Risale-i NurKur'an-ı Kerim Meali

26-Şuara

Kur'an-ı Kerim Meali · s.366

ﺣﺤﺤﺰﺯﺯﺑﺒﺒﺐ ٢٦ ﺳُﻮﺭَﺓُ ﺍﻟﺸُّﻌَﺮَﺍٓﺀِ {Mekke'de nâzil olan bu sûre, 227 âyettir. 224 ilâ 227. âyetleri (dört âyet), Medine'de nâzil olmuştur. "Şuarâ", şairler demektir; 224. âyetinde şairlerden sözedildiği için, sûre bu ismi almıştır. Muhaliflerin Kur'an'a karşı ileri sürdükleri iddialarından biri de, onun bir şair tarafından meydana getirilmiş olduğu idi. İşte Kur'an, Hz. Peygamber'in irşadı ile daha önceki peygamberlerin irşadlarının özde birleştiğini ve Kur'an'ın bir şair eseri olmadığını isbat ederek, bu iddiayı çürütmekte ve reddetmektedir.} ﺑِﺴْﻤِﺎﻟﻠّٰﻬِﺎﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢِ ﻃٰﺴٓﻢٓۜ﴾١﴿ 1- Tâ. Sîn. Mîm. ﺗِﻠْﻚَ ﺍٰﻳَﺎﺕُ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏِ ﺍﻟْﻤُﺒ۪ﻴﻦِ﴾٢﴿ 2- Bunlar, apaçık Kitab'ın âyetleridir. ﻟَﻌَﻠَّﻚَ ﺑَﺎﺧِﻊٌ ﻧَﻔْﺴَﻚَ ﺍَﻻَﺎ ﻳَﻜُﻮﻧُﻮﺍ ﻣُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ﴾٣﴿ 3- (Resûlüm!) Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın! ﺍِﻥْ ﻧَﺸَﺎْ ﻧُﻨَﺰِّﻝْ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﺍٰﻳَﺔً ﻓَﻈَﻠَّﺖْ ﺍَﻋْﻨَﺎﻗُﻬُﻢْ ﻟَﻬَﺎ ﺧَﺎﺿِﻌ۪ﻴﻦَ﴾٤﴿ 4- Biz dilesek, onların üzerine gökten bir mucize indiririz de, ona boyunları eğilip kalır. ﻭَﻣَﺎ ﻳَﺎْﺗ۪ﻴﻬِﻢْ ﻣِﻦْ ﺫِﻛْﺮٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﻣُﺤْﺪَﺙٍ ﺍِﻻَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻋَﻨْﻪُ ﻣُﻌْﺮِﺿ۪ﻴﻦَ﴾٥﴿ 5- Kendilerine, o çok esirgeyici Allah'tan hiçbir yeni öğüt gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler. ﻓَﻘَﺪْ ﻛَﺬَّﺑُﻮﺍ ﻓَﺴَﻴَﺎْﺗ۪ﻴﻬِﻢْ ﺍَﻧْﺒٰٓﻮُۭ۬ﺍ ﻣَﺎﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﺑِﻪ۪ ﻳَﺴْﺘَﻬْﺰِﻭُۭ۫ﻥَ﴾٦﴿ 6- Üstelik (ona) "yalandır" derler; fakat alay edip durdukları şeylerin haberleri yakında onlara gelecektir. ﺍَﻭَﻟَﻢْ ﻳَﺮَﻭْﺍ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﻛَﻢْ ﺍَﻧْﺒَﺘْﻨَﺎ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﻛُﻞِّ ﺯَﻭْﺝٍ ﻛَﺮ۪ﻳﻢٍ﴾٧﴿ 7- Yeryüzüne bir bakmazlar mı! Orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirdik. ﺍِﻥَّ ﻓ۪ﻰ ﺫٰﻟِﻚَ ﻻﺎٰﻳَﺔًۜ ﻭَﻣَﺎ ﻛَﺎﻥَ ﺍَﻛْﺜَﺮُﻫُﻢْ ﻣُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ﴾٨﴿ 8- Şüphesiz bunlarda (Allah'ın kudretine) bir nişâne vardır; ama çoğu iman etmezler. ﻭَﺍِﻧَّﺮَﺑَّﻜَﻠَﻬُﻮَ ﺍﻟْﻌَﺰ۪ﻳﺰُ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢُ۟﴾٩﴿ 9- Şüphe yok ki Rabbin, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. ﻭَﺍِﺫْ ﻧَﺎﺩٰﻯﺭَﺑُّﻜَﻤُﻮﺳٰٓﻰ ﺍَﻥِ ﺍﺋْﺖِ ﺍﻟْﻘَﻮْﻡَ ﺍﻟﻈَّﺎﻟِﻤ۪ﻴﻦَۙ﴾١٠﴿ ﻗَﻮْﻡَ ﻓِﺮْﻋَﻮْﻥَۜ ﺍَﻻﺎ ﻳَﺘَّﻘُﻮﻥَ﴾١١﴿ 10-11- Hani Rabbin Musa'ya: O zalimler güruhuna, Firavun'un kavmine git. Hâla (başlarına gelecekten) sakınmayacaklar mı onlar? diye seslenmişti. ﻗَﺎﻟَﺮَﺑِّﺎِﻧّ۪ٓﻰ ﺍَﺧَﺎﻑُ ﺍَﻥْ ﻳُﻜَﺬِّﺑُﻮﻥِۜ﴾١٢﴿ 12- Musa şöyle dedi: Rabbim! Doğrusu, beni yalancılıkla suçlamalarından korkuyorum. ﻭَﻳَﻀ۪ﻴﻖُ ﺻَﺪْﺭ۪ﻯ ﻭَﻻﺎ ﻳَﻨْﻄَﻠِﻖُ ﻟِﺴَﺎﻧ۪ﻰ ﻓَﺎَﺭْﺳِﻞْ ﺍِﻟٰﻰ ﻫٰﺮُﻭﻥَ﴾١٣﴿ 13- (Bu durumda) içim daralır, dilim dönmez; onun için Harun'a da elçilik ver. ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﻋَﻠَﻰَّ ﺫَﻧْﺐٌ ﻓَﺎَﺧَﺎﻑُ ﺍَﻥْ ﻳَﻘْﺘُﻠُﻮﻥِۚ﴾١٤﴿ 14- Onların bana isnad ettikleri bir suç da var. Bundan ötürü beni öldürmelerinden korkuyorum. ﻗَﺎﻝَ ﻛَﻼَﺎۚ ﻓَﺎﺫْﻫَﺒَﺎ ﺑِﺎٰﻳَﺎﺗِﻨَٓﺎ ﺍِﻧَّﺎ ﻣَﻌَﻜُﻢْ ﻣُﺴْﺘَﻤِﻌُﻮﻥَ﴾١٥﴿ 15- Allah buyurdu: Hayır (seni asla öldüremezler)! İkiniz mucizelerimizle gidin. Şüphesiz ki, biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz. ﻓَﺎْﺗِﻴَﺎ ﻓِﺮْﻋَﻮْﻥَ ﻓَﻘُﻮﻻٓﺎ ﺍِﻧَّﺎ ﺭَﺳُﻮﻟُﺮَﺑِّﺎﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَۙ﴾١٦﴿ 16- Haydi Firavun'a gidip deyin ki: Gerçekten biz, âlemlerin Rabbi'nin elçisiyiz; ﺍَﻥْ ﺍَﺭْﺳِﻞْ ﻣَﻌَﻨَﺎ ﺑَﻨ۪ٓﻰ ﺍِﺳْﺮَٓﺍﺋ۪ﻴﻞَۜ﴾١٧﴿ 17- İsrailoğullarını bizimle beraber gönder. ﻗَﺎﻝَ ﺍَﻟَﻢْ ﻧُﺮَﺑِّﻚَ ﻓ۪ﻴﻨَﺎ ﻭَﻟ۪ﻴﺪًﺍ ﻭَﻟَﺒِﺜْﺖَ ﻓ۪ﻴﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﻋُﻤُﺮِﻙَ ﺳِﻨ۪ﻴﻦَ﴾١٨﴿ 18- (Kendisine Allah'ın emri tebliğ edilince Firavun) dedi ki: Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi? ﻭَﻓَﻌَﻠْﺖَ ﻓَﻌْﻠَﺘَﻚَ ﺍﻟَّﺘ۪ﻰ ﻓَﻌَﻠْﺖَ ﻭَﺍَﻧْﺖَ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ﴾١٩﴿ 19- Sonunda o yaptığın (kötü) işi de yaptın. Sen nankörün birisin! {Burada Hz. Musa'nın bir Mısırlının ölümüne sebep olduğuna işaret olunmaktadır. Bilgi için, bak. Kasas 28/15.} ﻗَﺎﻝَ ﻓَﻌَﻠْﺘُﻬَٓﺎ ﺍِﺫًﺍ ﻭَﺍَﻧَﺎ۬ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻀَّٓﺎﻟّ۪ﻴﻦَۜ﴾٢٠﴿ 20- Musa: Ben, dedi, o işi o anda sonunun ne olacağını bilmeyerek yaptım. {Tefsirlerde daha çok, Hz. Musa'nın öldürme kasdı olmaksızın o adama vurduğu ve bu işin, kasdı aşan müessir fiil neticesi adam öldürme olduğu izahı ağır basmaktadır.} ﻓَﻔَﺮَﺭْﺕُ ﻣِﻨْﻜُﻢْ ﻟَﻤَّﺎ ﺧِﻔْﺘُﻜُﻢْ ﻓَﻮَﻫَﺐَ ﻟ۪ﻰﺭَﺑّ۪ﻰﺣُﻜْﻤًﺎ ﻭَﺟَﻌَﻠَﻨ۪ﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤُﺮْﺳَﻠ۪ﻴﻦَ﴾٢١﴿ 21- Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı. ﻭَﺗِﻠْﻚَ ﻧِﻌْﻤَﺔٌ ﺗَﻤُﻨُّﻬَﺎ ﻋَﻠَﻰَّ ﺍَﻥْ ﻋَﺒَّﺪْﺕَ ﺑَﻨ۪ٓﻰ ﺍِﺳْﺮَٓﺍﺋ۪ﻴﻞَۜ﴾٢٢﴿ 22- O nimet diye başıma kaktığın ise, (aslında) İsrailoğullarını kendine kul köle etmendir. {Firavun'un, nimet diye Hz. Musa'nın başına kaktığı ve onu nankör olarak nitelendirmesine yol açan şey, onu bebekliğinde sahipsiz bulunca alıp beslemesi ve barındırması, özellikle onu diğer erkek çocuklar gibi öldürmemesi idi. Hz. Musa, bu sözleri inkârî bir üslûpla, onun yaptığının esasen bir nimet olmadığını ve kendisinin İsrailoğullarını kul köle edinmesinden ibaret bulunduğunu ifade etmektedir. Zira Firavun'un Hz. Musa'yı sarayına almasına da kendisinin İsrailoğullarına karşı davranışı sebep olmuştu.} ﻗَﺎﻝَ ﻓِﺮْﻋَﻮْﻥُ ﻭَﻣَﺎﺭَﺑُّﺎﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَ﴾٢٣﴿ 23- Firavun şöyle dedi: Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir? ﻗَﺎﻟَﺮَﺑُّﺎﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﻭَﻣَﺎ ﺑَﻴْﻨَﻬُﻤَﺎۜ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻣُﻮﻗِﻨ۪ﻴﻦَ﴾٢٤﴿ 24- Musa cevap verdi: Eğer işin gerçeğini düşünüp anlayan kişiler olsanız, (itiraf edersiniz ki) O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir. ﻗَﺎﻝَ ﻟِﻤَﻦْ ﺣَﻮْﻟَﻪُٓ ﺍَﻻﺎ ﺗَﺴْﺘَﻤِﻌُﻮﻥَ﴾٢٥﴿ 25- (Firavun) etrafında bulunanlara: İşitiyor musunuz? dedi. ﻗَﺎﻟَﺮَﺑُّﻜُﻢْ ﻭَﺭَﺑُّﺎٰﺑَٓﺎﺋِﻜُﻢُ ﺍﻻﺎَﻭَّﻟ۪ﻴﻦَ﴾٢٦﴿ 26- Musa dedi ki: O, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbidir. ﻗَﺎﻝَ ﺍِﻥَّ ﺭَﺳُﻮﻟَﻜُﻢُ ﺍﻟَّﺬ۪ٓﻯ ﺍُﺭْﺳِﻞَ ﺍِﻟَﻴْﻜُﻢْ ﻟَﻤَﺠْﻨُﻮﻥٌ﴾٢٧﴿ 27- Firavun: Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir, dedi. ﻗَﺎﻟَﺮَﺑُّﺎﻟْﻤَﺸْﺮِﻕِ ﻭَﺍﻟْﻤَﻐْﺮِﺏِ ﻭَﻣَﺎ ﺑَﻴْﻨَﻬُﻤَﺎۜ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺗَﻌْﻘِﻠُﻮﻥَ﴾٢٨﴿ 28- Musa devamla şunu söyledi: Şayet aklınızı kullansanız (anlarsınız ki), O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir. ﻗَﺎﻝَ ﻟَﺌِﻦِ ﺍﺗَّﺨَﺬْﺕَ ﺍِﻟٰﻬًﺎ ﻏَﻴْﺮ۪ﻯ ﻻﺎَﺟْﻌَﻠَﻨَّﻚَ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤَﺴْﺠُﻮﻧ۪ﻴﻦَ﴾٢٩﴿ 29- Firavun: Benden başkasını ilâh edinirsen, andolsun ki seni zindanlıklardan ederim! dedi. ﻗَﺎﻝَ ﺍَﻭَﻟَﻮْ ﺟِﺌْﺘُﻚَ ﺑِﺸَﻰْﺀٍ ﻣُﺒ۪ﻴﻦٍ﴾٣٠﴿ 30- Musa: Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı? dedi. ﻗَﺎﻝَ ﻓَﺎْﺕِ ﺑِﻪ۪ٓ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺖَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ﴾٣١﴿ 31- Firavun: Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu! diye karşılık verdi. ﻓَﺎَﻟْﻘٰﻰ ﻋَﺼَﺎﻩُ ﻓَﺎِﺫَﺍ ﻫِﻰَ ﺛُﻌْﺒَﺎﻥٌ ﻣُﺒ۪ﻴﻦٌۚ﴾٣٢﴿ 32- Bunun üzerine Musa asâsını atıverdi; bir de ne görsünler, asâ apaçık koca bir yılan (oluvermiş)! ﻭَﻧَﺰَﻉَ ﻳَﺪَﻩُ ﻓَﺎِﺫَﺍ ﻫِﻰَ ﺑَﻴْﻀَٓﺎﺀُ ﻟِﻠﻨَّﺎﻇِﺮ۪ﻳﻦَ۟﴾٣٣﴿ 33- Elini de (koynundan) çıkardı; o da seyredenlere bembeyaz görünen (nur saçan bir şey oluvermiş)! ﻗَﺎﻝَ ﻟِﻠْﻤَـﻻَﺎِۭ ﺣَﻮْﻟَﻪُٓ ﺍِﻥَّ ﻫٰﺬَﺍ ﻟَﺴَﺎﺣِﺮٌ ﻋَﻠ۪ﻴﻢٌۙ﴾٣٤﴿ 34- Firavun, çevresindeki ileri gelenlere: Bu, dedi, doğrusu çok bilgili bir sihirbaz! ﻳُﺮ۪ﻳﺪُ ﺍَﻥْ ﻳُﺨْﺮِﺟَﻜُﻢْ ﻣِﻦْ ﺍَﺭْﺿِﻜُﻢْ ﺑِﺴِﺤْﺮِﻩ۪ۗ ﻓَﻤَﺎﺫَﺍ ﺗَﺎْﻣُﺮُﻭﻥَ﴾٣٥﴿ 35- Sizi sihiriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz? {Hz. Musa'nın gösterdiği mucizeler, Firavun'un kibir duygularını alt üst etmiş, Firavun ilâhlık davasını bir tarafa bırakıp, etrafındaki ileri gelenlerden fikir almaya mecbur kalmıştı.} ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍَﺭْﺟِﻪْ ﻭَﺍَﺧَﺎﻩُ ﻭَﺍﺑْﻌَﺚْ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻤَﺪَٓﺍﺋِﻦِ ﺣَﺎﺷِﺮ۪ﻳﻦَۙ﴾٣٦﴿ 36- Dediler ki: Onu ve kardeşini eğle ve şehirlere toplayıcı görevliler gönder; ﻳَﺎْﺗُﻮﻙَ ﺑِﻜُﻞِّ ﺳَﺤَّﺎﺭٍ ﻋَﻠ۪ﻴﻢٍ﴾٣٧﴿ 37- Ne kadar bilgisi derin sihirbaz varsa sana getirsinler. ﻓَﺠُﻤِﻊَ ﺍﻟﺴَّﺤَﺮَﺓُ ﻟِﻤ۪ﻴﻘَﺎﺕِ ﻳَﻮْﻡٍ ﻣَﻌْﻠُﻮﻡٍۙ﴾٣٨﴿ 38- Böylece sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde biraraya getirildi. ﻭَﻗ۪ﻴﻞَ ﻟِﻠﻨَّﺎﺱِ ﻫَﻞْ ﺍَﻧْﺘُﻢْ ﻣُﺠْﺘَﻤِﻌُﻮﻥَۙ﴾٣٩﴿ 39- Halka: Siz de toplanıyor musunuz (haydi hemen toplanın), denildi. ﻟَﻌَﻠَّﻨَﺎ ﻧَﺘَّﺒِﻊُ ﺍﻟﺴَّﺤَﺮَﺓَ ﺍِﻥْ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﻐَﺎﻟِﺒ۪ﻴﻦَ﴾٤٠﴿ 40- (Firavun'un adamları:) Eğer üstün gelirlerse, herhalde sihirbazlara uyarız, dediler. ﻓَﻠَﻤَّﺎ ﺟَٓﺎﺀَ ﺍﻟﺴَّﺤَﺮَﺓُ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻟِﻔِﺮْﻋَﻮْﻥَ ﺍَﺋِﻦَّ ﻟَﻨَﺎ ﻻﺎَﺟْﺮًﺍ ﺍِﻥْ ﻛُﻨَّﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﺍﻟْﻐَﺎﻟِﺒ۪ﻴﻦَ﴾٤١﴿ 41- Sihirbazlar geldiklerinde Firavun'a: Şayet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret vardır değil mi? dediler. ﻗَﺎﻝَ ﻧَﻌَﻢْ ﻭَﺍِﻧَّﻜُﻢْ ﺍِﺫًﺍ ﻟَﻤِﻦَ ﺍﻟْﻤُﻘَﺮَّﺑ۪ﻴﻦَ﴾٤٢﴿ 42- Firavun cevap verdi: Evet, o takdirde hiç şüphe etmeyin, gözde kimselerden de olacaksınız. ﻗَﺎﻝَ ﻟَﻬُﻢْ ﻣُﻮﺳٰٓﻰ ﺍَﻟْﻘُﻮﺍ ﻣَٓﺎ ﺍَﻧْﺘُﻢْ ﻣُﻠْﻘُﻮﻥَ﴾٤٣﴿ 43- Musa onlara: Ne atacaksanız atın! dedi. ﻓَﺎَﻟْﻘَﻮْﺍ ﺣِﺒَﺎﻟَﻬُﻢْ ﻭَﻋِﺼِﻴَّﻬُﻢْ ﻭَﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﺑِﻌِﺰَّﺓِ ﻓِﺮْﻋَﻮْﻥَ ﺍِﻧَّﺎ ﻟَﻨَﺤْﻦُ ﺍﻟْﻐَﺎﻟِﺒُﻮﻥَ﴾٤٤﴿ 44- Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve: Firavun'un kudreti hakkı için elbette bizler galip geleceğiz, dediler. ﻓَﺎَﻟْﻘٰﻰ ﻣُﻮﺳٰﻰ ﻋَﺼَﺎﻩُ ﻓَﺎِﺫَﺍ ﻫِﻰَ ﺗَﻠْﻘَﻒُ ﻣَﺎﻳَﺎْﻓِﻜُﻮﻥَۚ﴾٤٥﴿ 45- Sonra Musa asâsını attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuveriyor! ﻓَﺎُﻟْﻘِﻰَ ﺍﻟﺴَّﺤَﺮَﺓُ ﺳَﺎﺟِﺪ۪ﻳﻦَۙ﴾٤٦﴿ 46- (Bunu görünce) sihirbazlar derhal secdeye kapandılar. ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍٰﻣَﻨَّﺎﺑِﺮَﺑِّﺎﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَۙ﴾٤٧﴿ﺭَﺑِّﻤُﻮﺳٰﻰ ﻭَﻫٰﺮُﻭﻥَ﴾٤٨﴿ 47-48- "Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine iman ettik" dediler. ﻗَﺎﻝَ ﺍٰﻣَﻨْﺘُﻢْ ﻟَﻪُ ﻗَﺒْﻞَ ﺍَﻥْ ﺍٰﺫَﻥَ ﻟَﻜُﻢْۚ ﺍِﻧَّﻪُ ﻟَﻜَﺒ۪ﻴﺮُﻛُﻢُ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﻋَﻠَّﻤَﻜُﻢُ ﺍﻟﺴِّﺤْﺮَۚ ﻓَﻠَﺴَﻮْﻑَ ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَۜ ﻻﺎُﻗَﻄِّﻌَﻦَّ ﺍَﻳْﺪِﻳَﻜُﻢْ ﻭَﺍَﺭْﺟُﻠَﻜُﻢْ ﻣِﻦْ ﺧِﻼﺎﻑٍ ﻭَ ﻻﺎُﺻَﻠِّﺒَﻨَّﻜُﻢْ ﺍَﺟْﻤَﻌ۪ﻴﻦَ﴾٤٩﴿ 49- Firavun, (kızgınlık içinde) dedi ki: Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha! Demek ki size sihiri öğreten büyüğünüzmüş o! Ama şimdi (size yapacağımı görecek ve) bileceksiniz: Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım! ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻻﺎ ﺿَﻴْﺮَۘ ﺍِﻧَّٓﺎ ﺍِﻟٰﻰﺭَﺑِّﻨَﺎﻣُﻨْﻘَﻠِﺒُﻮﻥَۚ﴾٥٠﴿ 50- "Zararı yok, dediler, (nasıl olsa) biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz." ﺍِﻧَّﺎ ﻧَﻄْﻤَﻊُ ﺍَﻥْ ﻳَﻐْﻔِﺮَ ﻟَﻨَﺎﺭَﺑُّﻨَﺎﺧَﻄَﺎﻳَﺎﻧَٓﺎ ﺍَﻥْ ﻛُﻨَّٓﺎ ﺍَﻭَّﻝَ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَۜ۟﴾٥١﴿ 51- "Biz, ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umarız." ﻭَﺍَﻭْﺣَﻴْﻨَٓﺎ ﺍِﻟٰﻰ ﻣُﻮﺳٰٓﻰ ﺍَﻥْ ﺍَﺳْﺮِ ﺑِﻌِﺒَﺎﺩ۪ٓﻯ ﺍِﻧَّﻜُﻢْ ﻣُﺘَّﺒَﻌُﻮﻥَ﴾٥٢﴿ 52- Musa'ya: Kullarımı geceleyin yola çıkar; çünkü takip edileceksiniz, diye vahyettik. ﻓَﺎَﺭْﺳَﻞَ ﻓِﺮْﻋَﻮْﻥُ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻤَﺪَٓﺍﺋِﻦِ ﺣَﺎﺷِﺮ۪ﻳﻦَۚ﴾٥٣﴿ 53- Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi: ﺍِﻥَّ ﻫٰٓﻮُۭ۬ﻻٓﺎﺀِ ﻟَﺸِﺮْﺫِﻣَﺔٌ ﻗَﻠ۪ﻴﻠُﻮﻥَۙ﴾٥٤﴿ 54- "Esasen bunlar, sayıları az, bölük pörçük bir cemaattır." ﻭَﺍِﻧَّﻬُﻢْ ﻟَﻨَﺎ ﻟَﻐَٓﺎﺋِﻈُﻮﻥَۙ﴾٥٥﴿ 55- "(Böyle iken) kesinkes bizi öfkelendirmişlerdir." ﻭَﺍِﻧَّﺎ ﻟَﺠَﻤ۪ﻴﻊٌ ﺣَﺎﺫِﺭُﻭﻥَۜ﴾٥٦﴿ 56- "Biz ise, elbette uyanık (ve yekvücut) bir cemaatız." (diyor ve dedirtiyordu). ﻓَﺎَﺧْﺮَﺟْﻨَﺎﻫُﻢْ ﻣِﻦْ ﺟَﻨَّﺎﺕٍ ﻭَﻋُﻴُﻮﻥٍۙ﴾٥٧﴿ ﻭَﻛُﻨُﻮﺯٍ ﻭَﻣَﻘَﺎﻡٍ ﻛَﺮ۪ﻳﻢٍۙ﴾٥٨﴿ 57-58- Ama (sonunda) biz onları (Firavun ve kavmini), bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve değerli bir yerden çıkardık. ﻛَﺬٰﻟِﻚَۜ ﻭَﺍَﻭْﺭَﺛْﻨَﺎﻫَﺎ ﺑَﻨ۪ٓﻰ ﺍِﺳْﺮَٓﺍﺋ۪ﻴﻞَۚ﴾٥٩﴿ 59- Böylece, bunlara İsrailoğullarını mirasçı yaptık. ﻓَﺎَﺗْﺒَﻌُﻮﻫُﻢْ ﻣُﺸْﺮِﻗ۪ﻴﻦَ﴾٦٠﴿ 60- Derken (Firavun ve adamları) gün doğumunda onların ardına düştüler. ﻓَﻠَﻤَّﺎ ﺗَﺮَٓﺍﺀَ ﺍﻟْﺠَﻤْﻌَﺎﻥِ ﻗَﺎﻝَ ﺍَﺻْﺤَﺎﺏُ ﻣُﻮﺳٰٓﻰ ﺍِﻧَّﺎ ﻟَﻤُﺪْﺭَﻛُﻮﻥَۚ﴾٦١﴿ 61- İki topluluk birbirini görünce, Musa'nın adamları: İşte yakalandık! dediler. ﻗَﺎﻝَ ﻛَﻼَﺎۚ ﺍِﻥَّ ﻣَﻌِﻰَﺭَﺑّ۪ﻰﺳَﻴَﻬْﺪ۪ﻳﻦِ﴾٦٢﴿ 62- Musa: Asla! dedi, Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir. ﻓَﺎَﻭْﺣَﻴْﻨَٓﺎ ﺍِﻟٰﻰ ﻣُﻮﺳٰٓﻰ ﺍَﻥِ ﺍﺿْﺮِﺏْ ﺑِﻌَﺼَﺎﻙَ ﺍﻟْﺒَﺤْﺮَۜ ﻓَﺎﻧْﻔَﻠَﻖَ ﻓَﻜَﺎﻥَ ﻛُﻞُّ ﻓِﺮْﻕٍ ﻛَﺎﻟﻄَّﻮْﺩِ ﺍﻟْﻌَﻈ۪ﻴﻢِۚ﴾٦٣﴿ 63- Bunun üzerine Musa'ya: Asân ile denize vur! diye vahyettik. (Vurunca deniz) derhal yarıldı (on iki yol açıldı), her bölük koca bir dağ gibi oldu. ﻭَﺍَﺯْﻟَﻔْﻨَﺎ ﺛَﻢَّ ﺍﻻﺎٰﺧَﺮ۪ﻳﻦَۚ﴾٦٤﴿ 64- Ötekilerini de oraya yaklaştırdık. {Musa ve adamlarının ardından, düşmanlar da bu denizde açılan yollara girdiler.} ﻭَﺍَﻧْﺠَﻴْﻨَﺎ ﻣُﻮﺳٰﻰ ﻭَﻣَﻦْ ﻣَﻌَﻪُٓ ﺍَﺟْﻤَﻌ۪ﻴﻦَۚ﴾٦٥﴿ 65- Musa ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık. ﺛُﻢَّ ﺍَﻏْﺮَﻗْﻨَﺎ ﺍﻻﺎٰﺧَﺮ۪ﻳﻦَۜ﴾٦٦﴿ 66- Sonra ötekilerini suda boğduk. ﺍِﻥَّ ﻓ۪ﻰ ﺫٰﻟِﻚَ ﻻﺎٰﻳَﺔًۜ ﻭَﻣَﺎﻛَﺎﻥَ ﺍَﻛْﺜَﺮُﻫُﻢْ ﻣُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ﴾٦٧﴿ 67- Şüphesiz bunda bir ibret vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir. {Gerek Mısır'da kalan Kıptîlerin artıkları, gerekse kurtulduktan sonra buzağıya tapmaya kalkan ve "Yüz yüze Allah'ı görmedikçe iman etmeyiz" demeye varan İsrailoğulları, bu apaçık dersten ibret almadılar, imana gelmediler.} ﻭَﺍِﻧَّﺮَﺑَّﻜَﻠَﻬُﻮَ ﺍﻟْﻌَﺰ۪ﻳﺰُ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢُ۟﴾٦٨﴿ 68- Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. ﻭَﺍﺗْﻞُ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻧَﺒَﺎَ ﺍِﺑْﺮٰﻫ۪ﻴﻢَۢ﴾٦٩﴿ 69- (Resûlüm!) Onlara İbrahim'in haberini de naklet. ﺍِﺫْ ﻗَﺎﻝَ ﻻﺎَﺑ۪ﻴﻪِ ﻭَﻗَﻮْﻣِﻪ۪ ﻣَﺎ ﺗَﻌْﺒُﺪُﻭﻥَ﴾٧٠﴿ 70- Hani o, babasına ve kavmine: Neye tapıyorsunuz? demişti. ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻧَﻌْﺒُﺪُ ﺍَﺻْﻨَﺎﻣًﺎ ﻓَﻨَﻈَﻞُّ ﻟَﻬَﺎ ﻋَﺎﻛِﻔ۪ﻴﻦَ﴾٧١﴿ 71- "Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz" diye cevap verdiler. {"Putlara tapıyoruz ve bütün gün onlara hizmet edip durmaktayız" manası da verilmektedir. Zira onların, gün boyunca ibadet edip gece ibadet etmediklerine dair bir rivayet bulunmaktadır.} ﻗَﺎﻝَ ﻫَﻞْ ﻳَﺴْﻤَﻌُﻮﻧَﻜُﻢْ ﺍِﺫْ ﺗَﺪْﻋُﻮﻥَۙ﴾٧٢﴿ 72- İbrahim: Peki, dedi, yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı? ﺍَﻭْ ﻳَﻨْﻔَﻌُﻮﻧَﻜُﻢْ ﺍَﻭْ ﻳَﻀُﺮُّﻭﻥَ﴾٧٣﴿ 73- Yahut size fayda ya da zarar verebiliyorlar mı? ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﺑَﻞْ ﻭَﺟَﺪْﻧَٓﺎ ﺍٰﺑَٓﺎﺀَﻧَﺎ ﻛَﺬٰﻟِﻚَ ﻳَﻔْﻌَﻠُﻮﻥَ﴾٧٤﴿ 74- Şöyle cevap verdiler: Hayır, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk. ﻗَﺎﻝَ ﺍَﻓَﺮَﺍَﻳْﺘُﻢْ ﻣَﺎﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺗَﻌْﺒُﺪُﻭﻥَۙ﴾٧٥﴿ ﺍَﻧْﺘُﻢْ ﻭَﺍٰﺑَٓﺎﻭُۭ۬ﻛُﻢُ ﺍﻻﺎَﻗْﺪَﻣُﻮﻥَ﴾٧٦﴿ 75-76- İbrahim dedi ki: İyi ama, ister sizin, ister önceki atalarınızın; neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü? ﻓَﺎِﻧَّﻬُﻢْ ﻋَﺪُﻭٌّ ﻟ۪ٓﻰ ﺍِﻻَﺎﺭَﺑَّﺎﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَۙ﴾٧٧﴿ 77- İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur); ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ﺧَﻠَﻘَﻨ۪ﻰ ﻓَﻬُﻮَ ﻳَﻬْﺪ۪ﻳﻦِۙ﴾٧٨﴿ 78- Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O'dur. ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﻫُﻮَ ﻳُﻄْﻌِﻤُﻨ۪ﻰ ﻭَﻳَﺴْﻘ۪ﻴﻦِۙ﴾٧٩﴿ 79- Beni yediren, içiren O'dur. ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻣَﺮِﺿْﺖُ ﻓَﻬُﻮَ ﻳَﺸْﻔ۪ﻴﻦِۖ﴾٨٠﴿ 80- Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur. ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﻳُﻤ۪ﻴﺘُﻨ۪ﻰ ﺛُﻢَّ ﻳُﺤْﻴ۪ﻴﻦِۙ﴾٨١﴿ 81- Benim canımı alacak, sonra beni diriltecek O'dur. ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ٓﻯ ﺍَﻃْﻤَﻊُ ﺍَﻥْ ﻳَﻐْﻔِﺮَ ﻟ۪ﻰ ﺧَﻄ۪ٓﻴﺌَﺘ۪ﻰ ﻳَﻮْﻡَ ﺍﻟﺪّ۪ﻳﻦِۜ﴾٨٢﴿ 82- Ve hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum O'dur. ﺭَﺑِّﻬَﺐْ ﻟ۪ﻰ ﺣُﻜْﻤًﺎ ﻭَﺍَﻟْﺤِﻘْﻨ۪ﻰ ﺑِﺎﻟﺼَّﺎﻟِﺤ۪ﻴﻦَۙ﴾٨٣﴿ 83- Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat. ﻭَﺍﺟْﻌَﻞْ ﻟ۪ﻰ ﻟِﺴَﺎﻥَ ﺻِﺪْﻕٍ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎٰﺧِﺮ۪ﻳﻦَۙ﴾٨٤﴿ 84- Bana, sonra gelecekler içinde, iyilikle anılmak nasip eyle! {Hz. İbrahim, bu duasıyla, kıyamete kadar iyi bir nâmla anılmayı istemişti. Duası makbul olmuş, bundan ötürü her ümmet ona ayrı bir sevgi duymuş ve adını övgüyle anar olmuştur. Müslümanlar da beş vakit namazda salâvat-ı şerîfe okurken onu da anarak bu duaya katılmaktadırlar.} ﻭَﺍﺟْﻌَﻠْﻨ۪ﻰ ﻣِﻦْ ﻭَﺭَﺛَﺔِ ﺟَﻨَّﺔِ ﺍﻟﻨَّﻌ۪ﻴﻢِۙ﴾٨٥﴿ 85- Beni, Naîm cennetinin vârislerinden kıl. ﻭَﺍﻏْﻔِﺮْ ﻻﺎَﺑ۪ﻰٓ ﺍِﻧَّﻪُ ﻛَﺎﻥَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻀَّٓﺎﻟّ۪ﻴﻦَۙ﴾٨٦﴿ 86- Babamı da bağışla (ona tevbe ve iman nasip et). Çünkü o sapıklardandır. ﻭَﻻﺎﺗُﺨْﺰِﻧ۪ﻰ ﻳَﻮْﻡَ ﻳُﺒْﻌَﺜُﻮﻥَۙ﴾٨٧﴿ 87- (İnsanların) dirilecekleri gün, beni mahcup etme. ﻳَﻮْﻡَ ﻻﺎﻳَﻨْﻔَﻊُ ﻣَﺎﻝٌ ﻭَﻻﺎ ﺑَﻨُﻮﻥَۙ﴾٨٨﴿ 88- O gün, ne mal fayda verir ne de evlât. ﺍِﻻَﺎ ﻣَﻦْ ﺍَﺗَﻰﺍﻟﻠّٰﻬَﺒِﻘَﻠْﺐٍ ﺳَﻠ۪ﻴﻢٍۜ﴾٨٩﴿ 89- Ancak Allah'a kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur). {Kalb-i selîm, şüphelerden, şirkten temizlenmiş, ihlâsla iman etmiş kalp demektir. Saîd b. Müseyyeb (r.a.) demiştir ki: Kalb-i selîm, mânen sıhhatte olan kalpdir ki bu da, müminin kalbidir. Kâfir ve münafığın kalbi ise mânen hastadır.} ﻭَﺍُﺯْﻟِﻔَﺖِ ﺍﻟْﺠَﻨَّﺔُ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَۙ﴾٩٠﴿ 90- (O gün) cennet, takvâ sahiplerine yaklaştırılır. ﻭَﺑُﺮِّﺯَﺕِ ﺍﻟْﺠَﺤ۪ﻴﻢُ ﻟِﻠْﻐَﺎﻭ۪ﻳﻦَۙ﴾٩١﴿ 91- Cehennem de azgınlara apaçık gösterilir. ﻭَﻗ۪ﻴﻞَ ﻟَﻬُﻢْ ﺍَﻳْﻦَ ﻣَﺎﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺗَﻌْﺒُﺪُﻭﻥَۙ﴾٩٢﴿ ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻧِﺎﻟﻠّٰﻬِۜﻬَﻞْ ﻳَﻨْﺼُﺮُﻭﻧَﻜُﻢْ ﺍَﻭْ ﻳَﻨْﺘَﺼِﺮُﻭﻥَۜ﴾٩٣﴿ 92-93- Onlara: Allah'tan gayrı taptıklarınız hani nerede? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerine (olsun) yardımları dokunuyor mu? denilir. ﻓَﻜُﺒْﻜِﺒُﻮﺍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻫُﻢْ ﻭَﺍﻟْﻐَﺎﻭُ۫ﻥَۙ﴾٩٤﴿ ﻭَﺟُﻨُﻮﺩُ ﺍِﺑْﻠ۪ﻴﺲَ ﺍَﺟْﻤَﻌُﻮﻥَۜ﴾٩٥﴿ 94-95- Artık onlar, o azgınlar ve İblis orduları, toptan oraya tepetaklak (cehenneme) atılırlar. ﻗَﺎﻟﻮُﺍ ﻭَﻫُﻢْ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﻳَﺨْﺘَﺼِﻤُﻮﻥَۙ﴾٩٦﴿ 96- Orada birbirleriyle çekişerek şöyle derler: ﺗَﺎﻟﻠّٰﻬِﺎِﻥْ ﻛُﻨَّﺎ ﻟَﻔ۪ﻰ ﺿَﻼﺎﻝٍ ﻣُﺒ۪ﻴﻦٍۙ﴾٩٧﴿ 97- Vallahi, biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. ﺍِﺫْ ﻧُﺴَﻮّ۪ﻳﻜُﻤْﺒِﺮَﺑِّﺎﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَ﴾٩٨﴿ 98- Çünkü biz sizi âlemlerin Rabbi ile eşit tutuyorduk. ﻭَﻣَٓﺎ ﺍَﺿَﻠَّﻨَٓﺎ ﺍِﻻَﺎ ﺍﻟْﻤُﺠْﺮِﻣُﻮﻥَ﴾٩٩﴿ 99- Bizi ancak o günahkârlar saptırdı. ﻓَﻤَﺎ ﻟَﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﺷَﺎﻓِﻌ۪ﻴﻦَۙ﴾١٠٠﴿ ﻭَﻻﺎ ﺻَﺪ۪ﻳﻖٍ ﺣَﻤ۪ﻴﻢٍ﴾١٠١﴿ 100-101- Şimdi artık bizim ne şefaatçilerimiz var, ne de yakın bir dostumuz. ﻓَﻠَﻮْ ﺍَﻥَّ ﻟَﻨَﺎ ﻛَﺮَّﺓً ﻓَﻨَﻜُﻮﻥَ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ﴾١٠٢﴿ 102- Ah keşke bizim için (dünyaya) bir dönüş daha olsa da, müminlerden olsak! ﺍِﻥَّ ﻓ۪ﻰ ﺫٰﻟِﻚَ ﻻﺎٰﻳَﺔًۜ ﻭَﻣَﺎ ﻛَﺎﻥَ ﺍَﻛْﺜَﺮُﻫُﻢْ ﻣُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ﴾١٠٣﴿ 103- Bunda elbet (alınacak) büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler. ﻭَﺍِﻧَّﺮَﺑَّﻜَﻠَﻬُﻮَ ﺍﻟْﻌَﺰ۪ﻳﺰُ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢُ۟﴾١٠٤﴿ 104- Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. ﻛَﺬَّﺑَﺖْ ﻗَﻮْﻡُ ﻧُﻮﺡٍ ۨﺍﻟْﻤُﺮْﺳَﻠ۪ﻴﻦَۚ﴾١٠٥﴿ 105- Nuh kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladılar. ﺍِﺫْ ﻗَﺎﻝَ ﻟَﻬُﻢْ ﺍَﺧُﻮﻫُﻢْ ﻧُﻮﺡٌ ﺍَﻻﺎ ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَۚ﴾١٠٦﴿ 106- Kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? ﺍِﻧّ۪ﻰ ﻟَﻜُﻢْ ﺭَﺳُﻮﻝٌ ﺍَﻣ۪ﻴﻦٌۙ﴾١٠٧﴿ 107- Bilin ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﻮَﺍَﻃ۪ﻴﻌُﻮﻥِۚ﴾١٠٨﴿ 108- Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. ﻭَﻣَٓﺎ ﺍَﺳْﺌَﻠُﻜُﻢْ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﻣِﻦْ ﺍَﺟْﺮٍۚ ﺍِﻥْ ﺍَﺟْﺮِﻯَ ﺍِﻻَﺎ ﻋَﻠٰﻰﺭَﺑِّﺎﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَۚ﴾١٠٩﴿ 109- Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir. ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﻮَﺍَﻃ۪ﻴﻌُﻮﻥِۜ﴾١١٠﴿ 110- Onun için, Allah'tan korkun ve bana itaat edin. ﺣﺤﺤﺰﺯﺯﺑﺒﺒﺖ ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍَﻧُﻮْۭﻣِﻦُ ﻟَﻚَ ﻭَﺍﺗَّﺒَﻌَﻚَ ﺍﻻﺎَﺭْﺫَﻟُﻮﻥَۜ﴾١١١﴿ 111- Onlar şöyle cevap verdiler: Sana düşük seviyeli kimseler tâbi olup dururken, biz sana iman eder miyiz hiç! ﻗَﺎﻝَ ﻭَﻣَﺎ ﻋِﻠْﻤ۪ﻰ ﺑِﻤَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَۚ﴾١١٢﴿ 112- Nuh dedi ki: Onların yaptıkları hakkında bilgim yoktur. ﺍِﻥْ ﺣِﺴَﺎﺑُﻬُﻢْ ﺍِﻻَﺎ ﻋَﻠٰﻰﺭَﺑّ۪ﻰﻟَﻮْ ﺗَﺸْﻌُﺮُﻭﻥَۚ﴾١١٣﴿ 113- Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Bir düşünseniz! ﻭَﻣَٓﺎ ﺍَﻧَ۬ﺎ ﺑِﻄَﺎﺭِﺩِ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَۚ﴾١١٤﴿ 114- Ben iman eden kimseleri kovacak değilim. ﺍِﻥْ ﺍَﻧَﺎ۬ ﺍِﻻَﺎ ﻧَﺬ۪ﻳﺮٌ ﻣُﺒ۪ﻴﻦٌۜ﴾١١٥﴿ 115- Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım. ﻗَﺎﻟﻮُﺍ ﻟَﺌِﻦْ ﻟَﻢْ ﺗَﻨْﺘَﻪِ۬ ﻳَﺎ ﻧُﻮﺡُ ﻟَﺘَﻜُﻮﻧَﻦَّ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤَﺮْﺟُﻮﻣ۪ﻴﻦَۜ﴾١١٦﴿ 116- Dediler ki: Ey Nuh! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşlanmışlardan olacaksın! ﻗَﺎﻟَﺮَﺑِّﺎِﻥَّ ﻗَﻮْﻣ۪ﻰ ﻛَﺬَّﺑُﻮﻥِۚ﴾١١٧﴿ 117- Nuh: Rabbim! dedi, kavmim beni yalancılıkla suçladı. ﻓَﺎﻓْﺘَﺢْ ﺑَﻴْﻨ۪ﻰ ﻭَﺑَﻴْﻨَﻬُﻢْ ﻓَﺘْﺤًﺎ ﻭَﻧَﺠِّﻨ۪ﻰ ﻭَﻣَﻦْ ﻣَﻌِﻰَ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ﴾١١٨﴿ 118- Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar. ﻓَﺎَﻧْﺠَﻴْﻨَﺎﻩُ ﻭَﻣَﻦْ ﻣَﻌَﻪُ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻔُﻠْﻚِ ﺍﻟْﻤَﺸْﺤُﻮﻥِۚ﴾١١٩﴿ 119- Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri, o dolu geminin içinde (taşıyarak) kurtardık. ﺛُﻢَّ ﺍَﻏْﺮَﻗْﻨَﺎ ﺑَﻌْﺪُ ﺍﻟْﺒَﺎﻗ۪ﻴﻦَۜ﴾١٢٠﴿ 120- Sonra da geri kalanları suda boğduk. ﺍِﻥَّ ﻓ۪ﻰ ﺫٰﻟِﻚَ ﻻﺎٰﻳَﺔًۜ ﻭَﻣَﺎﻛَﺎﻥَ ﺍَﻛْﺜَﺮُﻫُﻢْ ﻣُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ﴾١٢١﴿ 121- Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler. ﻭَﺍِﻧَّﺮَﺑَّﻜَﻠَﻬُﻮَ ﺍﻟْﻌَﺰ۪ﻳﺰُ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢُ۟﴾١٢٢﴿ 122- Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. ﻛَﺬَّﺑَﺖْ ﻋَﺎﺩٌ ۨﺍﻟْﻤُﺮْﺳَﻠ۪ﻴﻦَۚ﴾١٢٣﴿ 123- Âd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla suçladı. ﺍِﺫْ ﻗَﺎﻝَ ﻟَﻬُﻢْ ﺍَﺧُﻮﻫُﻢْ ﻫُﻮﺩٌ ﺍَﻻﺎ ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَۚ﴾١٢٤﴿ 124- Kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? ﺍِﻧّ۪ﻰ ﻟَﻜُﻢْ ﺭَﺳُﻮﻝٌ ﺍَﻣ۪ﻴﻦٌۙ﴾١٢٥﴿ 125- Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﻮَﺍَﻃ۪ﻴﻌُﻮﻥِۚ﴾١٢٦﴿ 126- Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. ﻭَﻣَٓﺎ ﺍَﺳْﺌَﻠُﻜُﻢْ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﻣِﻦْ ﺍَﺟْﺮٍۚ ﺍِﻥْ ﺍَﺟْﺮِﻯَ ﺍِﻻَﺎ ﻋَﻠٰﻰﺭَﺑِّﺎﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَۜ﴾١٢٧﴿ 127- Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir. ﺍَﺗَﺒْﻨُﻮﻥَ ﺑِﻜُﻞِّ ﺭ۪ﻳﻊٍ ﺍٰﻳَﺔً ﺗَﻌْﺒَﺜُﻮﻥَۙ﴾١٢٨﴿ 128- Siz her yüksek yere bir alâmet dikerek eğleniyor musunuz? {Âyetteki "rî'" kelimesi "yol" manasına da geldiği için "siz her yol üzerine..." şeklinde bir meâl vermek de mümkündür. Bu kavmin bina ettiği şeyler hakkında, tefsirlerde; güvercin kaleleri, gelip geçenlerle eğlenmek için yapılmış yüksek binalar, tepelere dikilen âbideler gibi izahlarla karşılaşılmaktadır.} ﻭَﺗَﺘَّﺨِﺬُﻭﻥَ ﻣَﺼَﺎﻧِﻊَ ﻟَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗَﺨْﻠُﺪُﻭﻥَۚ﴾١٢٩﴿ 129- Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı ediniyorsunuz? {Bu yapılar hakkında, muazzam köşkler, müstahkem kaleler, su mahzenleri gibi tefsirler yapılmıştır.} ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺑَﻄَﺸْﺘُﻢْ ﺑَﻄَﺸْﺘُﻢْ ﺟَﺒَّﺎﺭ۪ﻳﻦَۚ﴾١٣٠﴿ 130- Yakaladığınız zaman, zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz? ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﻮَﺍَﻃ۪ﻴﻌُﻮﻥِۚ﴾١٣١﴿ 131- Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin. ﻭَﺍﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟَّﺬ۪ٓﻯ ﺍَﻣَﺪَّﻛُﻢْ ﺑِﻤَﺎ ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَۚ﴾١٣٢﴿ ﺍَﻣَﺪَّﻛُﻢْ ﺑِﺎَﻧْﻌَﺎﻡٍ ﻭَﺑَﻨ۪ﻴﻦَۙ﴾١٣٣﴿ ﻭَﺟَﻨَّﺎﺕٍ ﻭَﻋُﻴُﻮﻥٍۚ﴾١٣٤﴿ 132-133-134- Bildiğiniz şeyleri size veren, size davarlar, oğullar, bağlar, pınarlar ihsan eden (Allah'a karşı gelmek) den sakının. ﺍِﻧّ۪ٓﻰ ﺍَﺧَﺎﻑُ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻋَﺬَﺍﺏَ ﻳَﻮْﻡٍ ﻋَﻈ۪ﻴﻢٍۜ﴾١٣٥﴿ 135- Doğrusu sizin hakkınızda muazzam bir günün azabından endişe ediyorum. ﻗَﺎﻟﻮُﺍ ﺳَﻮَٓﺍﺀٌ ﻋَﻠَﻴْﻨَٓﺎ ﺍَﻭَﻋَﻈْﺖَ ﺍَﻡْ ﻟَﻢْ ﺗَﻜُﻦْ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻮَﺍﻋِﻈ۪ﻴﻦَۙ﴾١٣٦﴿ 136- (Onlar) şöyle dediler: Sen öğüt versen de, vermesen de bizce birdir. ﺍِﻥْ ﻫٰﺬَٓﺍ ﺍِﻻَﺎ ﺧُﻠُﻖُ ﺍﻻﺎَﻭَّﻟ۪ﻴﻦَۙ﴾١٣٧﴿ 137- Bu, öncekilerin geleneğinden başka bir şey değildir. {Burada "gelenek (huluk)"den kastedilenin ne olduğu hakkında farklı tefsirler vardır: 1) Şu yaptıklarımız veya üzerinde bulunduğumuz şu din, ilk atalarımızdan beri sürüp gelen şeydir. 2) Senin getirdiğin şu din veya öldükten sonra dirileceğimiz iddiası, geçmişlerin uydurmasıdır.} ﻭَﻣَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﺑِﻤُﻌَﺬَّﺑ۪ﻴﻦَۚ﴾١٣٨﴿ 138- Biz azaba uğratılacak da değiliz. ﻓَﻜَﺬَّﺑُﻮﻩُ ﻓَﺎَﻫْﻠَﻜْﻨَﺎﻫُﻢْۜ ﺍِﻥَّ ﻓ۪ﻰ ﺫٰﻟِﻚَ ﻻﺎٰﻳَﺔًۜ ﻭَﻣَﺎ ﻛَﺎﻥَ ﺍَﻛْﺜَﺮُﻫُﻢْ ﻣُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ﴾١٣٩﴿ 139- Böylece onu yalancılıkla suçladılar; biz de kendilerini helâk ettik. Doğrusu bunda büyük bir ibret vardır; ama çokları iman etmezler. ﻭَﺍِﻧَّﺮَﺑَّﻜَﻠَﻬُﻮَ ﺍﻟْﻌَﺰ۪ﻳﺰُ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢُ۟﴾١٤٠﴿ 140- Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. ﻛَﺬَّﺑَﺖْ ﺛَﻤُﻮﺩُ ﺍﻟْﻤُﺮْﺳَﻠ۪ﻴﻦَۚ﴾١٤١﴿ 141- Semûd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla suçladı. ﺍِﺫْ ﻗَﺎﻝَ ﻟَﻬُﻢْ ﺍَﺧُﻮﻫُﻢْ ﺻَﺎﻟِﺢٌ ﺍَﻻﺎ ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَۚ﴾١٤٢﴿ 142- Kardeşleri Sâlih onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? ﺍِﻧّ۪ﻰ ﻟَﻜُﻢْ ﺭَﺳُﻮﻝٌ ﺍَﻣ۪ﻴﻦٌۙ﴾١٤٣﴿ 143- Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﻮَﺍَﻃ۪ﻴﻌُﻮﻥِۚ﴾١٤٤﴿ 144- Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. ﻭَﻣَٓﺎ ﺍَﺳْﺌَﻠُﻜُﻢْ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﻣِﻦْ ﺍَﺟْﺮٍۚ ﺍِﻥْ ﺍَﺟْﺮِﻯَ ﺍِﻻَﺎ ﻋَﻠٰﻰﺭَﺑِّﺎﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَۜ﴾١٤٥﴿ 145- Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir. ﺍَﺗُﺘْﺮَﻛُﻮﻥَ ﻓ۪ﻰ ﻣَﺎ ﻫٰﻬُﻨَٓﺎ ﺍٰﻣِﻨ۪ﻴﻦَۙ﴾١٤٦﴿ ﻓ۪ﻰ ﺟَﻨَّﺎﺕٍ ﻭَﻋُﻴُﻮﻥٍۙ﴾١٤٧﴿ ﻭَﺯُﺭُﻭﻉٍ ﻭَﻧَﺨْﻞٍ ﻃَﻠْﻌُﻬَﺎ ﻫَﻀ۪ﻴﻢٌۚ﴾١٤٨﴿ 146-147-148- Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde; ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında güven içinde bırakılacak mısınız (sanırsınız)? ﻭَﺗَﻨْﺤِﺘُﻮﻥَ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺠِﺒَﺎﻝِ ﺑُﻴُﻮﺗًﺎ ﻓَﺎﺭِﻫ۪ﻴﻦَۚ﴾١٤٩﴿ 149- (Böyle sanıp) dağlardan ustaca evler yontuyorsunuz (oyup yapıyorsunuz). {Âyetteki "fârihin" kelimesine "ustaca" anlamı verilebileceği gibi, "şımararak" anlamı da verilebilir.} ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﻮَﺍَﻃ۪ﻴﻌُﻮﻥِۚ﴾١٥٠﴿ 150- Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin. ﻭَﻻﺎ ﺗُﻄ۪ﻴﻌُٓﻮﺍ ﺍَﻣْﺮَ ﺍﻟْﻤُﺴْﺮِﻓ۪ﻴﻦَۙ﴾١٥١﴿ ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳُﻔْﺴِﺪُﻭﻥَ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﻭَﻻﺎ ﻳُﺼْﻠِﺤُﻮﻥَ﴾١٥٢﴿ 151-152- Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen aşırı gidenlerin emrine uymayın. ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍِﻧَّﻤَٓﺎ ﺍَﻧْﺖَ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤُﺴَﺤَّﺮ۪ﻳﻦَۚ﴾١٥٣﴿ 153- Dediler ki: Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin! ﻣَٓﺎ ﺍَﻧْﺖَ ﺍِﻻَﺎ ﺑَﺸَﺮٌ ﻣِﺜْﻠُﻨَﺎۚ ﻓَﺎْﺕِ ﺑِﺎٰﻳَﺔٍ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺖَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ﴾١٥٤﴿ 154- Sen de ancak bizim gibi bir insansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir mucize getir. ﻗَﺎﻝَ ﻫٰﺬِﻩ۪ ﻧَﺎﻗَﺔٌ ﻟَﻬَﺎ ﺷِﺮْﺏٌ ﻭَﻟَﻜُﻢْ ﺷِﺮْﺏُ ﻳَﻮْﻡٍ ﻣَﻌْﻠُﻮﻡٍۚ﴾١٥٥﴿ 155- Salih: İşte (mucize) bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir, dedi. ﻭَﻻﺎ ﺗَﻤَﺴُّﻮﻫَﺎ ﺑِﺴُٓﻮﺀٍ ﻓَﻴَﺎْﺧُﺬَﻛُﻢْ ﻋَﺬَﺍﺏُ ﻳَﻮْﻡٍ ﻋَﻈ۪ﻴﻢٍ﴾١٥٦﴿ 156- Ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi muazzam bir günün azabı yakalayıverir. ﻓَﻌَﻘَﺮُﻭﻫَﺎ ﻓَﺎَﺻْﺒَﺤُﻮﺍ ﻧَﺎﺩِﻣ۪ﻴﻦَۙ﴾١٥٧﴿ 157- Buna rağmen onlar deveyi kestiler; ama pişman da oldular. ﻓَﺎَﺧَﺬَﻫُﻢُ ﺍﻟْﻌَﺬَﺍﺏُۜ ﺍِﻥَّ ﻓ۪ﻰ ﺫٰﻟِﻚَ ﻻﺎٰﻳَﺔًۜ ﻭَﻣَﺎ ﻛَﺎﻥَ ﺍَﻛْﺜَﺮُﻫُﻢْ ﻣُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ﴾١٥٨﴿ 158- Bunun üzerine onları azap yakaladı. Doğrusu bunda, büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler. ﻭَﺍِﻧَّﺮَﺑَّﻜَﻠَﻬُﻮَ ﺍﻟْﻌَﺰ۪ﻳﺰُ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢُ۟﴾١٥٩﴿ 159- Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. ﻛَﺬَّﺑَﺖْ ﻗَﻮْﻡُ ﻟُﻮﻁٍ ۨﺍﻟْﻤُﺮْﺳَﻠ۪ﻴﻦَۚ﴾١٦٠﴿ 160- Lût kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı. ﺍِﺫْ ﻗَﺎﻝَ ﻟَﻬُﻢْ ﺍَﺧُﻮﻫُﻢْ ﻟُﻮﻁٌ ﺍَﻻﺎ ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَۚ﴾١٦١﴿ 161- Kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? ﺍِﻧّ۪ﻰ ﻟَﻜُﻢْ ﺭَﺳُﻮﻝٌ ﺍَﻣ۪ﻴﻦٌۙ﴾١٦٢﴿ 162- Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﻮَﺍَﻃ۪ﻴﻌُﻮﻥِۚ﴾١٦٣﴿ 163- Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. ﻭَﻣَٓﺎ ﺍَﺳْﺌَﻠُﻜُﻢْ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﻣِﻦْ ﺍَﺟْﺮٍۚ ﺍِﻥْ ﺍَﺟْﺮِﻯَ ﺍِﻻَﺎ ﻋَﻠٰﻰﺭَﺑِّﺎﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَۜ﴾١٦٤﴿ 164- Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir. ﺍَﺗَﺎْﺗُﻮﻥَ ﺍﻟﺬُّﻛْﺮَﺍﻥَ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَۙ﴾١٦٥﴿ ﻭَﺗَﺬَﺭُﻭﻥَ ﻣَﺎ ﺧَﻠَﻖَ ﻟَﻜُﻤْﺮَﺑُّﻜُﻤْﻤِﻦْ ﺍَﺯْﻭَﺍﺟِﻜُﻢْۜ ﺑَﻞْ ﺍَﻧْﺘُﻢْ ﻗَﻮْﻡٌ ﻋَﺎﺩُﻭﻥَ﴾١٦٦﴿ 165-166- Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da, insanlar içinden erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz sınırı aşmış (sapık) bir kavimsiniz! ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻟَﺌِﻦْ ﻟَﻢْ ﺗَﻨْﺘَﻪِ۬ ﻳَﺎﻟُﻮﻁُ ﻟَﺘَﻜُﻮﻧَﻦَّ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤُﺨْﺮَﺟ۪ﻴﻦَ﴾١٦٧﴿ 167- Onlar şöyle dediler: Ey Lût! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, sürgün edilmişlerden olacaksın! ﻗَﺎﻝَ ﺍِﻧّ۪ﻰ ﻟِﻌَﻤَﻠِﻜُﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻘَﺎﻟ۪ﻴﻦَۜ﴾١٦٨﴿ 168- Lût: Doğrusu, dedi, ben sizin bu işinizden tiksinmekteyim! ﺭَﺑِّﻨَﺠِّﻨ۪ﻰ ﻭَﺍَﻫْﻠ۪ﻰ ﻣِﻤَّﺎ ﻳَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَ﴾١٦٩﴿ 169- Rabbim! Beni ve ailemi, onların yapageldiklerinden (vebalinden) kurtar. ﻓَﻨَﺠَّﻴْﻨَﺎﻩُ ﻭَﺍَﻫْﻠَﻪُٓ ﺍَﺟْﻤَﻌ۪ﻴﻦَۙ﴾١٧٠﴿ 170- Bunun üzerine onu ve bütün ailesini kurtardık. ﺍِﻻَﺎ ﻋَﺠُﻮﺯًﺍ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻐَﺎﺑِﺮ۪ﻳﻦَۚ﴾١٧١﴿ 171- Ancak bir kocakarı müstesna. O, geride kalanlardan (oldu). {Burada Hz. Lût'un karısına işaret edilmektedir. Tahrîm sûresi'nin 10. âyetine ve 12. âyetindeki açıklamaya bakınız.} ﺛُﻢَّ ﺩَﻣَّﺮْﻧَﺎ ﺍﻻﺎٰﺧَﺮ۪ﻳﻦَۚ﴾١٧٢﴿ 172- Sonra diğerlerini helâk ettik. ﻭَﺍَﻣْﻄَﺮْﻧَﺎ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻣَﻄَﺮًﺍۚ ﻓَﺴَٓﺎﺀَ ﻣَﻄَﺮُ ﺍﻟْﻤُﻨْﺬَﺭ۪ﻳﻦَ﴾١٧٣﴿ 173- Üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki... Uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) yağmuru ne de kötü! ﺍِﻥَّ ﻓ۪ﻰ ﺫٰﻟِﻚَ ﻻﺎٰﻳَﺔًۜ ﻭَﻣَﺎ ﻛَﺎﻥَ ﺍَﻛْﺜَﺮُﻫُﻢْ ﻣُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ﴾١٧٤﴿ 174- Elbet bunda büyük bir ibret vardır; fakat çokları iman etmezler. ﻭَﺍِﻧَّﺮَﺑَّﻜَﻠَﻬُﻮَ ﺍﻟْﻌَﺰ۪ﻳﺰُ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢُ۟﴾١٧٥﴿ 175- Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. ﻛَﺬَّﺏَ ﺍَﺻْﺤَﺎﺏُ ﻟْﺌَﻴْﻜَﺔِ ﺍﻟْﻤُﺮْﺳَﻠ۪ﻴﻦَۚ﴾١٧٦﴿ 176- Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladı. {Eyke, bir orman türünün adıdır. Rivayete göre, Medyen yakınlarında bulunan bir bölge de bu isimle anılmaktaydı. Şuayb (a.s.) Eykeli olmadığından, 106, 124, 142 ve 160. âyetlerdekinden farklı olarak gönderilen peygamber için "kardeşleri" denmemiştir.} ﺍِﺫْ ﻗَﺎﻝَ ﻟَﻬُﻢْ ﺷُﻌَﻴْﺐٌ ﺍَﻻﺎﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَۚ﴾١٧٧﴿ 177- Şuayb onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? ﺍِﻧّ۪ﻰ ﻟَﻜُﻢْ ﺭَﺳُﻮﻝٌ ﺍَﻣ۪ﻴﻦٌۙ﴾١٧٨﴿ 178- Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﻮَﺍَﻃ۪ﻴﻌُﻮﻥِۚ﴾١٧٩﴿ 179- Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. ﻭَﻣَٓﺎ ﺍَﺳْﺌَﻠُﻜُﻢْ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﻣِﻦْ ﺍَﺟْﺮٍۚ ﺍِﻥْ ﺍَﺟْﺮِﻯَ ﺍِﻻَﺎ ﻋَﻠٰﻰﺭَﺑِّﺎﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَۜ﴾١٨٠﴿ 180- Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir. ﺍَﻭْﻓُﻮﺍ ﺍﻟْﻜَﻴْﻞَ ﻭَﻻﺎ ﺗَﻜُﻮﻧُﻮﺍ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤُﺨْﺴِﺮ۪ﻳﻦَۚ﴾١٨١﴿ 181- Ölçüyü tastamam yapın, (insanların hakkını) eksik verenlerden olmayın. ﻭَﺯِﻧُﻮﺍ ﺑِﺎﻟْﻘِﺴْﻄَﺎﺱِ ﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﻘ۪ﻴﻢِۚ﴾١٨٢﴿ 182- Doğru terazi ile tartın. ﻭَﻻﺎ ﺗَﺒْﺨَﺴُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﺍَﺷْﻴَٓﺎﺀَﻫُﻢْ ﻭَﻻﺎ ﺗَﻌْﺜَﻮْﺍ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﻣُﻔْﺴِﺪ۪ﻳﻦَۚ﴾١٨٣﴿ 183- İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. ﻭَﺍﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺧَﻠَﻘَﻜُﻢْ ﻭَﺍﻟْﺠِﺒِﻠَّﺔَ ﺍﻻﺎَﻭَّﻟ۪ﻴﻦَۜ﴾١٨٤﴿ 184- Sizi ve önceki nesilleri yaratan (Allah) dan korkun. ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍِﻧَّﻤَٓﺎ ﺍَﻧْﺖَ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤُﺴَﺤَّﺮ۪ﻳﻦَۙ﴾١٨٥﴿ 185- Onlar şöyle dediler: Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin! ﻭَﻣَٓﺎ ﺍَﻧْﺖَ ﺍِﻻَﺎ ﺑَﺸَﺮٌ ﻣِﺜْﻠُﻨَﺎ ﻭَﺍِﻥْ ﻧَﻈُﻨُّﻚَ ﻟَﻤِﻦَ ﺍﻟْﻜَﺎﺫِﺑ۪ﻴﻦَۚ﴾١٨٦﴿ 186- Sen de, ancak bizim gibi bir beşersin. Bil ki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz. ﻓَﺎَﺳْﻘِﻂْ ﻋَﻠَﻴْﻨَﺎ ﻛِﺴَﻔًﺎ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺖَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَۜ﴾١٨٧﴿ 187- Şayet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten azap yağdır. ﻗَﺎﻟَﺮَﺑّ۪ٓﻰﺍَﻋْﻠَﻢُ ﺑِﻤَﺎ ﺗَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَ﴾١٨٨﴿ 188- Şuayb: Rabbim yaptıklarınızı en iyi bilendir, dedi. ﻓَﻜَﺬَّﺑُﻮﻩُ ﻓَﺎَﺧَﺬَﻫُﻢْ ﻋَﺬَﺍﺏُ ﻳَﻮْﻡِ ﺍﻟﻈُّﻠَّﺔِۜ ﺍِﻧَّﻪُ ﻛَﺎﻥَ ﻋَﺬَﺍﺏَ ﻳَﻮْﻡٍ ﻋَﻈ۪ﻴﻢٍ﴾١٨٩﴿ 189- Velhasıl onu yalancı saydılar da, kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. Gerçekten o, muazzam bir günün azabı idi! {Çok sıcak günlerden sonra gökte bulutlar belirmiş, onların gölgesine sığınmışlardı. Allah bulutlardan ateş yağdırarak azgınları, asileri yakmış ve cezalandırmıştı.} ﺍِﻥَّ ﻓ۪ﻰ ﺫٰﻟِﻚَ ﻻﺎٰﻳَﺔًۜ ﻭَﻣَﺎ ﻛَﺎﻥَ ﺍَﻛْﺜَﺮُﻫُﻢْ ﻣُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ﴾١٩٠﴿ 190- Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler. ﻭَﺍِﻧَّﺮَﺑَّﻜَﻠَﻬُﻮَ ﺍﻟْﻌَﺰ۪ﻳﺰُ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢُ۟﴾١٩١﴿ 191- Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. {Sûrenin 10. âyetinden buraya kadar birçok peygamberin, kavimlerini ikazları, getirdikleri mucizeler ve kavimlerinin tutumları ortak çizgilerle anlatıldıktan sonra, bundan sonraki bölümde de Kur'an'a yöneltilen iftiralara özlü reddiyelerde bulunulmuş, Hz. Peygamber'e sabır ve metanetle ulvî görevini sürdürmesi telkin edilmiştir.} ﻭَﺍِﻧَّﻪُ ﻟَﺘَﻨْﺰ۪ﻳﻠُﺮَﺑِّﺎﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَۜ﴾١٩٢﴿ 192- Muhakkak ki o (Kur'an) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. ﻧَﺰَﻝَ ﺑِﻪِ ﺍﻟﺮُّﻭﺡُ ﺍﻻﺎَﻣ۪ﻴﻦُۙ﴾١٩٣﴿ ﻋَﻠٰﻰ ﻗَﻠْﺒِﻚَ ﻟِﺘَﻜُﻮﻥَ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤُﻨْﺬِﺭ۪ﻳﻦَۙ﴾١٩٤﴿ ﺑِﻠِﺴَﺎﻥٍ ﻋَﺮَﺑِﻰٍّ ﻣُﺒ۪ﻴﻦٍۜ﴾١٩٥﴿ 193-194-195 -(Resûlüm!) Onu Rûhu'l-emîn (Cebrail) uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arap diliyle, senin kalbine indirmiştir. ﻭَﺍِﻧَّﻪُ ﻟَﻔ۪ﻰ ﺯُﺑُﺮِ ﺍﻻﺎَﻭَّﻟ۪ﻴﻦَ﴾١٩٦﴿ 196- O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardır. {Kur'an'ın Hz. Muhammed'e indirileceği, yahut da Kur'an'ın manası, özü ve ana prensipleri önceki hak kitaplarda da vardı. Âyette her ikisi anlatılmış olabilir.} ﺍَﻭَ ﻟَﻢْ ﻳَﻜُﻦْ ﻟَﻬُﻢْ ﺍٰﻳَﺔً ﺍَﻥْ ﻳَﻌْﻠَﻤَﻪُ ﻋُﻠَﻤٰٓﻮُۭ۬ﺍ ﺑَﻨ۪ٓﻰ ﺍِﺳْﺮَٓﺍﺋ۪ﻴﻞَۜ﴾١٩٧﴿ 197- Benî İsrail bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir delil değil midir? ﻭَﻟَﻮْ ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎﻩُ ﻋَﻠٰﻰ ﺑَﻌْﺾِ ﺍﻻﺎَﻋْﺠَﻤ۪ﻴﻦَۙ﴾١٩٨﴿ ﻓَﻘَﺮَﺍَﻩُ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻣَﺎ ﻛَﺎﻧﻮُﺍ ﺑِﻪ۪ ﻣُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَۜ﴾١٩٩﴿ 198-199- Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu onlara o okusaydı, yine ona iman etmezlerdi. ﻛَﺬٰﻟِﻚَ ﺳَﻠَﻜْﻨَﺎﻩُ ﻓ۪ﻰ ﻗُﻠُﻮﺏِ ﺍﻟْﻤُﺠْﺮِﻣ۪ﻴﻦَۜ﴾٢٠٠﴿ ﻻﺎﻳُﻮْۭﻣِﻨُﻮﻥَ ﺑِﻪ۪ ﺣَﺘّٰﻰ ﻳَﺮَﻭُﺍ ﺍﻟْﻌَﺬَﺍﺏَ ﺍﻻﺎَﻟ۪ﻴﻢَۙ﴾٢٠١﴿ 200-201- Onu günahkârların kalplerine böyle soktuk. Onun için, acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler. {Âyetteki "onu" zamiri, "küfür"e gönderilirse "-Kendi günahları yüzünden- soktuğumuz küfür öyle yerleşmiştir ki, azabı açıkça görmeden imana gelmezler" manası çıkar. Aynı zamir "Kur'an"a da gönderilebilir. O takdirde "Kur'an'ı kendi dilleriyle indirdik, manasını kalplerine iyice soktuk; yine de azabı görmeden iman etmezler" manası kasdedilmiş olur.} ﻓَﻴَﺎْﺗِﻴَﻬُﻢْ ﺑَﻐْﺘَﺔً ﻭَﻫُﻢْ ﻻﺎﻳَﺸْﻌُﺮُﻭﻥَۙ﴾٢٠٢﴿ 202- İşte bu (azap) onlara, kendileri farkında olmadan, ansızın geliverecektir. ﻓَﻴَﻘُﻮﻟُﻮﺍ ﻫَﻞْ ﻧَﺤْﻦُ ﻣُﻨْﻈَﺮُﻭﻥَۜ﴾٢٠٣﴿ 203- O zaman: Bize (iman etmemiz için) mühlet verilir mi acaba? diyeceklerdir. ﺍَﻓَﺒِﻌَﺬَﺍﺑِﻨَﺎ ﻳَﺴْﺘَﻌْﺠِﻠُﻮﻥَ﴾٢٠٤﴿ 204- (Durmadan mucize talebiyle) onlar bizim azabımızı mı çarçabuk istiyorlardı? ﺍَﻓَﺮَﺍَﻳْﺖَ ﺍِﻥْ ﻣَﺘَّﻌْﻨَﺎﻫُﻢْ ﺳِﻨ۪ﻴﻦَۙ﴾٢٠٥﴿ ﺛُﻢَّ ﺟَٓﺎﺀَﻫُﻢْ ﻣَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳُﻮﻋَﺪُﻭﻥَۙ﴾٢٠٦﴿ 205-206- Ne dersin! Eğer biz onları yıllarca yaşatıp nimetlerden faydalandırsak, sonra tehdit edilmekte oldukları (azap) başlarına gelse! ﻣَٓﺎ ﺍَﻏْﻨٰﻰ ﻋَﻨْﻬُﻢْ ﻣَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳُﻤَﺘَّﻌُﻮﻥَۜ﴾٢٠٧﴿ 207- Faydalandırıldıkları nimetler onlara hiç yarar sağlamayacaktır. ﻭَﻣَٓﺎ ﺍَﻫْﻠَﻜْﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﻗَﺮْﻳَﺔٍ ﺍِﻻَﺎ ﻟَﻬَﺎ ﻣُﻨْﺬِﺭُﻭﻥَۗۛ﴾٢٠٨﴿ ﺫِﻛْﺮٰﻯ۠ۛ ﻭَﻣَﺎ ﻛُﻨَّﺎ ﻇَﺎﻟِﻤ۪ﻴﻦَ﴾٢٠٩﴿ 208-209- Biz hiçbir memleketi, öğüt vermek üzere (gönderdiğimiz) uyarıcıları (peygamberleri) olmadan yok etmemişizdir. Biz zalim değiliz. ﻭَﻣَﺎ ﺗَﻨَﺰَّﻟَﺖْ ﺑِﻪِ ﺍﻟﺸَّﻴَﺎﻃ۪ﻴﻦُ﴾٢١٠﴿ 210- O'nu (Kur'an'ı) şeytanlar indirmedi. {Kur'an'ın, şeytanlar tarafından kâhinlere telkin edilen şeylerden ibaret olduğunu ileri süren bazı müşriklerin sözleri reddedilmektedir.} ﻭَﻣَﺎ ﻳَﻨْﺒَﻐ۪ﻰ ﻟَﻬُﻢْ ﻭَﻣَﺎ ﻳَﺴْﺘَﻄ۪ﻴﻌُﻮﻥَۜ﴾٢١١﴿ 211- Bu onlara düşmez; zaten güçleri de yetmez. ﺍِﻧَّﻬُﻢْ ﻋَﻦِ ﺍﻟﺴَّﻤْﻊِ ﻟَﻤَﻌْﺰُﻭﻟُﻮﻥَۜ﴾٢١٢﴿ 212- Şüphesiz onlar, vahyi işitmekten uzak tutulmuşlardır. ﻓَﻼﺎ ﺗَﺪْﻉُ ﻣَﻌَﺎﻟﻠّٰﻬِﺎِﻟٰﻬًﺎ ﺍٰﺧَﺮَ ﻓَﺘَﻜُﻮﻥَ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤُﻌَﺬَّﺑ۪ﻴﻦَۚ﴾٢١٣﴿ 213- O halde sakın Allah ile beraber başka ilâha kulluk edip yalvarma, sonra azap edilenlerden olursun! {Hz. Peygamber'in şahsında, insanlığa hitap edilmektedir. Bak. Kasas 28/86-88.} ﻭَﺍَﻧْﺬِﺭْ ﻋَﺸ۪ﻴﺮَﺗَﻚَ ﺍﻻﺎَﻗْﺮَﺑ۪ﻴﻦَۙ﴾٢١٤﴿ 214- (Önce) en yakın akrabanı uyar. ﻭَﺍﺧْﻔِﺾْ ﺟَﻨَﺎﺣَﻚَ ﻟِﻤَﻦِ ﺍﺗَّﺒَﻌَﻚَ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَۚ﴾٢١٥﴿ 215- Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını indir. ﻓَﺎِﻥْ ﻋَﺼَﻮْﻙَ ﻓَﻘُﻞْ ﺍِﻧّ۪ﻰ ﺑَﺮ۪ٓﻯﺀٌ ﻣِﻤَّﺎ ﺗَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَۚ﴾٢١٦﴿ 216- Şayet sana karşı gelirlerse de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım. ﻭَﺗَﻮَﻛَّﻞْ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻌَﺰ۪ﻳﺰِ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢِۙ﴾٢١٧﴿ 217- Sen O mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻯ ﻳَﺮٰﻳﻚَ ﺣ۪ﻴﻦَ ﺗَﻘُﻮﻡُۙ﴾٢١٨﴿ 218- O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor. ﻭَﺗَﻘَﻠُّﺒَﻚَ ﻓِﻰ ﺍﻟﺴَّﺎﺟِﺪ۪ﻳﻦَ﴾٢١٩﴿ 219- Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor). {İbn Abbâs (r.a.)dan gelen rivayete göre "ve tekallübeke fi's-sâcidîn" kavlinin ifade etmek istediği mana şudur: Allah senin bir peygamberin sulbünden diğer peygamberin sulbüne intikal ede ede nihayet nasıl bir nebî olarak çıktığını görendir.} ﺍِﻧَّﻪُ ﻫُﻮَ ﺍﻟﺴَّﻤ۪ﻴﻊُ ﺍﻟْﻌَﻠ۪ﻴﻢُ﴾٢٢٠﴿ 220- Çünkü her şeyi işiten, her şeyi bilen O'dur. ﻫَﻞْ ﺍُﻧَﺒِّﺌُﻜُﻢْ ﻋَﻠٰﻰ ﻣَﻦْ ﺗَﻨَﺰَّﻝُ ﺍﻟﺸَّﻴَﺎﻃ۪ﻴﻦُۜ﴾٢٢١﴿ 221- Şeytanların ise kime ineceğini size haber vereyim mi? ﺗَﻨَﺰَّﻝُ ﻋَﻠٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺍَﻓَّﺎﻙٍ ﺍَﺛ۪ﻴﻢٍۙ﴾٢٢٢﴿ 222- Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üstüne inerler. ﻳُﻠْﻘُﻮﻥَ ﺍﻟﺴَّﻤْﻊَ ﻭَﺍَﻛْﺜَﺮُﻫُﻢْ ﻛَﺎﺫِﺑُﻮﻥَۜ﴾٢٢٣﴿ 223- Bunlar, (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar. ﻭَﺍﻟﺸُّﻌَﺮَٓﺍﺀُ ﻳَﺘَّﺒِﻌُﻬُﻢُ ﺍﻟْﻐَﺎﻭُ۫ﻥَۜ﴾٢٢٤﴿ 224- Şairler(e gelince), onlara da sapıklar uyarlar. ﺍَﻟَﻢْ ﺗَﺮَ ﺍَﻧَّﻬُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻛُﻞِّ ﻭَﺍﺩٍ ﻳَﻬ۪ﻴﻤُﻮﻥَۙ﴾٢٢٥﴿ ﻭَﺍَﻧَّﻬُﻢْ ﻳَﻘُﻮﻟُﻮﻥَ ﻣَﺎﻻﺎ ﻳَﻔْﻌَﻠُﻮﻥَۙ﴾٢٢٦﴿ 225-226- Onların her vâdide başıboş dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi? ﺍِﻻَﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻭَﻋَﻤِﻠُﻮﺍ ﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤَﺎﺕِ ﻭَﺫَﻛَﺮُﻭﺍﺍﻟﻠّٰﻬَﻜَﺜ۪ﻴﺮًﺍ ﻭَﺍﻧْﺘَﺼَﺮُﻭﺍ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِ ﻣَﺎ ﻇُﻠِﻤُﻮﺍۜ ﻭَﺳَﻴَﻌْﻠَﻢُ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻇَﻠَﻤُٓﻮﺍ ﺍَﻯَّ ﻣُﻨْﻘَﻠَﺐٍ ﻳَﻨْﻘَﻠِﺒُﻮﻥَ﴾٢٢٧﴿ 227- Ancak iman edip iyi işler yapanlar, Allah'ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir. {Sahih hadis kitaplarında yer alan birçok hadisten de anlaşıldığı üzere, kötülüğü ifade etmeyen ve iyi maksatla kullanılan şiir, yukarıda kötülenen şiirden istisna edilmiştir. Nitekim ashâb-ı kiram arasında Resûl-i Ekrem'in takdirlerini kazanmış birçok şairler bulunmaktaydı. Meselâ Hz. Peygamber'in, Hassân bin Sabit'e, "Müşrikleri (şiirlerinle) hicvet, bil ki muhakkak Cebrail de seninle beraberdir" buyurduğu rivayet olunmuştur.}