BENİ KAYNUKA VE UHUD GAZALARI
Büyük İslâm İlmihali · s.581
133- Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, Medine-i Münevvere'nin Âliye denilen nahiyesi civarında oturan Benî Kaynuka Yahudileri ile antlaşma yapmışlardı. Sonra bir müslümanı haksız yere öldürerek vermiş oldukları sözü bozdular, İslâmiyetin yükselişinden telâşa düşmüş idiler, müslümanların aleyhinde gizlice fitne-fesada çalışıyorlardı. Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz onların reislerini getirttirerek: "Ey Kaynukaoğulları! Benim bir hakikî Peygamber olduğumu biliyorsunuz. Bana iman ediniz ki, Kureyş'in uğradığı felâkete uğramayasınız." dedi, onlar da: "Sen bizi Kureyş gibi savaş ne demek olduğunu bilmez mi sanıyorsun? Biz savaşa hazırız." diye cevap verdiler. Bunun üzerine İslâm ordusu, hicretin ikinci senesi onların pek sağlam olan kalelerini onbeş gün kuşattılar. Teslim olmaya mecbur kaldılar ve aldıkları bir müsade ile yediyüz kişi oldukları halde Şam tarafına çıkıp gittiler. Kendilerinden alınan ganimet mallarının beştebiri ilk defa olarakBeytülmal = devlet hazinesiadına alınıp, geriye kalanı gaziler arasında taksim edilmiştir. 134- Uhud gazasına gelince; bu da Peygamber (S.A.V) Efendimizin Hicretinin üçüncü senesinde vuku bulmuştur. Şöyle ki, Mekke-i Mükerreme'deki gayrimüslimler toplanmışlar, üçbin kişilik bir ordu ile Medine-i Münevvere'ye yakın bulunan Uhud dağının civarına kadar gelip yerleşmişler, Bedir gazasının acısını çıkarmak istemişlerdi, yanlarında on beş kadar da kadın vardı. Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz bu sırada bir rüya görmüştü. Bu rüyasında bir sığırın boğazlandığını, Zülfikâr adındaki kılıcının ucu kırılıp bir gedik açıldığını ve arkasına sağlam bir zırh giyip mübarek elini o zırhın yakasına sokmuş olduğunu gördü. Ve bu rüyayı tabir ederek: "Boğazlanan sığır, Ashabımdan bazılarının şehit olacağına, kılıcımdaki gedikte de ehli beytimden birinin şehit olacağına, sağlam zırh da Medine'ye işarettir." dedi ve bu sebeple "Medine'den çıkmayalım, düşman hücum ederse savunma yapalım." diye tavsiye buyurdu. Gerçi Medine-i Münevvere'nin her tarafı binalar ve duvarlarla çevrilmiş bir kale halinde bulunduğundan bu yolda hareket pek uygun olacaktı. Fakat Bedir gazasında bulunmamış olan gençler bu defa düşman ile çarpışarak cihad şerefine nail olmak istediler. Hakk'ın aslanı olan Hz. Hamza da Medine-i Münevvere'de kapanıp kalmaya tahammül edemiyordu. Bunun üzerine Seyyidülenbiya Aleyhi Ekmelüttehaya Efendimiz Medine-i Tahire'nin dışarısına çıkmaya karar verdi ve birbiri üzerine iki zırh giydi, kılıcını kuşandı. 135- Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri'nin tavsiyesine aykırı olarak fikir yürütenler, pişman olup: "Ya Resulallah!. Biz senin emrine tabiyiz, nasıl münasip görürsen öyle yapalım" dediler. Fakat Nebiyyi Efham (S.A.V) Hazretleri: "Silâhlarını kuşandıktan sonra savaş yapmadan geri dönmek bir peygambere yakışmaz" buyurdu ve bin erden ibaret bir kuvvetle şehir dışına çıktı. Münafıkların reisi olan Übey b. Selûl'ün oğlu Abdullah, "Rasulallah gençlerin sözlerine uydu, şehir dışına çıktı" diyerek başlarında bulunduğu üçyüz münafık ile geri döndü, İslâm ordusundaki kuvvetin miktarı yedi yüze indi. 136- Sonunda iki ordu, karşılaşmıştı. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, Ashab-ı Kiram'dan "Cübeyr oğlu Abdullah'ı elli kadar ok atıcı ile bir derenin ağzına görevlendirdi, "Buradan düşmanın hücumu beklenir, sakın benden emir almadıkça buradan ayrılmayınız" diye tenbih buyurdu. Savaş neticesinde düşman ordusu fena halde bozularak firara yüz tutmuştu. Abdullah'ın beraberindeki erler, düşmanın tamamen bozulmuş olduğunu sanarak arkalarına düşmek, ganimet malı almak istediler. Amirlerinin emrini dinlemeyerek dağıldılar. Düşman, bunu görünce o dereden İslâm ordusunun sol kanadına hücum etti. İslâm ordusunda ansızın bir mağlubiyet yüz gösterdi. Bu esnada Hz. Hamza ile daha birçok sahabe-i güzin şehid düşmüştü. Fahr-i Alem (S.A.V) Efendimiz, savaş meydanında yalnız kalmıştı, yanlarında bir kaç zat bulunuyordu. Mübarek dudağı yarılmış, bir mübarek dişi kırılmış, zırhının iki halkası kırılıp güllerden daha hoş-güzel olan tertemiz vücuduna saplanmıştı. Hattâ bir aralık Peygamber Efendimiz'in şehit olduğuna dair bir haber de yayılmıştı. Bu esnada Resulü Ekrem (S.A.V)in üzerine saldıran düşman kollarını Hz. Ali geri dönmeye mecbur ediyordu. Sa'd b. Ebi Vakkas da düşmana ok atıp duruyordu. Ümmü Ümare denilen "Nesibe" adındaki muhterem bir kadın da vücudu kanlar içinde kaldığı halde savaşa devam ediyordu. Hz. Peygamberi düşmanlarına karşı müdafaaya çalışıyordu. 137- Fahr-i Alem (S.A.V) Efendimiz'in şehid edildiğine dair olan haberden dolayı Ashab-ı Kiram, büsbütün perişan olmuş, her biri kendi başının derdine düşmüş, merkezlerini kaybetmiş yıldızlar gibi hareketlerini şaşırarak dağılmışlardı. Halbuki Resulü Ekrem Hazretleri Hak Teâlânın korumasında olarak savaş meydanında dimdik ayakta bulunuyordu. Bunu İlk defa Sahabe-i güzinden Kâ'b b. Malik Hazretleri gördü, "İşte Resulallah! ALLAH'a hamd olsun sağdır ve selâmettedir!." diye nida etti, bunun üzerine Ashab-ı Kiram, tekrar toplanmaya başladılar, düşmanlarının hücumlarını kırdılar. Düşmanlar, daha fazla savaşa cesaret edemeyip yurtlarına döndüler. Yirmi iki kadar ölüleri vardı. Müslümanların şehidleri ise, yetmiş iki kadardı. Bu mübarek şehidler, ikişer, üçer olarak defnedildi. "ALLAH onların hepsinden razı olsun". 138- Müslümanlar, Uhud gazasında ilahi bir hikmet gereği galip olamayıp Medine-i Münevvere'ye mahzun bir halde dönmüşlerdi. Fakat bu savaş, kendileri için bir uyanma dersi oldu. Çünkü içlerinden bir takımı, Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri'nin arzusu hilâfına olarak şehir dışarısına çıkmak istemişti, bir takımı da korumakla emredildikleri noktayı bırakıp ganimet peşine düşmüştü. Sonra harbin neticesi, Hz. Peygamber (S.A.V)e muhalefet etmenin, vazifeye riayetsizliğin ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu gösterdi, gelecekteki müslümanlar için de bir ibret levhası, bir uyarıcı ders teşkil etti. Bir de bu savaş neticesinde hakikî müslümanlar seçildi, münafık olanlar anlaşıldı, dost ile düşman ortaya çıkmış oldu.
BENİ NADÎR, HENDEK VE BENİ KUREYZA GAZALARI
139- Benî Nadîr yahudileri, Medine-i Münevvere'ye iki saatlik bir mesafede bulunan "Zühre" köyünde otururlardı. Müslümanların aleyhinde bulunmamak üzere yapmış oldukları antlaşmaya muhalefete başladılar. Uhud gazasından sonra ise, fikirlerini büsbütün bozdular, vaki olan ihtarı dinlemediler. Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in Hicretinin dördüncü senesi Rebiülevvel ayında idi ki, Peygamber (S.A.V) Efendimiz tarafından kaleleri onbeş gün muhasara edildi, aldıkları müsaade üzerine bir kısmı Hayber'e bir kısmı da Şam ile Filistin'e çıkıp gitti. 140- Hendek gazasına gelince, bu da Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in hicretinin beşinci senesinde olmuştur. Şöyle ki, Kureyş taifesi yahudilerin teşvikiyle bir takım kabileleri ittifakları altına alarak on bin kişiden fazla bir ordu ile Medine-i Münevvere'ye doğru yürüdüler. Resulü Ekrem "Sallallah'ü aleyhi vesellem" Efendimiz, Ashab-ı Kiram'ıyla istişarede bulundu. Selman-ı Farisî'nin tavsiyesi üzerine Medine-i Tahire'nin düşman gelecek tarafına hendek kazdılar, savunma vaziyeti aldılar. Hendek işinde Fahri Alem (S.A.V) Efendimiz de Ashab-ı Güzîniyle beraber çalışıyordu. O esnada büyük bir kaya çıkmış, külünklerin işlemesine engel olmuştu. Durumu Resulü Ekrem (S.A.V)e arzettiler. Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz Hazretleri, mübarek eline aldığı bir külünkü "Bismillah" diyerek kayaya indirdi. Kayanın üçte birini kopardı. Kayadan bir kıvılcım çıkıp Yemen tarafına sıçradı. Peygamber (S.A.V) Efendimiz: "ALLAH'ü Ekber, bana Yemen'in anahtarları verildi, şu anda San'a'nın kapılarını görüyorum" dedi. Sonra "Bismillah" diyerek bir daha vurdu. Kayanın bir parçası daha koptu, bu defa da çıkan kıvılcım, Şam tarafına sıçradı. Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri: "ALLAH'ü Ekber, bana Şam'ın anahtarları verildi, Şam'ın kırmızı köşklerini görüyorum" dedi. Bir daha vurunca kaya büsbütün parçalandı. Bu defa da çıkan kıvılcım, İran tarafına sıçradı. Fahri Âlem (S.A.V) Efendimiz, "ALLAH'ü Ekber, bana İran bölgesinin anahtarları verildi, Medayin'de Kisra'nın beyaz köşklerini görüyorum" diye buyurdu ve Selman-ı Farisî Hazretlerine hitaben: "Ya Selman!. Bu fetihler benden sonra ümmetime nasip olacaktır" diye müjde verdi, gerçekten de öyle oldu. Halbuki münafıklar, "Muhammed (S.A.V) bize Kayser'in, Kisranın şehirlerinin hazinelerini vadediyor, biz ise, Medine'nin dışarısına çıkamayıp hendek kazmakla uğraşıyoruz" diye mırıldanıyorlardı. 141- İki hafta içinde hendek işleri bitmişti, düşman da görünmeye başladı. Fakat önlerine çıkan hendeği görünce şaşırıp kaldılar. O zamana kadar Arabistan'da bu usul görülmemişti. Hendeği geçmek isteyenler, beri yandan atılan oklar ve taşlar ile menediliyordu. Hendeği atlayarak beri tarafa geçen ve bir bölük süvariye denk tutulan "Amr b. Abdi vüd" adındaki bir düşman eri, müslümanlara meydan okumaya, teke tek vuruşma talebine cüret göstermişti. Karşısına çıkan Hz. Ali el-Mürteza "Kerremellahü vecheh" tarafından bir vuruşma neticesinde tepelendi. Kuşatma onbeş gün kadar uzadı. Mevsim soğuk idi. Düşmana usanç gelmeye başlamıştı. Bir gece çıkan şiddetli bir fırtına ile çadırları altüst oldu. Artık ertesi gün dağılıp gittiler. Bıraktıkları erzakları, develeri, müslümanlar elde ederek kıtlık sıkıntısından kurtuldular. Bu Hendek gazasında müslümanlar, beş şehid vermişlerdi. Düşmanın da dört askeri ölmüştü. Bu defa, düşman bir çok kabilelerden oluşmuştu, Necd diyarında bulunan Gatafan ve Beni Eslem gibi kabileler de düşman ile beraber idiler. Bu sebeple bu hendek gazasına"Ahzab gazası"da denilmiştir. Bundan sonra meydan artık müslümanlara kalmıştı. 142- Beni Kureyza Gazasına gelince, bu da onların hıyanetlerinden ileri gelmişti. Şöyle ki, Medine-i Münevvere'ye yakın bir köy de oturan "Beni Kurayza" Yahudileri, Hendek gazasında düşmanlar ile birleşmiş, Peygamberi Zişan (S.A.V) Efendimiz'le evvelce yapmış oldukları anlaşmayı bozmuş, müslümanları pek müşkül bir durumda bırakmışlardı. Resulü Ekrem (S.A.V), henüz Hendek gazasından dönerek silahlarını çıkarmıştı ki Cibril-i Emîn geldi. Beni Kurayza üzerine yürünmesi için Hak Teâlâ Hazretleri tarafından emir getirdi. Fahri Alem (S.A.V) Efendimiz, tekrar silahlarını kuşandı, üç bin kadar Ashab-ı Kiramıyla Beni Kurayza kalesini on beş gün kuşattı. Kalede bulunanlar, Ashab-ı Güzîn'den Sa'd b. Muaz (R.A)ın vereceği hükme razı olacaklarını bildirdiler. O da hükmetti, eli silah tutan erkekleri idam edildi, toprakları Ensarı Kiram'ın rızasıyla muhacirini Kirama verildi. Artık Beni Kurayzanın pek hainâne olan antlaşmayı bozma hâdisesi de böyle uygun bir ceza ile son bulup tarihin ibretli sahifelerine karışmış oldu.