ölmezler, öldürülmezlerdi" diyenler gibi olmayın. Allah bu kanaatı onların kalplerine (kaybettikleri yakınları için onulmaz) bir hasret (yarası) olarak koydu. Canı veren de alan da Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görür. ﻭَﻟَﺌِﻦْ ﻗُﺘِﻠْﺘُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎﻟﻠّٰﻬِﺎَﻭْ ﻣُﺘُّﻢْ ﻟَﻤَﻐْﻔِﺮَﺓٌ ﻣِﻨَﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﺭَﺣْﻤَﺔٌ ﺧَﻴْﺮٌ ﻣِﻤَّﺎ ﻳَﺠْﻤَﻌُﻮﻥَ﴾١٥٧﴿ 157- Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah'ın mağfireti ve rahmeti onların topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır. ﻭَﻟَﺌِﻦْ ﻣُﺘُّﻢْ ﺍَﻭْ ﻗُﺘِﻠْﺘُﻢْ ﻻﺎِﻟَﻰﺍﻟﻠّٰﻬِﺘُﺤْﺸَﺮُﻭﻥَ﴾١٥٨﴿ 158- Andolsun, ölseniz de öldürülseniz de Allah'ın huzurunda toplanacaksınız. ﻓَﺒِﻤَﺎ ﺭَﺣْﻤَﺔٍ ﻣِﻨَﺎﻟﻠّٰﻬِﻠِﻨْﺖَ ﻟَﻬُﻢْۚ ﻭَﻟَﻮْ ﻛُﻨْﺖَ ﻓَﻈًّﺎ ﻏَﻠ۪ﻴﻆَ ﺍﻟْﻘَﻠْﺐِ ﻻﺎﻧْﻔَﻀُّﻮﺍ ﻣِﻦْ ﺣَﻮْﻟِﻚَۖ ﻓَﺎﻋْﻒُ ﻋَﻨْﻬُﻢْ ﻭَﺍﺳْﺘَﻐْﻔِﺮْ ﻟَﻬُﻢْ ﻭَﺷَﺎﻭِﺭْﻫُﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﻣْﺮِۚ ﻓَﺎِﺫَﺍ ﻋَﺰَﻣْﺖَ ﻓَﺘَﻮَﻛَّﻞْ ﻋَﻠَﻰﺍﻟﻠّٰﻬِۜﺎِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻴُﺤِﺐُّ ﺍﻟْﻤُﺘَﻮَﻛِّﻠ۪ﻴﻦَ﴾١٥٩﴿ 159- O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever. {Şûrâ (meşveret, danışma) prensibinin İslâmiyette önemli bir yere sahip olduğu âyette açıkça ifade edilmiştir. Ancak, şûrânın kapsamı, şekli ve bağlayıcılık gücü konularında İslâm bilginlerince farklı görüşler ileri sürülmüştür.} ﺍِﻥْ ﻳَﻨْﺼُﺮْﻛُﻤُﺎﻟﻠّٰﻬُﻔَﻼﺎ ﻏَﺎﻟِﺐَ ﻟَﻜُﻢْۚ ﻭَﺍِﻥْ ﻳَﺨْﺬُﻟْﻜُﻢْ ﻓَﻤَﻦْ ﺫَﺍ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﻳَﻨْﺼُﺮُﻛُﻢْ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِﻩ۪ۜ ﻭَﻋَﻠَﻰﺍﻟﻠّٰﻬِﻔَﻠْﻴَﺘَﻮَﻛَّﻞِ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨُﻮﻥَ﴾١٦٠﴿ 160- Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Müminler ancak Allah'a güvenip dayanmalıdırlar. ﻭَﻣَﺎﻛَﺎﻥَ ﻟِﻨَﺒِﻰٍّ ﺍَﻥْ ﻳَﻐُﻞَّۜ ﻭَﻣَﻦْ ﻳَﻐْﻠُﻞْ ﻳَﺎْﺕِ ﺑِﻤَﺎ ﻏَﻞَّ ﻳَﻮْﻡَ ﺍﻟْﻘِﻴٰﻤَﺔِۚ ﺛُﻢَّ ﺗُﻮَﻓّٰﻰ ﻛُﻞُّ ﻧَﻔْﺲٍ ﻣَﺎ ﻛَﺴَﺒَﺖْ ﻭَﻫُﻢْ ﻻﺎ ﻳُﻈْﻠَﻤُﻮﻥَ﴾١٦١﴿ 161- Bir peygambere, emanete hıyanet yaraşmaz. Kim emanete (devlet malına) hıyanet ederse, kıyamet günü, hainlik ettiği şeyin günahı boynuna asılı olarak gelir. Sonra herkese -asla haksızlığa uğratılmaksızın-kazandığı tastamam verilir. {Bedir savaşında elde edilen ganimetlerin taksimi sırasında, kayıp bir eşya için, münafıkların "Herhalde Muhammed almıştır" demeleri üzerine bu âyetin nâzil olduğu rivayet edilir. Uhud savaşında Hz. Peygamber'in stratejik bir noktaya yerleştirdiği okçuların, İslâm ordusunun savaşı kazanma belirtisi üzerine, Hz. Peygamber tarafından "Herkesin aldığı ganimet, kendisinin olacaktır" gibi bir söz söylenebileceği zannına kapılarak görevlerini terketmeleri üzerine, onların bu zannını reddetmek için indirildiği de rivayet edilir.} ﺍَﻓَﻤَﻦِ ﺍﺗَّﺒَﻊَ ﺭِﺿْﻮَﺍﻧَﺎﻟﻠّٰﻬِﻜَﻤَﻦْ ﺑَﺎٓﺀَ ﺑِﺴَﺨَﻂٍ ﻣِﻨَﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﻣَﺎْﻭٰﻳﻪُ ﺟَﻬَﻨَّﻢُۜ ﻭَﺑِﺌْﺲَ ﺍﻟْﻤَﺼ۪ﻴﺮُ﴾١٦٢﴿ 162- Allah'ın hoşnutluğunu gözetenle Allah'ın hışmına uğrayan bir olur mu hiç? Berikisinin yeri cehennemdir. Cehennem ise ne kötü bir varış noktasıdır. ﻫُﻢْ ﺩَﺭَﺟَﺎﺕٌ ﻋِﻨْﺪَﺍﻟﻠّٰﻪِۜ ﻭَﺍﻟﻠّٰﻬُﺒَﺼ۪ﻴﺮٌ ﺑِﻤَﺎ ﻳَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَ۟﴾١٦٣﴿ 163- Onlar Allah katında derece derecedirler. Allah onların yaptıklarını görmektedir. ﻟَﻘَﺪْ ﻣَﻨَّﺎﻟﻠّٰﻬُﻌَﻠَﻰ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ ﺍِﺫْ ﺑَﻌَﺚَ ﻓ۪ﻴﻬِﻢْ ﺭَﺳُﻮﻻﺎ ﻣِﻦْ ﺍَﻧْﻔُﺴِﻬِﻢْ ﻳَﺘْﻠُﻮﺍ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﺍٰﻳَﺎﺗِﻪ۪ ﻭَﻳُﺰَﻛّ۪ﻴﻬِﻢْ ﻭَﻳُﻌَﻠِّﻤُﻬُﻢُ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏَ ﻭَﺍﻟْﺤِﻜْﻤَﺔَۚ ﻭَﺍِﻥْ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻞُ ﻟَﻔ۪ﻰ ﺿَﻼﺎﻝٍ ﻣُﺒ۪ﻴﻦٍ﴾١٦٤﴿ 164- Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler. ﺍَﻭَ ﻟَﻤَّٓﺎ ﺍَﺻَﺎﺑَﺘْﻜُﻢْ ﻣُﺼ۪ﻴﺒَﺔٌ ﻗَﺪْ ﺍَﺻَﺒْﺘُﻢْ ﻣِﺜْﻠَﻴْﻬَﺎۙ ﻗُﻠْﺘُﻢْ ﺍَﻧّٰﻰ ﻫٰﺬَﺍۜ ﻗُﻞْ ﻫُﻮَ ﻣِﻦْ ﻋِﻨْﺪِ ﺍَﻧْﻔُﺴِﻜُﻢْۜ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻌَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ﴾١٦٥﴿ 165- (Bedir'de) iki katını (düşmanınızın) başına getirdiğiniz bir musibet, (Uhud'da) kendi başınıza geldiği için mi "Bu nasıl oluyor!" dediniz? De ki: O, kendi kusurunuzdandır. Şüphesiz Allah'ın her şeye gücü yeter. {Bedir'de müslümanlar müşriklerden yetmiş kişi öldürmüş, yetmiş kişi de esir almışlardı. Uhud'da ise yetmiş şehit verdiler. Âyet-i kerimede geçen "musibet"le buna işaret ediliyor. Ve bunun, okçuların Allah Resûlü'nün emrini tutmamalarından dolayı başlarına geldiği vurgulanıyor.} ﻭَﻣَٓﺎ ﺍَﺻَﺎﺑَﻜُﻢْ ﻳَﻮْﻡَ ﺍﻟْﺘَﻘَﻰ ﺍﻟْﺠَﻤْﻌَﺎﻥِ ﻓَﺒِﺎِﺫْﻧِﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﻟِﻴَﻌْﻠَﻢَ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَۙ﴾١٦٦﴿ ﻭَﻟِﻴَﻌْﻠَﻢَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻧَﺎﻓَﻘُﻮﺍۚ ﻭَﻗ۪ﻴﻞَ ﻟَﻬُﻢْ ﺗَﻌَﺎﻟَﻮْﺍ ﻗَﺎﺗِﻠُﻮﺍ ﻓ۪ﻰ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎﻟﻠّٰﻬِﺎَﻭِ ﺍﺩْﻓَﻌُﻮﺍۜ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻟَﻮْ ﻧَﻌْﻠَﻢُ ﻗِﺘَﺎﻻﺎ ﻻﺎﺗَّﺒَﻌْﻨَﺎﻛُﻢْۜ ﻫُﻢْ ﻟِﻠْﻜُﻔْﺮِ ﻳَﻮْﻣَﺌِﺬٍ ﺍَﻗْﺮَﺏُ ﻣِﻨْﻬُﻢْ ﻟِـﻻﺎ۪ﻳﻤَﺎﻥِۚ ﻳَﻘُﻮﻟُﻮﻥَ ﺑِﺎَﻓْﻮَﺍﻫِﻬِﻢْ ﻣَﺎ ﻟَﻴْﺲَ ﻓ۪ﻰ ﻗُﻠُﻮﺑِﻬِﻤْۜﻮَﺍﻟﻠّٰﻬُﺎَﻋْﻠَﻢُ ﺑِﻤَﺎ ﻳَﻜْﺘُﻤُﻮﻥَۚ﴾١٦٧﴿ 166- 167- İki birliğin karşılaştığı gün sizin başınıza gelenler, ancak Allah'ın dilemesiyle olmuştur ki, bu da, müminleri ayırdetmesi ve münafıkları ortaya çıkarması için idi. Bunlara: "Gelin, Allah yolunda çarpışın; ya da savunma yapın" denildiği zaman, "Harbetmeyi bilseydik, elbette sizin peşinizden gelirdik" dediler. Onlar o gün, imandan çok, kâfirliğe yakın idiler. Ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Halbuki Allah, onların içlerinde gizlediklerini daha iyi bilir. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻻﺎِﺧْﻮَﺍﻧِﻬِﻢْ ﻭَﻗَﻌَﺪُﻭﺍ ﻟَﻮْ ﺍَﻃَﺎﻋُﻮﻧَﺎ ﻣَﺎ ﻗُﺘِﻠُﻮﺍۜ ﻗُﻞْ ﻓَﺎﺩْﺭَﻭُۭ۫ﺍ ﻋَﻦْ ﺍَﻧْﻔُﺴِﻜُﻢُ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕَ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ﴾١٦٨﴿ 168- (Evlerinde) oturup da kardeşleri hakkında: "Bize uysalardı öldürülmezlerdi" diyenlere, "Eğer doğru sözlü insanlar iseniz, canlarınızı ölümden kurtarın bakalım!" de. ﻭَﻻﺎﺗَﺤْﺴَﺒَﻦَّ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻗُﺘِﻠُﻮﺍ ﻓ۪ﻰ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎﻟﻠّٰﻬِﺎَﻣْﻮَﺍﺗًﺎۜ ﺑَﻞْ ﺍَﺣْﻴَٓﺎﺀٌ ﻋِﻨْﺪَﺭَﺑِّﻬِﻤْﻴُﺮْﺯَﻗُﻮﻥَۙ﴾١٦٩﴿ ﻓَﺮِﺣ۪ﻴﻦَ ﺑِﻤَٓﺎ ﺍٰﺗٰﻴﻬُﻤُﺎﻟﻠّٰﻬُﻤِﻦْ ﻓَﻀْﻠِﻪ۪ۙ ﻭَﻳَﺴْﺘَﺒْﺸِﺮُﻭﻥَ ﺑِﺎﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻟَﻢْ ﻳَﻠْﺤَﻘُﻮﺍ ﺑِﻬِﻢْ ﻣِﻦْ ﺧَﻠْﻔِﻬِﻢْۙ ﺍَﻻَﺎ ﺧَﻮْﻑٌ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻭَﻻﺎﻫُﻢْ ﻳَﺤْﺰَﻧُﻮﻥَۢ﴾١٧٠﴿ 169- 170- Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar. ﺣﺤﺤﺰﺯﺯﺑﺒﺒﺖ ﻳَﺴْﺘَﺒْﺸِﺮُﻭﻥَ ﺑِﻨِﻌْﻤَﺔٍ ﻣِﻨَﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﻓَﻀْﻞٍۙ ﻭَﺍَﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻼﺎ ﻳُﻀ۪ﻴﻊُ ﺍَﺟْﺮَ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَۚۛ﴾١٧١﴿ 171- Onlar, Allah'tan gelen nimet ve keremin; Allah'ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesinin sevinci içindedirler. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍﺳْﺘَﺠَﺎﺑُﻮﺍﻟِﻠّٰﻬِﻮَﺍﻟﺮَّﺳُﻮﻝِ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِ ﻣَٓﺎﺍَﺻَﺎﺑَﻬُﻢُ ﺍﻟْﻘَﺮْﺡُۜۛ ﻟِﻠَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍَﺣْﺴَﻨُﻮﺍ ﻣِﻨْﻬُﻢْ ﻭَﺍﺗَّﻘَﻮْﺍ ﺍَﺟْﺮٌ ﻋَﻈ۪ﻴﻢٌۚ﴾١٧٢﴿ 172- Yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve Peygamber'in çağrısına uyanlar (özellikle) bunların içlerinden iyilik yapanlar ve takvâ sahibi olanlar için pek büyük bir mükâfat vardır. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻗَﺎﻝَ ﻟَﻬُﻢُ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﻗَﺪْ ﺟَﻤَﻌُﻮﺍ ﻟَﻜُﻢْ ﻓَﺎﺧْﺸَﻮْﻫُﻢْ ﻓَﺰَﺍﺩَﻫُﻢْ ﺍ۪ﻳﻤَﺎﻧًﺎۗ ﻭَﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎﺍﻟﻠّٰﻬُﻮَﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛ۪ﻴﻞُ﴾١٧٣﴿ 173- Bir kısım insanlar, müminlere: "Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!" dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve "Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!" dediler. {Rivayete göre Uhud savaşında müslümanların bir ara bozulduktan sonra tekrar toparlanmaları üzerine önemli bir sonuca ulaşmayan düşman ordusunun kumandanı Ebu Süfyân, savaş alanını terkederken Hz. Peygamber'e "Ey Muhammed! Önümüzdeki yıl Bedir meydanında seninle tekrar karşılaşacağız!" tehdidini savurmuş; Hz. Peygamber de: "İnşaallah!" demişti. Ertesi yıl, Ebu Süfyân'ın böyle bir hazırlık içinde bulunduğu haberi Medine'ye ulaşınca, Hz. Peygamber, bir süvari birliği ile düşmanı karşılamaya çıkmıştı. İşte bu âyet, düşman tarafından gelen bu haber karşısında müslümanların azim ve kararlılığını, onların yüksek moral gücünü takdir ve ifade etmektedir.} ﻓَﺎﻧْﻘَﻠَﺒُﻮﺍ ﺑِﻨِﻌْﻤَﺔٍ ﻣِﻨَﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﻓَﻀْﻞٍ ﻟَﻢْ ﻳَﻤْﺴَﺴْﻬُﻢْ ﺳُٓﻮﺀٌۙ ﻭَﺍﺗَّﺒَﻌُﻮﺍ ﺭِﺿْﻮَﺍﻧَﺎﻟﻠّٰﻪِۜ ﻭَﺍﻟﻠّٰﻬُﺬُﻭ ﻓَﻀْﻞٍ ﻋَﻈ۪ﻴﻢٍ﴾١٧٤﴿ 174- Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah'ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah'ın rızasına uymuş oldular. Allah büyük kerem sahibidir. {Hz. Peygamber'in komutasındaki birlik, Ebu Süfyân ile bir yıl önce sözleşilen yerde onları bir hafta kadar bekledi; ancak bir miktar asker ile yola çıkan Ebu Süfyân'ın savaşmaktan korkarak geri dönmesi üzerine müslümanlar da kârlı alış-verişler yaparak tekrar Medine'ye geldiler.} ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﺫٰﻟِﻜُﻢُ ﺍﻟﺸَّﻴْﻄَﺎﻥُ ﻳُﺨَﻮِّﻑُ ﺍَﻭْﻟِﻴَٓﺎﺀَﻩُۖ ﻓَﻼﺎ ﺗَﺨَﺎﻓُﻮﻫُﻢْ ﻭَﺧَﺎﻓُﻮﻥِ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻣُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ﴾١٧٥﴿ 175- İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun. ﻭَﻻﺎﻳَﺤْﺰُﻧْﻚَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳُﺴَﺎﺭِﻋُﻮﻥَ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻜُﻔْﺮِۚ ﺍِﻧَّﻬُﻢْ ﻟَﻦْ ﻳَﻀُﺮُّﻭﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﺸَﻴْﺌًﺎۜ ﻳُﺮ۪ﻳﺪُﺍﻟﻠّٰﻬُﺎَﻻَﺎ ﻳَﺠْﻌَﻞَ ﻟَﻬُﻢْ ﺣَﻈًّﺎ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎٰﺧِﺮَﺓِۚ ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﻋَﺬَﺍﺏٌ ﻋَﻈ۪ﻴﻢٌ﴾١٧٦﴿ 176- (Resûlüm) İnkârda yarışanlar sana kaygı vermesin. Çünkü onlar, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara, ahiretten yana bir nasip vermemek istiyor. Onlar için çok büyük bir azap vardır. ﺍِﻥَّ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍﺷْﺘَﺮَﻭُﺍ ﺍﻟْﻜُﻔْﺮَ ﺑِﺎﻻﺎ۪ﻳﻤَﺎﻥِ ﻟَﻦْ ﻳَﻀُﺮُّﻭﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﺸَﻴْﺌًﺎۚ ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﻋَﺬَﺍﺏٌ ﺍَﻟ۪ﻴﻢٌ﴾١٧٧﴿ 177- Şurası muhakkak ki, imanı verip inkârı alanlar, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Onlar için elîm bir azap vardır. ﻭَﻻﺎ ﻳَﺤْﺴَﺒَﻦَّ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُٓﻭﺍ ﺍَﻧَّﻤَﺎ ﻧُﻤْﻠ۪ﻰ ﻟَﻬُﻢْ ﺧَﻴْﺮٌ ﻻﺎَﻧْﻔُﺴِﻬِﻢْۜ ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﻧُﻤْﻠ۪ﻰ ﻟَﻬُﻢْ ﻟِﻴَﺰْﺩَﺍﺩُٓﻭﺍ ﺍِﺛْﻤًﺎۚ ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﻋَﺬَﺍﺏٌ ﻣُﻬ۪ﻴﻦٌ﴾١٧٨﴿ 178- İnkâr edenler sanmasınlar ki, kendilerine mühlet vermemiz onlar için daha hayırlıdır. Onlara ancak günahlarını arttırmaları için fırsat veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır. ﻣَﺎﻛَﺎﻧَﺎﻟﻠّٰﻬُﻠِﻴَﺬَﺭَ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ ﻋَﻠٰﻰ ﻣَٓﺎﺍَﻧْﺘُﻢْ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺣَﺘّٰﻰ ﻳَﻤ۪ﻴﺰَ ﺍﻟْﺨَﺒ۪ﻴﺚَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻄَّﻴِّﺐِۜ ﻭَﻣَﺎ ﻛَﺎﻧَﺎﻟﻠّٰﻬُﻠِﻴُﻄْﻠِﻌَﻜُﻢْ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻐَﻴْﺐِ ﻭَﻟٰﻜِﻨَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻴَﺠْﺘَﺒ۪ﻰ ﻣِﻦْ ﺭُﺳُﻠِﻪ۪ ﻣَﻦْ ﻳَﺸَٓﺎﺀُ ﻓَﺎٰﻣِﻨُﻮﺍﺑِﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﺭُﺳُﻠِﻪ۪ۚ ﻭَﺍِﻥْ ﺗُﻮْۭﻣِﻨُﻮﺍ ﻭَﺗَﺘَّﻘُﻮﺍ ﻓَﻠَﻜُﻢْ ﺍَﺟْﺮٌ ﻋَﻈ۪ﻴﻢٌ﴾١٧٩﴿ 179- Allah, müminleri (şu) bulunduğunuz durumda bırakacak değildir; sonunda murdarı temizden ayıracaktır. Bununla beraber Allah, size gaybı da bildirecek değildir. Fakat Allah, elçilerinden dilediğini ayırdeder. O halde Allah'a ve peygamberlerine iman edin. Eğer iman eder, takvâ sahibi olursanız sizin için de çok büyük bir ecir vardır. {Tefsirlerde bu âyetin "Ey Muhammed! Bize kimlerin iman edip kimlerin etmediğini bildir" diyen kâfirlere cevap teşkil ettiği belirtilmektedir.} ﻭَﻻﺎﻳَﺤْﺴَﺒَﻦَّ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﺒْﺨَﻠُﻮﻥَ ﺑِﻤَٓﺎ ﺍٰﺗٰﻴﻬُﻤُﺎﻟﻠّٰﻬُﻤِﻦْ ﻓَﻀْﻠِﻪ۪ ﻫُﻮَ ﺧَﻴْﺮًﺍ ﻟَﻬُﻢْۜ ﺑَﻞْ ﻫُﻮَ ﺷَﺮٌّ ﻟَﻬُﻢْۜ ﺳَﻴُﻄَﻮَّﻗُﻮﻥَ ﻣَﺎﺑَﺨِﻠُﻮﺍ ﺑِﻪ۪ ﻳَﻮْﻡَ ﺍﻟْﻘِﻴٰﻤَﺔِۜﻭَﻟِﻠّٰﻬِﻤ۪ﻴﺮَﺍﺙُ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺿِۜﻮَﺍﻟﻠّٰﻬُﺒِﻤَﺎ ﺗَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَ ﺧَﺒ۪ﻴﺮٌ۟﴾١٨٠﴿ 180- Allah'ın, kereminden kendilerine verdiklerini (infakta) cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o, kendileri için hayırlıdır; tersine bu onlar için pek fenadır. Cimrilik ettikleri şey de kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. {Âyette geçen "miras" kelimesi dolayısıyla tefsirlerde genellikle şu açıklamalar yapılmıştır: Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ın mülküdür. Ondan yararlananlar, hep O'nun mülkünü birbirinden devralmaktadırlar; o halde, Allah'ın mülkünde cimrilik etmeleri ne kadar yanlıştır! Bir gün, herkes ölecek ve malik olduğu şeyler üzerindeki mülkiyetini kaybedecektir; halbuki Allah bâkidir, mülk yine O'nundur.} ﻟَﻘَﺪْ ﺳَﻤِﻌَﺎﻟﻠّٰﻬُﻘَﻮْﻝَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻔَﻘ۪ﻴﺮٌ ﻭَﻧَﺤْﻦُ ﺍَﻏْﻨِﻴَٓﺎﺀُۢ ﺳَﻨَﻜْﺘُﺐُ ﻣَﺎ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻭَﻗَﺘْﻠَﻬُﻢُ ﺍﻻﺎَﻧْﺒِﻴَٓﺎﺀَ ﺑِﻐَﻴْﺮِ ﺣَﻖٍّۙ ﻭَﻧَﻘُﻮﻝُ ﺫُﻭﻗُﻮﺍ ﻋَﺬَﺍﺏَ ﺍﻟْﺤَﺮ۪ﻳﻖِ﴾١٨١﴿ 181- "Gerçekten Allah fakir, biz ise zenginiz" diyenlerin sözünü andolsun ki Allah işitmiştir. Onların (bu) dediklerini, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ile birlikte yazacağız ve diyeceğiz ki: Tadın o yakıcı azabı! {Yahudilerin bu alaylı ifadelerinin, peygamberleri öldürme günahı ile bir tutulması, bir taraftan bu sözleri söylemenin büyük günah sayıldığını, diğer taraftan da onların ilk günahının bundan ibaret olmadığını, daha önce de peygamberlerin canlarına kıydıklarını göstermektedir.} ﺫٰﻟِﻚَ ﺑِﻤَﺎ ﻗَﺪَّﻣَﺖْ ﺍَﻳْﺪ۪ﻳﻜُﻢْ ﻭَﺍَﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻠَﻴْﺲَ ﺑِﻈَﻼَﺎﻡٍ ﻟِﻠْﻌَﺒ۪ﻴﺪِۚ﴾١٨٢﴿ 182- Bu, dünyada iken kendi ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zulmetmez. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﻌَﻬِﺪَ ﺍِﻟَﻴْﻨَٓﺎ ﺍَﻻَﺎ ﻧُﻮْۭﻣِﻦَ ﻟِﺮَﺳُﻮﻝٍ ﺣَﺘّٰﻰ ﻳَﺎْﺗِﻴَﻨَﺎ ﺑِﻘُﺮْﺑَﺎﻥٍ ﺗَﺎْﻛُﻠُﻪُ ﺍﻟﻨَّﺎﺭُۜ ﻗُﻞْ ﻗَﺪْ ﺟَٓﺎﺀَﻛُﻢْ ﺭُﺳُﻞٌ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠ۪ﻰ ﺑِﺎﻟْﺒَﻴِّﻨَﺎﺕِ ﻭَﺑِﺎﻟَّﺬ۪ﻯ ﻗُﻠْﺘُﻢْ ﻓَﻠِﻢَ ﻗَﺘَﻠْﺘُﻤُﻮﻫُﻢْ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ﴾١٨٣﴿ 183- "Doğrusu Allah bize, (gökten inen) ateşin yiyeceği (yakıp kor edeceği) bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamamızı emretti" diyenlere şöyle de: Size, benden önce mucizelerle, (özellikle) dediğiniz (mucize) ile nice peygamberler geldi. Eğer doğru insanlar iseniz, ya onları niçin öldürdünüz? {Bazı tefsirlerde nakledilen bir rivayete göre Medine'deki yahudilerin, müslüman olmamak için bahane olarak ileri sürdükleri bu özel mucize şartı, Hz. İsa'nın risaleti ile kalkmıştır.} ﻓَﺎِﻥْ ﻛَﺬَّﺑُﻮﻙَ ﻓَﻘَﺪْ ﻛُﺬِّﺏَ ﺭُﺳُﻞٌ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻚَ ﺟَٓﺎﻭُۭ۫ ﺑِﺎﻟْﺒَﻴِّﻨَﺎﺕِ ﻭَﺍﻟﺰُّﺑُﺮِ ﻭَﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏِ ﺍﻟْﻤُﻨ۪ﻴﺮِ﴾١٨٤﴿ 184- (Resûlüm!) Eğer seni yalancılıkla itham ettilerse (yadırgama); gerçekten, senden önce apaçık mucizeler, sahifeler ve aydınlatıcı kitap getiren nice peygamberler de yalancılıkla itham edildi. ﻛُﻞُّ ﻧَﻔْﺲٍ ﺫَٓﺍﺋِﻘَﺔُ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِۜ ﻭَﺍِﻧَّﻤَﺎ ﺗُﻮَﻓَّﻮْﻥَ ﺍُﺟُﻮﺭَﻛُﻢْ ﻳَﻮْﻡَ ﺍﻟْﻘِﻴٰﻤَﺔِۜ ﻓَﻤَﻦْ ﺯُﺣْﺰِﺡَ ﻋَﻦِ ﺍﻟﻨَّﺎﺭِ ﻭَﺍُﺩْﺧِﻞَ ﺍﻟْﺠَﻨَّﺔَ ﻓَﻘَﺪْ ﻓَﺎﺯَۜ ﻭَﻣَﺎﺍﻟْﺤَﻴٰﻮﺓُ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَٓﺎ ﺍِﻻَﺎﻣَﺘَﺎﻉُ ﺍﻟْﻐُﺮُﻭﺭِ﴾١٨٥﴿ 185- Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metâından başka bir şey değildir. ﻟَﺘُﺒْﻠَﻮُﻥَّ ﻓ۪ٓﻰ ﺍَﻣْﻮَﺍﻟِﻜُﻢْ ﻭَﺍَﻧْﻔُﺴِﻜُﻢْ ﻭَﻟَﺘَﺴْﻤَﻌُﻦَّ ﻣِﻦَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍُﻭ۫ﺗُﻮﺍ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏَ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻠِﻜُﻢْ ﻭَﻣِﻦَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍَﺷْﺮَﻛُٓﻮﺍ ﺍَﺫًﻯ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍۜ ﻭَﺍِﻥْ ﺗَﺼْﺒِﺮُﻭﺍ ﻭَﺗَﺘَّﻘُﻮﺍ ﻓَﺎِﻥَّ ﺫٰﻟِﻚَ ﻣِﻦْ ﻋَﺰْﻡِ ﺍﻻﺎُﻣُﻮﺭِ﴾١٨٦﴿ 186- Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz; sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir. ﻭَﺍِﺫْ ﺍَﺧَﺬَﺍﻟﻠّٰﻬُﻤ۪ﻴﺜَﺎﻕَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍُﻭ۫ﺗُﻮﺍ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏَ ﻟَﺘُﺒَﻴِّﻨُﻨَّﻪُ ﻟِﻠﻨَّﺎﺱِ ﻭَﻻﺎﺗَﻜْﺘُﻤُﻮﻧَﻪُۘ ﻓَﻨَﺒَﺬُﻭﻩُ ﻭَﺭَٓﺍﺀَ ﻇُﻬُﻮﺭِﻫِﻢْ ﻭَﺍﺷْﺘَﺮَﻭْﺍ ﺑِﻪ۪ ﺛَﻤَﻨًﺎ ﻗَﻠ۪ﻴﻼﺎۜ ﻓَﺒِﺌْﺲَ ﻣَﺎ ﻳَﺸْﺘَﺮُﻭﻥَ﴾١٨٧﴿ 187- Allah, kendilerine kitap verilenlerden, "Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz" diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kadar kötü! ﻻﺎﺗَﺤْﺴَﺒَﻦَّ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﻔْﺮَﺣُﻮﻥَ ﺑِﻤَٓﺎ ﺍَﺗَﻮْﺍ ﻭَﻳُﺤِﺒُّﻮﻥَ ﺍَﻥْ ﻳُﺤْﻤَﺪُﻭﺍ ﺑِﻤَﺎ ﻟَﻢْ ﻳَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ﻓَﻼﺎ ﺗَﺤْﺴَﺒَﻨَّﻬُﻢْ ﺑِﻤَﻔَﺎﺯَﺓٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻌَﺬَﺍﺏِۚ ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﻋَﺬَﺍﺏٌ ﺍَﻟ۪ﻴﻢٌ﴾١٨٨﴿ 188- Sanma ki ettiklerine sevinen, yapmadıkları ile övülmek isteyenler, evet, sanma ki onlar azaptan kurtulacaklardır. Onlar için elem verici bir azap vardır. ﻭَﻟِﻠّٰﻬِﻤُﻠْﻚُ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺿِۜﻮَﺍﻟﻠّٰﻬُﻌَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻗَﺪ۪ﻳﺮٌ۟﴾١٨٩﴿ 189- Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Allah'ın her şeye gücü yeter. ﺍِﻥَّ ﻓ۪ﻰ ﺧَﻠْﻖِ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﻭَﺍﺧْﺘِﻼﺎﻑِ ﺍﻟَّﻴْﻞِ ﻭَﺍﻟﻨَّﻬَﺎﺭِ ﻻﺎٰﻳَﺎﺕٍ ﻻﺎُﻭ۬ﻟِﻰ ﺍﻻﺎَﻟْﺒَﺎﺏِۚ﴾١٩٠﴿ 190- Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﺬْﻛُﺮُﻭﻧَﺎﻟﻠّٰﻬَﻘِﻴَﺎﻣًﺎ ﻭَﻗُﻌُﻮﺩًﺍ ﻭَﻋَﻠٰﻰ ﺟُﻨُﻮﺑِﻬِﻢْ ﻭَﻳَﺘَﻔَﻜَّﺮُﻭﻥَ ﻓ۪ﻰ ﺧَﻠْﻖِ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺿِۚﺮَﺑَّﻨَﺎﻣَﺎﺧَﻠَﻘْﺖَ ﻫٰﺬَﺍ ﺑَﺎﻃِﻼﺎۚ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﻓَﻘِﻨَﺎ ﻋَﺬَﺍﺏَ ﺍﻟﻨَّﺎﺭِ﴾١٩١﴿ 191- Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru! {Allah Teâlâ, 190. âyette, göklerin ve yerin yaratılışı ile gece ve gündüzün değişimini, bir başka deyişle, mekân ve zamanın ilâhî kudrete delâletini aklıselim sahiplerinin ibret nazarına sunduktan ve böylece bizden, varlığın gerçek bilgisine ulaşma çabasını göstermemizi, özlü bir ifade ile istedikten sonra; 191. âyette, bu çabayı gösterenlerin, Allah'ın üstün kudretinin ve eşsiz sanatının eserlerini idrak etmeleri sonunda, O'na derin bir saygı ile yönelmelerinin kaçınılmaz olduğunu ortaya koymaktadır.} ﺭَﺑَّﻨَٓﺎﺍِﻧَّﻚَ ﻣَﻦْ ﺗُﺪْﺧِﻞِ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ ﻓَﻘَﺪْ ﺍَﺧْﺰَﻳْﺘَﻪُۜ ﻭَﻣَﺎ ﻟِﻠﻈَّﺎﻟِﻤ۪ﻴﻦَ ﻣِﻦْ ﺍَﻧْﺼَﺎﺭٍ﴾١٩٢﴿ 192- Ey Rabbimiz! Doğrusu sen, kimi cehenneme koyarsan, artık onu rüsvay etmişsindir. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur. ﺭَﺑَّﻨَٓﺎﺍِﻧَّﻨَﺎ ﺳَﻤِﻌْﻨَﺎ ﻣُﻨَﺎﺩِﻳًﺎ ﻳُﻨَﺎﺩ۪ﻯ ﻟِـﻻﺎ۪ﻳﻤَﺎﻥِ ﺍَﻥْ ﺍٰﻣِﻨُﻮﺍﺑِﺮَﺑِّﻜُﻤْﻔَﺎٰﻣَﻨَّﺎۗﺭَﺑَّﻨَﺎﻓَﺎﻏْﻔِﺮْ ﻟَﻨَﺎ ﺫُﻧُﻮﺑَﻨَﺎ ﻭَﻛَﻔِّﺮْ ﻋَﻨَّﺎ ﺳَﻴِّﺌَﺎﺗِﻨَﺎ ﻭَﺗَﻮَﻓَّﻨَﺎ ﻣَﻊَ ﺍﻻﺎَﺑْﺮَﺍﺭِۚ﴾١٩٣﴿ 193- Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki biz, "Rabbinize inanın!" diye imana çağıran bir davetçiyi (Peygamber'i, Kur'an'ı) işittik, hemen iman ettik. Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al, ey Rabbimiz! ﺭَﺑَّﻨَﺎﻭَﺍٰﺗِﻨَﺎ ﻣَﺎ ﻭَﻋَﺪْﺗَﻨَﺎ ﻋَﻠٰﻰ ﺭُﺳُﻠِﻚَ ﻭَﻻﺎ ﺗُﺨْﺰِﻧَﺎ ﻳَﻮْﻡَ ﺍﻟْﻘِﻴٰﻤَﺔِۜ ﺍِﻧَّﻚَ ﻻﺎ ﺗُﺨْﻠِﻒُ ﺍﻟْﻤ۪ﻴﻌَﺎﺩَ﴾١٩٤﴿ 194- Rabbimiz! Bize, peygamberlerin vasıtasıyla vâdettiklerini de ikram et ve kıyamet gününde bizi rezil-rüsvay etme; şüphesiz sen vâdinden caymazsın! ﻓَﺎﺳْﺘَﺠَﺎﺏَ ﻟَﻬُﻤْﺮَﺑُّﻬُﻤْﺎَﻧّ۪ﻰ ﻻٓﺎ ﺍُﺿ۪ﻴﻊُ ﻋَﻤَﻞَ ﻋَﺎﻣِﻞٍ ﻣِﻨْﻜُﻢْ ﻣِﻦْ ﺫَﻛَﺮٍ ﺍَﻭْ ﺍُﻧْﺜٰﻰۚ ﺑَﻌْﻀُﻜُﻢْ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺾٍۚ ﻓَﺎﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻫَﺎﺟَﺮُﻭﺍ ﻭَﺍُﺧْﺮِﺟُﻮﺍ ﻣِﻦْ ﺩِﻳَﺎﺭِﻫِﻢْ ﻭَﺍُﻭ۫ﺫُﻭﺍ ﻓ۪ﻰ ﺳَﺒ۪ﻴﻠ۪ﻰ ﻭَﻗَﺎﺗَﻠُﻮﺍ ﻭَﻗُﺘِﻠُﻮﺍ ﻻﺎُﻛَﻔِّﺮَﻥَّ ﻋَﻨْﻬُﻢْ ﺳَﻴِّﺌَﺎﺗِﻬِﻢْ ﻭَ ﻻﺎُﺩْﺧِﻠَﻨَّﻬُﻢْ ﺟَﻨَّﺎﺕٍ ﺗَﺠْﺮ۪ﻯ ﻣِﻦْ ﺗَﺤْﺘِﻬَﺎ ﺍﻻﺎَﻧْﻬَﺎﺭُۚ ﺛَﻮَﺍﺑًﺎ ﻣِﻦْ ﻋِﻨْﺪِﺍﻟﻠّٰﻪِۜ ﻭَﺍﻟﻠّٰﻬُﻌِﻨْﺪَﻩُ ﺣُﺴْﻦُ ﺍﻟﺜَّﻮَﺍﺏِ﴾١٩٥﴿ 195- Bunun üzerine Rableri, onların dualarını kabul etti. (Dedi ki:) Ben, erkek olsun kadın olsun -ki hep birbirinizdensiniz- içinizden, çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım. Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler; andolsun, ben de onların kötülüklerini örteceğim ve onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu mükâfat, Allah tarafındandır. Allah; karşılığın güzeli O'nun katındadır. ﻻﺎ ﻳَﻐُﺮَّﻧَّﻚَ ﺗَﻘَﻠُّﺐُ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺒِﻼﺎﺩِۜ﴾١٩٦﴿ 196- İnkârcıların (refah içinde) diyar diyar dolaşması, sakın seni aldatmasın! {Bazı müminlerin, müşrikleri geniş maddi imkânlar içinde görmeleri sebebiyle: "Gördüğümüze bakılırsa Allah'ın düşmanları huzur içinde, biz ise sıkıntıdayız" demeleri, bu âyetin inmesine sebep olarak gösterilmiştir. Elbette ki, bu ve benzeri ikazlarla Hz. Peygamber'in şahsında bütün müminlere seslenilmektedir.} ﻣَﺘَﺎﻉٌ ﻗَﻠ۪ﻴﻞٌ ﺛُﻢَّ ﻣَﺎْﻭٰﻳﻬُﻢْ ﺟَﻬَﻨَّﻢُۜ ﻭَﺑِﺌْﺲَ ﺍﻟْﻤِﻬَﺎﺩُ﴾١٩٧﴿ 197- Azıcık bir menfaattır o. Sonra onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir! ﻟٰﻜِﻦِ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍﺗَّﻘَﻮْﺍﺭَﺑَّﻬُﻤْﻠَﻬُﻢْ ﺟَﻨَّﺎﺕٌ ﺗَﺠْﺮ۪ﻯ ﻣِﻦْ ﺗَﺤْﺘِﻬَﺎ ﺍﻻﺎَﻧْﻬَﺎﺭُ ﺧَﺎﻟِﺪ۪ﻳﻦَ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻧُﺰُﻻﺎ ﻣِﻦْ ﻋِﻨْﺪِﺍﻟﻠّٰﻬِۜﻮَﻣَﺎ ﻋِﻨْﺪَﺍﻟﻠّٰﻬِﺨَﻴْﺮٌ ﻟِـﻻﺎَﺑْﺮَﺍﺭِ﴾١٩٨﴿ 198- Fakat Rablerine karşı gelmekten sakınanlar için, Allah tarafından bir ikram olarak, altlarından ırmaklar akan, ebedî olarak kalacakları cennetler vardır. İyi kişiler için Allah katındaki (nimetler) daha hayırlıdır. ﻭَﺍِﻥَّ ﻣِﻦْ ﺍَﻫْﻞِ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏِ ﻟَﻤَﻦْ ﻳُﻮْۭﻣِﻨُﺒِﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﻣَٓﺎ ﺍُﻧْﺰِﻝَ ﺍِﻟَﻴْﻜُﻢْ ﻭَﻣَٓﺎ ﺍُﻧْﺰِﻝَ ﺍِﻟَﻴْﻬِﻢْ ﺧَﺎﺷِﻌ۪ﻴﻨَﻠِﻠّٰﻬِۙﻼﺎ ﻳَﺸْﺘَﺮُﻭﻥَ ﺑِﺎٰﻳَﺎﺗِﺎﻟﻠّٰﻬِﺜَﻤَﻨًﺎ ﻗَﻠ۪ﻴﻼﺎۜ ﺍُﻭ۬ﻟٰٓﺌِﻚَ ﻟَﻬُﻢْ ﺍَﺟْﺮُﻫُﻢْ ﻋِﻨْﺪَﺭَﺑِّﻬِﻤْۜﺎِﻧَّﺎﻟﻠّٰﻬَﺴَﺮ۪ﻳﻊُ ﺍﻟْﺤِﺴَﺎﺏِ﴾١٩٩﴿ 199- Ehl-i kitaptan öyleleri var ki, Allah'a, hem size indirilene, hem de kendilerine indirilene tam bir samimiyetle ve Allah'a boyun eğerek iman ederler. Allah'ın âyetlerini az bir paraya satmazlar. İşte onlar için Rableri katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk olandır. ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﺍﺻْﺒِﺮُﻭﺍ ﻭَﺻَﺎﺑِﺮُﻭﺍ ﻭَﺭَﺍﺑِﻄُﻮﺍ ﻭَﺍﺗَّﻘُﻮﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﻠَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗُﻔْﻠِﺤُﻮﻥَ﴾٢٠٠﴿ 200- Ey iman edenler! Sabredin; (düşman karşısında) sebat gösterin; (cihad için) hazırlıklı ve uyanık bulunun ve Allah'tan korkun ki başarıya erişebilesiniz.