Dördüncü Şua
Fihrist Risalesi · s.187
Dördüncü Şuâ olan âyet-i nûriye-i hasbiyenin başının hulâsası
Diyor ki: Bir zaman ehl-i dünya beni her şeyden tecrid ettiklerinden beş çeşit gurbetlere düşmüştüm. Sıkıntıdan gelen bir gafletle Risale-i Nur'un teselli verici ve medet edici nurlarına bakmayarak doğrudan doğruya kalbime baktım. Ve ruhumu aradım, gördüm ki: Gayet kuvvetli bir aşk-ı beka ve şedit bir muhabbet-i vücud ve büyük bir iştiyak-ı hayat ve hadsiz bir acz ve nihayetsiz bir fakr bende hükmediyorlar. Halbuki müthiş bir fenâ o bekayı söndürüyor. O haletimde yanık bir şâirin dediği gibi dedim: Dil bekası, hak fenası istedi mülk-ü tenim Bir devasız derde düştüm âh ki, Lokman bî-haber Me'yusâne başımı eğdim. Birden ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ âyeti imdadıma geldi, "beni dikkatle oku" dedi. Ben de günde beş yüz defa okudum. Okudukça yalnız ilme'l-yakîn ile değil, ayne'l-yakîn ile çok kıymettâr envârından dokuz mertebe-i hasbiye bana inkişâf etti. Birinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye:Bendeki aşk-ı beka bendeki bekaya değil, belki sebepsiz ve bizzat mahbub olan kemal-i mutlak sahibi Zât-ı Zülkemal'in ve Zât-ı Zülcemâl'in bir isminin ve bir cilvesinin mahiyetimde bir gölgesi bulunduğundan fıtratımda o Kâmil-i Mutlak'ın varlığına ve kemâline ve bekasına müteveccih olan muhabbet-i fıtriye gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, ayinenin bekasına aşık olmuştu. ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ geldi, perdeyi kaldırdı, gördüm ve hissettim ve hakka'l-yakîn zevkettim ki bekamın lezzeti ve saadeti aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâki-i Zülkemâl'in bekasına ve benim Rabbim ve İlâhım olduğuna tasdik ve imanımda ve iz'ânımda vardır. Bunun edillesi zevi'l-ihsası hayrette bırakacak gayet derin ve dakik on iki hem.. hem..lerle ve şuur-u imanlar ile Risale-i Hasbiye'de beyan edilmiştir. İkinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye:Fıtratımdaki hadsiz aczimle beraber, ihtiyarlık ve gurbet ve kimsesizlik ve tecridim içinde ehl-i dünya desiseleriyle, casuslarıyla bana hücum ettikleri hengâmda kalben dedim: "Elleri bağlı zayıf ve hasta birtek adama ordular taarruz ediyor. Benim için bir nokta-i istinad yok mu?" diye, ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ âyetine müracaat ettim. Bana bu âyet bildirdi ki; intisab-ı imanî vesikasıyla Kadir-i Mutlak öyle bir Sultana intisab edersin ki, zemin yüzünde her baharda dörd yüz bin milletten mürekkep nebatat ve hayvânat ordularının bütün cihazatlarını kemal-i intizamla vermekle beraber, başta insan olarak hayvanatın muazzam ordusunun bütün erzaklarını, değil medeni insanların son zamanlarda keşfettikleri et ve şeker ve sair taamların hülâsaları gibi, belki o medeni hülâsalardan yüz derece daha mükemmel ve bütün taamların her nev'inden tohum ve çekirdek denilen Rahmânî hülasalara koyup ve o hülasaları dahi onların pişirmelerine ve inbisatlarına dair kaderi tarifeler içinde sarıp muhafaza için küçük sandukçalara koyup tevdî eder. O sandukçaların icadı "kün" emrinde bulunan kâf-nûn fabrikasında o kadar çabuk ve kolay ve çoklukla olur ki, Kur'ân der: "Hâlık emreder, meydana gelir." Madem sen intisab-ı imâni tezkeresiyle böyle bir nokta-i istinad bulabildiğinden, hadsiz bir kuvvete ve kudrete dayanabilirsin. Ben de âyetten bu dersimi aldıkça öyle bir kuvve-i mâneviyeyi buldum ki, değil şimdiki düşmanlarıma, belki dünyaya meydan okutturabilir bir iktidar-ı imanî hissederek bütün ruhumla beraber ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ dedim. Üçüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye:Ben o gurbetler ve hastalıklar ve mazlûmiyetlerin tazyikıyle dünyadan alâkamı kesilmiş bularak, ebedi bir dünyada ve bâki bir memlekette, dâimi bir saadete namzed olduğumu iman telkin ettiği hengâmda tehassür akıtan "Of! Of!" dan vazgeçip beşaşet izhar eden "Oh! Oh!" dedim. Fakat bu gaye-i hayal ve hedef-i ruh ve netice-i fıtratın tahakkuku ancak ve ancak bütün mahlûkatın bütün harekâtlarını ve sekenatlarını ve ahvâl ve âmâllerini kavlen ve fiilen bilen ve kaydeden ve bu küçücük ve âciz-i mutlak nev-i insanı kendine dost ve muhatap edip bütün mahlûkat üstünde bir makam veren bir Kadir-i Mutlakın hadsiz kudretiyle ve insana nihayetsiz inâyet ve ehemmiyet vermesiyle olabilir diye düşünürken, bu iki noktada yani böyle bir kudretin faaliyeti ve zâhiren bu ehemmiyetsiz insanın hakikatlı ehemmiyeti hakkında, imanın inkişafını ve kalbin itmi'nanını veren bir izah istedim. Yine o âyete müracaat ettim; dedi ki: ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ daki ﻧَﺎ ya dikkat et, bak. Senin ile beraber lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ yı kimler söylüyorlar, dinle!" emretti. Birden baktım ki, hadsiz kuşlar ve kuşcuklar olan sinekler ve hesapsız hayvanlar ve nihayetsiz nebatlar ve gayetsiz ağaçlar dahi benim gibi lisan-ı hal ile ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ in mânâsını yâdediyorlar ve herkesin yadına getiriyorlar ki, bütün şerait-i hayatiyelerini tekeffül eden öyle bir vekilleri var ki, birbirine benzeyen ve maddeleri bir olan yumurtalar ve birbirinin misli gibi katreler ve birbirinin aynı gibi habbeler ve birbirine müşabih çekirdeklerden kuşların yüz bin çeşitlerini ve hayvanâtın yüz bin tarzlarını ve nebatatın yüzbin nev'ini ve ağaçların yüz bin sınıfını yanlışsız, noksansız, iltibassız, süslü, mizanlı ve intizamlı, birbirinden ayrı, fârikalı bir surette gözümüz önünde, hususan her baharda gayet çok, gayet kolay, gayet geniş bir dairede gayet çoklukla halk eder, yapar; bir kudretin azamet ve haşmeti içinde beraberlik ve benzeyişlik ve birbiri içinde ve bir tarzda yapılmalarıyla, vahdetini ve ehadiyetini bize gösterir. Ve böyle hadsiz mu'cizatı ibraz eden bir fiil-i rubûbiyete bir tasarruf-u hallâkıyete müdâhale ve iştirâk mümkün olmadığını bildirir diye anladım. Dördüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye:Bir vakit ihtiyarlık, gurbet, hastalık, mağlubiyet gibi vücudumu sarsan ârızalar bir gaflet zamanıma rastgelip -şiddetle alâkadar oldular ve meftun olduğum vücudum, belki mahlûkatın vücutlarını ademe gidiyor diye- elîm bir endişe verirken yine bu Âyet-i Hasbiyeye müracaat ettim. Dedi: "Mânâma dikkat et ve iman dürbünüyle bak!" Ben de baktım ve iman gözüyle gördüm ki, bu zerrecik vücudum her mü'minin vücudu gibi hadsiz bir vücudun ayinesı ve nihayetsiz bir inbisat ile hadsiz vücutları kazanmasına bir vesile ve kendinden daha kıymettar bâki, müteaddit vücutları meyve veren bir kelime-i hikmet bulunduğunu ve mensubiyet cihetiyle bir an yaşaması ebedî bir vücud kadar kıymettar olduğunu ilmelyakin ile bildim. Çünkü, şuur-u iman ile bu vücudum Vâcibü'l-Vücud'un eseri ve san'atı ve cilvesi olduğunu anlamakla, vahşi evhamdan hadsiz karanlıklardan ve hadsiz müfârakat ve firakların elemlerinden kurtulup mevcudata, hususan zihayatlara taalluk eden ef'âl ve esma-i İlâhiye adedince uhuvvet rabıtalarıyla münasebet peyda eylediğim bütün sevdiğim mevcudata muvakkat bir firak içinde dâimi bir visâl var olduğunu bildim. İşte iman ile ve imandaki intisab ile, her mü'min gibi bu vücudum dahi hadsiz vücutların firaksız envarını kazanır. Kendisi gitse de, onlar arkada kaldığından, kendisi kalmış gibi memnun olur. Hulâsa; ölüm firak değil, visaldir, tebdil-i mekândır. Bâki bir meyveyi sünbül vermektir. Beşinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye:Yine bir vakit hayatım çok ağır şerait ile sarsıldı. Ve nazar-ı dikkatimi ömre ve hayata çevirdi; gördüm ki, ömrüm koşarak gidiyor; âhire yakınlaşmış hayatım dahi tazyikat altında sönmeye yüz tutmuş. Halbuki"Hayy"ismine dair risalede izah edilen hayatın mühim vazifeleri ve büyük meziyetleri ve kıymettar faideleri, böyle çabuk sönmeye değil, belki uzun yaşamaya lâyıktır diye müteellimane düşündüm. Yine üstadım olan ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ âyetine müracaat ettim. Dedi: "Sana hayatı veren Hayy-ı Kayyûma göre hayata bak!" Ben de baktım, gördüm ki: Hayatımın bana bakması bir ise, Zât-ı Hayy-ı Kayyûm'a bakması yüzdür. Ve bana ait neticesi bir ise, Hâlıkıma ait bindir. Şu halde, marzi-i İlahi dairesinde bir an yaşaması kâfidir, uzun zaman istemez. Bu hakikat dört mesele ile beyan ediliyor. Ölü olmayanlar veyahut diri olmak isteyenler hayatın mahiyetini ve hakikatını ve hakiki hukukunu o dört mesele içinde arasınlar, bulsunlar ve dirilsinler. Bu hakikatın hülasası şudur ki: Hayat Zât-ı Hayy-ı Kayyûma baktıkça ve iman dahi hayata hayat ve ruh oldukça, hem beka bulur, hem bâki meyveler verir. Hem öyle yükseklenir ki, sermediyet cilvesini alır; daha ömrün kısa ve uzunluğuna bakılmaz. Altıncı Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye:Müfarakat-ı umumiye hengâmı olan harab-ı dünyadan haber veren âhirzaman hâdisatı içinde müfârakat-ı hususiyemi ihtar eden ihtiyarlık ve âhir ömrümde bir hassasiyet-i fevkalâde ile fıtratımdaki cemâl-perestlik ve güzellik sevdası ve kemâlata meftuniyet hisleri inkişaf ettikleri bir zamanda daimi tahribatçı olan zeval ve fena ve mütemadi tefrik edici olan mevt ve adem, dehşetli bir surette bu güzel dünyayı ve bu güzel mahlûkatı hırpaladığını, parça parça edip güzelliklerini bozduğunu fevkalade bir şuur ve teessürle gördüm. Fıtratımdaki aşk-ı mecâzi bu hale karşı şiddetli galeyan ve isyan ettiği zamanda bir medar-ı teselli bulmak için yine bu Âyet-i Hasbiye'ye müracaat ettim. Dedi: "Beni oku ve dikkatle mânâma bak!" Ben de, Sûre-i Nur'daki ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ﻧُﻮﺭُ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ilâ âhir... Âyetinin rasathanesine girip imanın dürbünüyle Âyet-i Hasbiye'nin en uzak tabakalarına ve şuur-u imani hurdebini ile en ince esrarına baktım, gördüm: Nasıl ki, ayineler, şişeler, şeffaf şeyler, hatta kabarcıklar güneş ziyasının gizli ve çeşit çeşit cemâlini ve o ziyanın elvan-ı seb'a denilen yedi renginin mütenevvi güzelliklerini gösteriyorlar ve teceddüt ve teharrükleriyle ve ayrı ayrı kabiliyetleriyle ve inkısaratlariyle o cemal ve o güzellikleri tazeleşdiriyorlar ve inkisaratlariyle güneşin ve ziyasının ve elvan-ı seb'asının gizli güzelliklerini güzel olarak izhar ediyorlar. Aynen öyle de: Şems-i Ezel ve Ebed olan Cemil-i Zülcelâl'in cemâl-i kudsisine ve nihayetsiz güzel olan Esma-i Hüsnasının sermedi güzelliklerine ayinedarlık edip cilvelerinin tazelenmesi için bu güzel masnûlar, bu tatlı mahlûklar ve bu cemâlli mevcudat hiç durmayarak gelip gidiyorlar. Kendilerinde görünen güzellikler ve cemâller, kendilerinin malı olmadığını, belki tezahür etmek isteyen sermedi ve mukaddes bir cemâlin ve dâimi tecelli eden ve görünmek isteyen mucerret ve münezzeh bir hüsnün işaretleri ve alâmetleri ve lem'aları ve cilveleri olduğun, Risale-i Nur pek çok kuvvetli delilleri ile tafsilen izah edilmiş. Burada o burhanlardan üç tanesi kısaca gayet makul bir surette zikredilmiştir, diye beyana başlar. Bu risaleyi gören herbir zevk-i selim ashabı hayrette kalmakla beraber, kendilerinin istifadelerinden başka, gayrılarının da istifadelerine çalışmayı lüzumlu buluyorlar. Hususan ikinci burhanda beş nokta beyan ediliyor. Aklı çürük, kalbi bozuk olmayan herhalde takdir, tahsin ve tasvip ile "Maşaallah fetebarekallah" diyecek. Fakir ve hakir görülen vücudunu teâli ettirecek harika bir mucize olduğunu derk ve tasdik edecek.
Hafız Hüseyin