Risale-i NurÂyet ve Hadîs Meâlleri

Beşinci Bâb

Âyet ve Hadîs Meâlleri · s.411

ﻓِﻰ ﻣَﺮَﺍﺗِﺐِ ﴾ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَ ﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ﴿ Hasbünallahü ve ni'mel vekil hakkındadır.

İki makâmdır.

ﻭَ ﻫُﻮَ ﺧَﻤْﺴَﺔُ ﻧُﻜْﺘَﺔٍ Hasbünallâhü ve ni'me'l vekîl'in mertebeleri hakkındadır. Beş nüktedir. (32) 32 Ben on üç sene evvel yüksek bir yer olan Yûşa' Tepesi'nden dünyâya baktım. Birbiri içindeki mevcûdât tabakâtına ve mehâsinine herkes gibi meftûn idim. Âdetâ şedîd bir muhabbetle alâkadârdım. Hâlbuki, pek zâhir bir sûrette fenâ ve zevâlde yuvarlanmalarını aklen müşâhede ettim. Dehşetli bir elem ve firâk ve hadsiz firâklardan gelen bir zulmet hissettim. Birden ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَ ﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ âyeti otuz üç mertebesiyle imdâdıma yetişti. Ben de gelecek tarzda remizli okuyordum. Mağrible yatsı ortasında devâm ettiğim yedi cümle-i mübârekenin herbirisi birer lem'a olarak Otuzbirinci Mektûb'un Lemeât'ına girecekti. Beş cümlesi girdi. Bu ikisi kalmıştı. Onun için Dördüncü, Beşinci Lem'a'ların yerleri açık kalmıştı. Biri ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَ ﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ diğeri ﻻﺎ ﺣَﻮْﻝَ ﻭَﻻﺎ ﻗُﻮَّﺓَ ﺍِﻻَﺎ ﺑِﺎﻟﻠّٰﻪِ ﺍﻟْﻌَﻠِﻰِّ ﺍﻟْﻌَﻈِﻴﻢِ in merâtibine dâir olacaktı. Bu iki mübârek kelâmın merâtibi ilimden ziyâde fikir ve zikir olduğundan Beşinci Bâb olarak Arabî zikredildi. ﺍَﻟﻨُّﻜْﺘَﺔُ ﺍﻻﺎُﻭﻟٰﻰ ﻫٰﺬَﺍ ﺍﻟْﻜَﻼﺎﻡُ ﺩَﻭَﺍﺀٌ ﻣُﺠَﺮَّﺏٌ ﻟِﻤَﺮَﺽِ ﺍﻟْﻌَﺠْﺰِ ﺍﻟْﺒَﺸَﺮِﻯِّ ﻭَ ﺳَﻘَﻢِ ﺍﻟْﻔَﻘْﺮِ ﺍﻻﺎِﻧْﺴَﺎﻧِﻰِّ ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَ ﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ ﺍِﺫْ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻤُﻮﺟِﺪُ ﺍﻟْﻤَﻮْﺟُﻮﺩُ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻓَﻼﺎ ﺑَْﺲَ ﺑِﺰَﻭَﺍﻝِ ﺍﻟْﻤَﻮْﺟُﻮﺩَﺍﺕِ ﻟِﺪَﻭَﺍﻡِ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ ﴾٣٣﴿ ﺍﻟْﻤَﺤْﺒُﻮﺏِ ﺑِﺒَﻘَﺎﺀِ ﻣُﻮﺟِﺪِﻩِ ﺍﻟْﻮَﺍﺟِﺐِ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ ٭ ﻭَ ﻫُﻮَ ﺍﻟﺼَّﺎﻧِﻊُ ﺍﻟْﻔَﺎﻃِﺮُ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻓَﻼﺎ ﺣُﺰْﻥَ ﻋَﻠٰﻰ ﺯَﻭَﺍﻝِ ﺍﻟْﻤَﺼْﻨُﻮﻉِ ﻟِﺒَﻘَﺎﺀِ ﻣَﺪَﺍﺭِ ﺍﻟْﻤُﺤَﺒَّﺔِ ﻓِﻰ ﺻَﺎﻧِﻌِﻪِ ٭ ﻭَ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻤَﻠِﻚُ ﺍﻟْﻤَﺎﻟِﻚُ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻓَﻼﺎ ﺗَﺎَﺳُّﻒَ ﻋَﻠٰﻰ ﺯَﻭَﺍﻝِ ﺍﻟْﻤُﻠْﻚِ ﺍﻟْﻤُﺘَﺠَﺪِّﺩِ ﻓِﻰ ﺯَﻭَﺍﻝٍ ﻭَ ﺫَﻫَﺎﺏٍ ٭ ٭ 33 Bir zamân bu cümle-i mübârekenin çok envârını ve makâmâtını gördüm. Beni çok zulümâttan ve vartalardan kurtardı. Ben o ahvâl ve makâmâta işâret için gâyet muhtasar birer fıkra bazen birer kelime ile kendi tahatturum için işâretler koymuştum. O baştaki fıkra ise herkes gibi benim de bir mahbûbum olan koca dünyânın zevâlini ve fenâsını ve içindeki zîhayâtların ölümünü düşündüğümden bu çok elîm ve derin derdlerime merhem olarak ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَ ﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ i buldum. Baştaki cümleler bu sırra göre gidiyorlar. ﻭَ ﻫُﻮَ ﺍﻟﺸَّﺎﻫِﺪُ ﺍﻟْﻌَﺎﻟِﻢُ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻓَﻼﺎ ﺗَﺤَﺴُّﺮَ ﻋَﻠٰﻰ ﻏَﻴْﺒُﻮﺑَﺔِ ﺍﻟْﻤَﺤْﺒُﻮﺑَﺎﺕِ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﻟِﺒَﻘَﺎﺋِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺩَﺍﺋِﺮَﺓِ ﻋِﻠْﻢِ ﺷَﺎﻫِﺪِﻫَﺎ ﻭَ ﻓِﻰ ﻧَﻈَﺮِﻩِ ٭ ﻭَﻫُﻮَ ﺍﻟﺼَّﺎﺣِﺐُ ﺍﻟْﻔَﺎﻃِﺮُ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻓَﻼﺎ ﻛَﺪَﺭَ ﻋَﻠٰﻰ ﺯَﻭَﺍﻝِ ﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﺤْﺴَﻨَﺎﺕِ ﻟِﺪَﻭَﺍﻡِ ﻣَﻨْﺸَﺎِ ﻣَﺤَﺎﺳِﻨِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺍَﺳْﻤَﺎﺀِ ﻓَﺎﻃِﺮِﻫَﺎ ٭ ﻭَﻫُﻮَ ﺍﻟْﻮَﺍﺭِﺙُ ﺍﻟْﺒَﺎﻋِﺚُ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻓَﻼﺎ ﺗَﻠَﻬُّﻒَ ﻋَﻠٰﻰ ﻓِﺮَﺍﻕِ ﺍﻻﺎَﺣْﺒَﺎﺏِ ﻟِﺒَﻘَﺎﺀِ ﻣَﻦْ ﻳَﺮِﺛُﻬُﻢْ ﻭَ ﻳَﺒْﻌَﺜُﻬُﻢْ ٭ ﻭَﻫُﻮَ ﺍﻟْﺠَﻤِﻴﻞُ ﺍﻟْﺠَﻠِﻴﻞُ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻓَﻼﺎ ﺗَﺤَﺰُّﻥَ ﻋَﻠٰﻰ ﺯَﻭَﺍﻝِ ﺍﻟْﺠَﻤِﻴﻼﺎﺕِ ﺍﻟَّﺘِﻰ ﻫِﻰَ ﻣَﺮَﺍﻳَﺎ ﻟِْﻼﺎﺳْﻤَﺎﺀِ ﺍﻟْﺠَﻤِﻴﻼﺎﺕِ ﻟِﺒَﻘَﺎﺀِ ﺍﻻﺎَﺳْﻤَﺎﺀِ ﺑِﺠَﻤَﺎﻟِﻬَﺎ ﺑَﻌْﺪَ ﺯَﻭَﺍﻝِ ﺍﻟْﻤَﺮَﺍﻳَﺎ ٭ ﻭَﻫُﻮَ ﺍﻟْﻤَﻌْﺒُﻮﺩُ ﺍﻟْﻤَﺤْﺒُﻮﺏُ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻓَﻼﺎ ﺗَﺎَﻟُّﻢَ ﻣِﻦْ ﺯَﻭَﺍﻝِ ﺍﻟْﻤَﺤْﺒُﻮﺑَﺎﺕِ ﺍﻟْﻤَﺠَﺎﺯِﻳَّﺔِ ﻟِﺒَﻘَﺎﺀِ ﺍﻟْﻤَﺤْﺒُﻮﺏِ ﺍﻟْﺤَﻘِﻴﻘِﻰِّ ٭ ﻭَﻫُﻮَ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦُ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢُ ﺍﻟْﻮَﺩُﻭﺩُ ﺍﻟﺮَُّﻑُ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻓَﻼﺎ ﻏَﻢَّ ﻭَ ﻻﺎ ﻣَﺎْﻳُﻮﺳِﻴَّﺔَ ﻭَ ﻻﺎ ﺍَﻫَﻤِّﻴَّﺔَ ﻣِﻦْ ﺯَﻭَﺍﻝِ ﺍﻟْﻤُﻨْﻌِﻤِﻴﻦَ ﺍﻟْﻤُﺸْﻔِﻘِﻴﻦَ ﺍﻟﻈَّﺎﻫِﺮِﻳﻦَ ﻟِﺒَﻘَﺎﺀِ ﻣَﻦْ ﻭَﺳِﻌَﺖْ ﺭَﺣْﻤَﺘُﻪُ ﻭَ ﺷَﻔْﻘَﺘُﻪُ ﻛُﻞَّ ﺷَﻲْﺀٍ ٭ ﻭَﻫُﻮَ ﺍﻟْﺠَﻤِﻴﻞُ ﺍﻟﻠَّﻄِﻴﻒُ ﺍﻟْﻌَﻄُﻮﻑُ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻓَﻼﺎ ﺣِﺮْﻗَﺔَ ﻭَ ﻻﺎ ﻋِﺒْﺮَﺓَ ﺑِﺰَﻭَﺍﻝِ ﺍﻟﻠَّﻄِﻴﻔَﺎﺕِ ﺍﻟْﻤُﺸْﻔِﻘَﺎﺕِ ﻟِﺒَﻘَﺎﺀِ ﻣَﻦْ ﻳَﻘُﻮﻡُ ﻣَﻘَﺎﻡَ ﻛُﻠِّﻬَﺎ ﻭَ ﻻﺎ ﻳَﻘُﻮﻡُ ﺍﻟْﻜُﻞُّ ﻣَﻘَﺎﻡَ ﺗَﺠَﻞٍّ ﻭَﺍﺣِﺪٍ ﻣِﻦْ ﺗَﺠَﻠِّﻴَﺎﺗِﻪِ ﻓَﺒَﻘَﺎﺋُﻪُ ﺑِﻬٰﺬِﻩِ ﺍﻻﺎَﻭْﺻَﺎﻑِ ﻳَﻘُﻮﻡُ ﻣَﻘَﺎﻡَ ﻛُﻞِّ ﻣَﺎ ﻓَﻨٰﻰ ﻭَ ﺯَﺍﻝَ ﻣِﻦْ ﺍَﻧْﻮَﺍﻉِ ﻣَﺤْﺒُﻮﺑَﺎﺕِ ﻛُﻞِّ ﺍَﺣَﺪٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَ ﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ ﻧَﻌَﻢْ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣِﻦْ ﺑَﻘَﺎﺀِ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﻭَ ﻣَﺎ ﻓِﻴﻬَﺎ ﺑَﻘَﺎﺀُ ﻣَﺎﻟِﻜِﻬَﺎ ﻭَ ﺻَﺎﻧِﻌِﻬَﺎ ﻭَ ﻓَﺎﻃِﺮِﻫَﺎ Birinci Nükte Bu kelâm, acz-i beşerî marazına ve fakr-ı insânî hastalığına mücerreb bir devâdır. "Allâh bize yeter. Ve (O) ne güzel vekîldir." Zîrâ O, Mûcid, Mevcûd-ı Bâkîdir. Bu yüzden mevcûdâtın zevâlinde bir beis yoktur. Çünki Vâcibü'l-Vücûd olan Mûcidinin bekâsıyla, mahbûbun vücûdu dâimîdir. O, Sâni' ve Fâtır-ı Bâkîdir. Bu yüzden masnûâtın zevâline üzülmek yoktur. Çünki Sâni'indeki medâr-ı muhabbet bâkîdir. O, Melik ve Mâlik-i Bâkîdir. Bu yüzden zevâl ve gidişlerde yenilenen mülkün zevâline teessüf yoktur. O, Şâhid ve Âlim-i Bâkîdir. Sevilen şeylerin dünyâdan kaybolup gitmelerine tahassür yoktur. Bu yüzden Çünki onlar, onları Görenin dâire-i ilminde ve nazarında bâkîdir. O, Sâhib ve Fâtır-ı Bâkîdir. Bu yüzden güzel şeylerin zevâline keder yoktur. Çünki onların güzelliklerinin menşei, onların Fâtır'ının isimlerinde dâimîdir. O, Vâris ve Bâis-i Bâkîdir. Bu yüzden ahbâbın firâkına mahzûn olmak yoktur. Çünki onlara Vâris olan ve onları tekrâr Diriltecek olan Bâkîdir. O, Cemîl ve Celîl-i Bâkîdir. Bu yüzden güzel isimlerin âyîneleri olan güzel şeylerin zevâline üzülmek yoktur. Çünki âyinelerin zevâlinden sonra isimler güzellikleriyle berâber bâkîdir. O, Ma'bûd ve Mahbûb-ı Bâkîdir. Bu yüzden mecâzî mahbûbların zevâlinden elem çekmek yoktur. Çünki Mahbûb-ı Hakîkî Bâkîdir. O, Rahmân, Rahîm, Vedûd ve Raûf-ı Bâkîdir. Bu yüzden zâhirî ni'met verici ve şefkat edicilerin zevâlinden ne gam vardır, ne yeise düşmek vardır, ne de ehemmiyet vermek vardır. Çünki rahmeti ve şefkati her şeyi kaplamış olan Zât Bâkîdir. O, Cemîl, Latîf ve Atûf-ı Bâkîdir. Bu yüzden lütfedicilerin ve şefkat edicilerin zevâline yanmak ve ehemmiyet vermek yoktur. Çünki onların hepsinin yerine geçen ve bütün bunlar, O'nun tecelliyâtından bir tek tecellînin yerine geçemeyen Zât Bâkîdir. O'nun bu sıfatlarla bâkî oluşu, dünyâdan her bir ferdin fenâ ve zevâl bulan her nev'î mahbûbâtının yerine geçer Allâh bize yeter Ve (O) ne güzel vekîldir. Evet, dünyâ ve içindekilerin bekâsı için, O'nun Mâlikinin ve Sâni'inin ve Fâtır'ının bekâsı bana yeter. (Osmanlıca Lem'alar sh: 719) ﺍَﻟﻨُّﻜْﺘَﺔُ ﺍﻟﺜَّﺎﻧِﻴَﺔُ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﴾٤٣﴿ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺒَﻘَﺎﺀِ ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻫُﻮَ ﺍِﻟٰﻬِﻰَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻭَﺧَﺎﻟِﻘِﻰَ ﴾٥٣﴿ 34 Nasıl ki âfâkın ve dünyânın fenâ ve zevâlinin arkasında Bâkî-i Zülcelâl'in bâkî esmâsının cilvelerini gördüm. Tâm tesellî buldum. Öyle de şahsıma baktım, şahsımdaki müteaddid muhtelif tabaka-i mevcûdât-ı nefsiye ve meftûn olduğum sıfât ve hakâik-i şahsiye gâyet sür'atle zevâl ve fenâya koştuklarından insânın fıtratındaki aşk-ı bekâ sırrıyla o fânîlerde bir bekâ aradım. Hâlıkımın bâkî cilve-i esmâsını gördüm. Herbir sıfatımın zevâlinde ona temessül eden bir ismin cilvesini bâkî gördüm. Ve kat'iyen anladım ki: Fıtrat-ı insâniyedeki aşk-ı bekâ, muhabbet-i İlâhiyeden teşa'ub eden bir muhabbettir. İnsân mahbûbunu yanlış bir sûrette arıyor. Âyînede temessül edeni sevmek ve aramak lâzım iken, âyîneyi veyâ âyînenin zîneti hükmüne geçen temessülün keyfiyetini sevmeğe başlıyor. ﻫُﻮَ yerine ﺍَﻧَﺎ ye perestiş ediyor. Zevâlinden sonra yanlışını anlıyor. İşte kalb ve mâhiyet-i insâniye zîşuûr bir âyînedir. Onda temessül edeni şuûr ile hisseder, aşk-ı bekâ ile sever. 35 Şu ve gelecek altı kelimedeki ﻯ harfleri mütekellim zamîri olup kendini gösteriyor. ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻭَ ﻣُﻮﺟِﺪِﻯَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻭَ ﻓَﺎﻃِﺮِﻯَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻭَ ﻣَﺎﻟِﻜِﻰَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻭَ ﺷَﺎﻫِﺪِﻯَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻭَ ﻣَﻌْﺒُﻮﺩِﻯَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻭَ ﺑَﺎﻋِﺜِﻰَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ٭ ﻓَﻼﺎ ﺑَﺎْﺱَ ﻭَ ﻻﺎ ﺣُﺰْﻥَ ﻭَ ﻻﺎ ﺗَﺎَﺳُّﻒَ ﻭَ ﻻﺎ ﺗَﺤَﺴُّﺮَ ﻋَﻠٰﻰ ﺯَﻭَﺍﻝِ ﻭُﺟُﻮﺩِﻯ ﻟِﺒَﻘَﺎﺀِ ﻣُﻮﺟِﺪِﻯ ﻭَ ﺍِﻳﺠَﺎﺩِﻩِ ﺑِﺎَﺳْﻤَﺎﺋِﻪِ ٭ ﻭَ ﻣَﺎ ﻓِﻰ ﺷَﺨْﺼِﻰ ﻣِﻦْ ﺻِﻔَﺔٍ ﺍِﻻَﺎ ﻭَ ﻫِﻰَ ﻣِﻦْ ﺷُﻌَﺎﻉِ ﺍِﺳْﻢٍ ﻣِﻦْ ﺍَﺳْﻤَﺎﺋِﻪِ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻴَﺔِ ﻓَﺰَﻭَﺍﻝُ ﺗِﻠْﻚَ ﺍﻟﺼِّﻔَﺔِ ﻭَ ﻓَﻨَﺎﺋُﻬَﺎ ﻟَﻴْﺲَ ﺍِﻋْﺪَﺍﻣًﺎ ﻟَﻬَﺎ ِﻻﺎﻧَّﻬَﺎ ﻣَﻮْﺟُﻮﺩٌ ﻓِﻰ ﺩَﺍﺋِﺮَﺓِ ﺍﻟْﻌِﻠْﻢِ ﻭَ ﺑَﺎﻕٍ ﻭَ ﻣَﺸْﻬُﻮﺩٌ ﻟِﺨَﺎﻟِﻘِﻬَﺎ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺒَﻘَﺎﺀِ ﻭَ ﻟَﺬَّﺗِﻪِ ﻋِﻠْﻤِﻰ ﻭَ ﺍِﺫْﻋَﺎﻧِﻰ ﻭَ ﺷُﻌُﻮﺭِﻯ ﻭَ ﺍِﻳﻤَﺎﻧِﻰ ﺑِﺎَﻧَّﻪُ ﺍِﻟٰﻬِﻰَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﺍﻟْﻤُﺘَﻤَﺜِّﻞُ ﺷُﻌَﺎﻉُ ﺍِﺳْﻤِﻪِ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻓِﻰ ﻣِﺮْﺍٰﺓِ ﻣَﺎﻫِﻴَّﺘِﻰ ﻭَ ﻣَﺎ ﺣَﻘِﻴﻘَﺔُ ﻣَﺎﻫِﻴَّﺘِﻰ ﺍِﻻَﺎ ﻇِﻞٌّ ﻟِﺬٰﻟِﻚَ ﺍﻻﺎِﺳْﻢِ ٭ ﻓَﺒِﺴِﺮِّ ﺗَﻤَﺜُّﻠِﻪِ ﻓِﻰ ﻣِﺮْﺍٰﺓِ ﺣَﻘِﻴﻘَﺘِﻰ ﺻَﺎﺭَﺕْ ﻧَﻔْﺲُ ﺣَﻘِﻴﻘَﺘِﻰ ﻣَﺤْﺒُﻮﺑَﺔً ﻻﺎ ﻟِﺬَﺍﺗِﻬَﺎ ﺑَﻞْ ﺑِﺴِﺮِّ ﻣَﺎ ﻓِﻴﻬَﺎ ﻭَ ﺑَﻘَﺎﺀُ ﻣَﺎ ﺗَﻤَﺜَّﻞَ ﻓِﻴﻬَﺎ ﻧَﻮْﻉُ ﺑَﻘَﺎﺀٍ ﻟَﻬَﺎ ٭ İkinci Nükte Allâh'ın, Bâkî olan İlâhım ve Bâkî olan Hâlıkım ve bâkî olan Mûcidim ve Bâkî olan Fâtırım ve Bâkî olan Mâlikim ve Bâkî olan Şâhidim ve Bâkî olan Ma'bûdum ve Bâkî olan Bâisim olması, bekâm için bana yeter. Bu yüzden vücûdumun zevâlinde beis yok, hüzün yok, teessüf yok, tahassür yoktur, benim şahsımda bulunan her bir sıfat, ancak O'nun bâkî isimlerinden bir ismin şuâıdır. Bu sıfatın zevâli ve fenâsı, O'nun için i'dâm değildir. Çünki o, ilim dâiresinde mevcûddur ve Hâlıkına bâkî ve meşhûddur. Ve kezâ, O'nun, Bâkî olan ve mâhiyetimin âyînesinde Bâkî isminin şuâı temessül eden ilâhım olduğuna ve Benim mâhiyetimin hakîkati, ancak bu ismin gölgesi olduğuna dâir ilmim ve iz'ânım ve şuûrum ve îmânım, bekâ ve lezzeti için bana yeter. O ismin, benim hakîkatimin âyînesinde temessülü sırrıyla, hakîkatim kendisi mahbûb oldu. Zâtından dolayı mahbûb değil, belki onda olan ve onda temessül eden şeylerin bekâsı, O'nun için bir çeşit bekâ olması sırrıyladır. (Osmanlıca Lem'alar sh: 720) ﺍﻟﻨُّﻜْﺘَﺔُ ﺍﻟﺜَّﺎﻟِﺜَﺔُ (36) ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَ ﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ ﺍِﺫْ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻮَﺍﺟِﺐُ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻣَﺎ ﻫٰﺬِﻩِ ﺍﻟْﻤَﻮْﺟُﻮﺩَﺍﺕُ ﺍﻟﺴَّﻴَّﺎﻻﺎﺕُ ﺍِﻻَﺎ ﻣَﻈَﺎﻫِﺮُ ﻟِﺘَﺠَﺪُّﺩِ ﺗَﺠَﻠِّﻴَﺎﺕِ ﺍِﻳﺠَﺎﺩِﻩِ ﻭَ ﻭُﺟُﻮﺩِﻩِ ﺑِﻪِ ﻭَ ﺑِﺎﻻﺎِﻧْﺘِﺴَﺎﺏِ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﻭَ ﺑِﻤَﻌْﺮِﻓَﺘِﻪِ ﺍَﻧْﻮَﺍﺭُ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ ﺑِﻼﺎ ﺣَﺪٍّ ٭ ﻭَ ﺑِﺪُﻭﻧِﻪِ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕُ ﺍﻟْﻌَﺪَﻣَﺎﺕِ ﻭَ ﺍٰﻻﺎﻡُ ﺍﻟْﻔِﺮَﺍﻗَﺎﺕِ ﺍﻟْﻐَﻴْﺮِ ﺍﻟْﻤَﺤْﺪُﻭﺩَﺍﺕِ ٭ ﻭَ ﻣَﺎ ﻫٰﺬِﻩِ ﺍﻟْﻤَﻮْﺟُﻮﺩَﺍﺕُ ﺍﻟﺴَّﻴَّﺎﻟَﺔُ ﺍِﻻَﺎ ﻭَ ﻫِﻰَ ﻣَﺮَﺍﻳَﺎ ﻭَ ﻫِﻰَ ﻣُﺘَﺠَﺪِّﺩَﺓٌ ﺑِﺘَﺒَﺪُّﻝِ ﺍﻟﺘَّﻌَﻴُّﻨَﺎﺕِ ﺍﻻﺎِﻋْﺘِﺒَﺎﺭِﻳَّﺔِ ﻓِﻰ ﻓَﻨَﺎﺋِﻬَﺎ ﻭَ ﺯَﻭَﺍﻟِﻬَﺎ ﻭَ ﺑَﻘَﺎﺋِﻬَﺎ ﺑِﺴِﺘَّﺔِ ﻭُﺟُﻮﻩٍ ٭ 36 Kâinâtın en mühim muammâsı, mütemâdiyen mevt ve hayât, zevâl ve fenâ içindeki fa'âliyet-i dâimenin tılsımını keşfeden Yirmidördüncü Mektûb'da Beş Remiz ve Beş İşâretle îzâh edilen mühim bir hakîkatin merâtibine gâyet icmâlli işâretler nev'inden eskiden beri tahatturla tefekkür ediyordum. Fenâ ve zevâl ve adem ise, başka başka vücûdların ünvânları olduğunu ve kesretli vücûdları semere verdiğini ve zevâle giden bir şey kendine bedel çok vücûdları bıraktığını gösterir bir nüktedir. Bir zîhayâtın mevti ve zevâli birçok vücûdları meyve verip, o meyveleri arkasında bırakır, sonra gider. Evet, bir fânî çok cihetlerle bâkî kalır. Bir dâne çürümekle ölür. Fakat yüz dâneyi câmi' bir sünbülü yerinde bırakır. İşte bu sırra binâen mevtten ve ademden ürkmek ve zevâlden teessüf etmek yerinde değildir. ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَ ﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ َﺍﻻﺎَﻭَّﻝُ ﺑَﻘَﺎﺀُ ﻣَﻌَﺎﻧِﻴﻬَﺎ ﺍﻟْﺠَﻤِﻴﻠَﺔِ ﻭَ ﻫُﻮِﻳَّﺎﺗِﻬَﺎ ﺍﻟْﻤِﺜَﺎﻟِﻴَّﺔِ ٭ ﻭَ ﺍﻟﺜَّﺎﻧِﻰ ﺑَﻘَﺎﺀُ ﺻُﻮَﺭِﻫَﺎ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﻟْﻮَﺍﺡِ ﺍﻟْﻤِﺜَﺎﻟِﻴَّﺔِ ٭ ﻭَ ﺍﻟﺜَّﺎﻟِﺚُ ﺑَﻘَﺎﺀُ ﺛَﻤَﺮَﺍﺗِﻬَﺎ ﺍﻻﺎُﺧْﺮَﻭِﻳَّﺔِ ٭ ﻭَ ﺍﻟﺮَّﺍﺑِﻊُ ﺑَﻘَﺎﺀُ ﺗَﺴْﺒِﻴﺤَﺎﺗِﻬَﺎ ﺍﻟﺮَّﺑَّﺎﻧِﻴَّﺔِ ﺍﻟْﻤُﺘَﻤَﺜِّﻠَﺔِ ﻟَﻬَﺎ ﺍَﻟَّﺘِﻰ ﻫِﻰَ ﻧَﻮْﻉُ ﻭُﺟُﻮﺩٍ ﻟَﻬَﺎ ٭ ﻭَ ﺍﻟْﺨَﺎﻣِﺲُ ﺑَﻘَﺎﺋُﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻤَﺸَﺎﻫِﺪِ ﺍﻟْﻌِﻠْﻤِﻴَّﺔِ ﻭَ ﺍﻟْﻤَﻨَﺎﻇِﺮِ ﺍﻟﺴَّﺮْﻣَﺪِﻳَّﺔِ ٭ ﻭَ ﺍﻟﺴَّﺎﺩِﺱُ ﺑَﻘَﺎﺀُ ﺍَﺭْﻭَﺍﺣِﻬَﺎ ﺍِﻥْ ﻛَﺎﻧَﺖْ ﻣِﻦْ ﺫَﻭِﻯ ﺍﻻﺎَﺭْﻭَﺍﺡِ ﴾٧٣﴿ ﻭَ ﻣَﺎ ﻭَﻇِﻴﻔَﺘُﻬَﺎ ﻓِﻰ ﻛَﻴْﻔِﻴَّﺎﺗِﻬَﺎ ﺍﻟْﻤُﺘَﺨَﺎﻟِﻔَﺔِ ﻓِﻰ ﻣَﻮْﺗِﻬَﺎ ﻭَ ﻓَﻨَﺎﺋِﻬَﺎ ﻭَ ﺯَﻭَﺍﻟِﻬَﺎ ﻭَ ﻋَﺪَﻣِﻬَﺎ ﻭَ ﻇُﻬُﻮﺭِﻫَﺎ ﻭَ ﺍِﻧْﻄِﻔَﺎﺋِﻬَﺎ ﺍِﻻَﺎ ﺍِﻇْﻬَﺎﺭُ ﺍﻟْﻤُﻘْﺘَﻀِﻴَﺎﺕِ ِﻻﺎﺳْﻤَﺎﺀٍ ﺍِﻟٰﻬِﻴَّﺔٍ ﻓَﻤِﻦْ ﺳِﺮِّ ﻫٰﺬِﻩِ ﺍﻟْﻮَﻇِﻴﻔَﺔِ ﺻَﺎﺭَﺕِ ﺍﻟْﻤَﻮْﺟُﻮﺩَﺍﺕُ ﻛَﺴَﻴْﻞٍ ﻓِﻰ ﻏَﺎﻳَﺔِ ﺍﻟﺴُّﺮْﻋَﺔِ ﺗَﺘَﻤَﻮَّﺝُ ﻣَﻮْﺗًﺎ ﻭَ ﺣَﻴَﺎﺓً ﻭَ ﻭُﺟُﻮﺩًﺍ ﻭَ ﻋَﺪَﻣًﺎ ٭ ﻭَ ﻣِﻦْ ﻫٰﺬِﻩِ ﺍﻟْﻮَﻇِﻴﻔَﺔِ ﺗَﺘَﻈَﺎﻫَﺮُ ﺍﻟْﻔَﻌَّﺎﻟِﻴَّﺔُ ﺍﻟﺪَّﺍﺋِﻤَﺔُ ﻭَ ﺍﻟْﺨَﻼَﺎﻗِﻴَّﺔُ ﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﻤِﺮَّﺓُ ٭ ﻓَﻼﺎ ﺑُﺪَّ ﻟِﻰ ﻭَ ﻟِﻜُﻞِّ ﺍَﺣَﺪٍ ﺍَﻥْ ﻳَﻘُﻮﻝَ 37: ﻛَﻤَﺎ ﺑُﺮْﻫِﻦَ ﻋَﻠٰﻰ ﺑَﻘَﺎﺋِﻬَﺎ ﺑِﺎﻟْﻘَﻄْﻊِ ﺑِﺎﻟﻀَّﺮُﻭﺭَﺓِ ﺑِﺒَﺮَﺍﻫِﻴﻦٍ ﺑَﺎﻫِﺮَﺓٍ ﻓِﻰ ﺍﻟﺮِّﺳَﺎﻟَﺔِ ﺍﻟﺘَّﺎﺳِﻌَﺔِ ﻭَ ﺍﻟْﻌِﺸْﺮِﻳﻦَ ﻭَ ﺍِﻥْ ﻟَﻢْ ﻳَﻜُﻦْ ﻣِﻦْ ﺫَﻭِﻯ ﺍﻻﺎَﺭْﻭَﺍﺡِ ﻓَﺒَﻘَﺎﺀُ ﻗَﻮَﺍﻧِﻴﻦِ ﺣَﻘِﻴﻘَﺘِﻬَﺎ ﻭَ ﻧَﻮَﺍﻣِﻴﺲِ ﻣَﺎﻫِﻴَّﺘِﻬَﺎ ﻭَ ﺩَﺳَﺎﺗِﻴﺮِ ﺗَﺸَﻜُّﻠِﻬَﺎ ﻓَﺎِﻥَّ ﺫٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻘَﺎﻧُﻮﻥَ ﻭَ ﺍﻟﻨَّﺎﻣُﻮﺱَ ﻭَ ﺍﻟﺪُّﺳْﺘُﻮﺭَ ﺭُﻭﺡٌ ﺍَﻣْﺮِﻯٌّ ﻟِﺬٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻔَﺮْﺩِ ﻭَ ﻟِﻨَﻮْﻋِﻪِ ﻛَﻤَﺎ ﺍَﻥَّ ﺷَﺠَﺮَﺓَ ﺍﻟﺘِّﻴﻨِﻴَّﺔِ ﺗَﻤُﻮﺕُ ﻭَ ﺗَﻨْﻌَﺪِﻡُ ﻭَ ﺗَﺒْﻘٰﻰ ﺭُﻭﺣُﻬَﺎ ﺍﻻﺎَﻣْﺮِﻯُّ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻫُﻮَ ﻗَﻮَﺍﻧِﻴﻦُ ﺗَﺸَﻜُّﻠِﻪِ ﻭَ ﻳَﺪُﻭﻡُ ﻓِﻰ ﻧُﻮَﺍﺗِﻪِ ﺍﻟَّﺘِﻰ ﻛَﺬَﺭَّﺓٍ ﻓَﺬٰﻟِﻚَ ﺍﻟﺮُّﻭﺡُ ﺍﻻﺎَﻣْﺮِﻯُّ ﻻﺎﻳَﻤُﻮﺕُ ﺑَﻞْ ﺗَﺘَﺠَﺪَّﺩُ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺍﻟﺼُّﻮَﺭُ ﺑَﻞْ ﺗَﺪُﻭﻡُ ﻣَﺎﻫِﻴَّﺔُ ﺫِﻯ ﺍْﻟﺤَﻴَﺎﺓِ ﺍِﺫْ ﻣَﺎﻫِﻴَّﺘُﻬَﺎ ﻇِﻞٌّ ِﻻﺎﺳْﻢٍ ﻣِﻦَ ﺍﻻﺎَﺳْﻤَﺎﺀِ ﺍﻟْﺤُﺴْﻨَﻰ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻴَﺔِ ﻓَﺘَﺒْﻘٰﻰ ﺗِﻠْﻚَ ﺍﻟْﻤَﺎﻫِﻴَّﺔُ ﺗَﺤْﺖَ ﺷُﻌَﺎﻉِ ﺍﻻﺎِﺳْﻢِ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻭَ ﺗَﺒْﻘٰﻰ ﻫُﻮِﻳَّﺘُﻪُ ﺍَﻳْﻀًﺎ ﻓِﻰ ﻛَﺜِﻴﺮٍ ﻣِﻦَ ﺍﻻﺎَﻟْﻮَﺍﺡِ ﺍﻟْﻤِﺜَﺎﻟِﻴَّﺔِ ﻓَﻼﺎ ﻳَﻜُﻮﻥُ ﺍﻟْﻌَﺪَﻡُ ﺍِﻻَﺎ ﻋِﻨْﻮَﺍﻧًﺎ ِﻻﺎﻧْﺘِﻘَﺎﻝِ ﻭُﺟُﻮﺩٍ ﺯَﺍﺋِﻞٍ ﺍِﻟٰﻰ ﻭُﺟُﻮﺩَﺍﺕٍ ﺩَﺍﺋِﻤَﺔٍ Tercümesi: Yirmidokuzuncu Risâlede kat'iyetle ve zarûretle ve bâhir bürhânlarla O'nun bekâsı isbât edildiği gibi, eğer zîrûhlardan değilse, o zamân kavânîn-i hakîkatlerinin ve hilkatlerinin ve nevâmîs-i mâhiyetlerinin ve desâtîr-i teşekküllerinin bekâsıdır. Çünki bu kânûn ve nâmûs ve düstûr, bu ferd ve nev' için bir rûh-ı emrîdir. Nasıl ki, incir ağacı ölür ve yok olur; O'nun kavânîn-i teşekkülü olan rûh-ı emrîsi ise bâkî kalır ve bir zerre gibi olan çekirdeklerinde devâm eder. İşte bu rûh-ı emrî ölmüyor, belki O'nun üzerinde sûretler yenileniyor, belki zîhayâtın mâhiyeti devâm ediyor. Zîrâ O'nun mâhiyeti, bâkî olan esmâ-yı hüsnâdan bir ismin bir gölgesidir ki, şu mâhiyet, o bâkî ismin şuâı altında bekâ bulur ve O'nun hüviyeti yine bir çok misâlî levhalarda bâkî kalır. Öyleyse adem, ancak zâil bir vücûdun dâimî vücûdlara intikâli için bir ünvândır. ﻳﻌﻨِﻰ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ ﺍَﻧِّﻰ ﺍَﺛَﺮٌ ﻣِﻦْ ﺍٰﺛَﺎﺭِ ﻭَﺍﺟِﺐِ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ ٭ ﻛَﻔَﺎﻧِﻰ ﺍٰﻥٌ ﺳَﻴَّﺎﻝٌ ﻣِﻦْ ﻫٰﺬَﺍ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ ﺍﻟْﻤُﻨَﻮَّﺭِ ﺍﻟْﻤَﻈْﻬَﺮِ ﻣِﻦْ ﻣَﻼﺎﻳِﻴﻦَ ﺳَﻨَﺔٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ ﺍﻟْﻤُﺰَﻭَّﺭِ ﺍﻻﺎَﺑْﺘَﺮِ ٭ ﻧَﻌَﻢْ ﺑِﺴِﺮِّ ﺍﻻﺎِﻧْﺘِﺴَﺎﺏِ ﺍﻻﺎِﻳﻤَﺎﻧِﻰِّ ﺗَﻘُﻮﻡُ ﺩَﻗِﻴﻘَﺔٌ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ ﻣَﻘَﺎﻡَ ﺍُﻟُﻮﻑِ ﺳَﻨَﺔٍ ﺑِﻼﺎ ﺍِﻧْﺘِﺴَﺎﺏٍ ﺍِﻳﻤَﺎﻧِﻰٍّ ﺑَﻞْ ﺗِﻠْﻚَ ﺍﻟﺪَّﻗِﻴﻘَﺔُ ﺍَﺗَﻢُّ ﻭَ ﺍَﻭْﺳَﻊُ ﺑِﻤَﺮَﺍﺗِﺐَ ﻣِﻦْ ﺗِﻠْﻚَ ﺍﻻﺎٰﻻﺎﻑِ ﺳَﻨَﺔٍ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ ﻭَ ﻗِﻴْﻤَﺘِﻪِ ﺍَﻧِّﻰ ﺻَﻨْﻌَﺔُ ﻣَﻦْ ﻫُﻮَ ﻓِﻰ ﺍﻟﺴَّﻤَﺎﺀِ ﻋَﻈَﻤَﺘُﻪُ ﻭَ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﺍٰﻳَﺎﺗُﻪُ ﻭَ ﺧَﻠَﻖَ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَ ﺍﻻﺎَﺭْﺽَ ﻓِﻰ ﺳِﺘَّﺔِ ﺍَﻳَّﺎﻡٍ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ ﻭَ ﻛَﻤَﺎﻟِﻪِ ﺍَﻧِّﻰ ﻣَﺼْﻨُﻮﻉُ ﻣَﻦْ ﺯَﻳَّﻦَ ﻭَ ﻧَﻮَّﺭَ ﺍﻟﺴَّﻤَﺎﺀَ ﺑِﻤَﺼَﺎﺑِﻴﺢَ ﻭَ ﺯَﻳَّﻦَ ﻭَ ﺑَﻬَّﺮَ ﺍﻻﺎَﺭْﺽَ ﺑِﺎَﺯَﺍﻫِﻴﺮَ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻔَﺨْﺮِ ﻭَ ﺍﻟﺸَّﺮَﻑِ ﺍَﻧِّﻰ ﻣَﺨْﻠُﻮﻕٌ ﻭَ ﻣَﻤْﻠُﻮﻙٌ ﻭَ ﻋَﺒْﺪٌ ﻟِﻤَﻦْ ﻫٰﺬِﻩِ ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕُ ﺑِﺠَﻤِﻴﻊِ ﻛَﻤَﺎﻻﺎﺗِﻬَﺎ ﻭَ ﻣَﺤَﺎﺳِﻨِﻬَﺎ ﻇِﻞٌّ ﺿَﻌِﻴﻒٌ ﺑِﺎﻟﻨِّﺴْﺒَﺔِ ﺍِﻟٰﻰ ﻛَﻤَﺎﻟِﻪِ ﻭَ ﺟَﻤَﺎﻟِﻪِ ﻭَ ﻣِﻦْ ﺍٰﻳَﺎﺕِ ﻛَﻤَﺎﻟِﻪِ ﻭَ ﺍِﺷَﺎﺭَﺍﺕِ ﺟَﻤَﺎﻟِﻪِ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣِﻦْ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻣَﻦْ ﻳَﺪَّﺧِﺮُ ﻣَﺎ ﻻﺎ ﻳُﻌَﺪُّ ﻭَ ﻻﺎ ﻳُﺤْﺼٰﻰ ﻣِﻦْ ﻧِﻌَﻤِﻪِ ﻓِﻰ ﺻُﻨَﻴْﺪِﻗَﺎﺕٍ ﻟَﻄِﻴﻔَﺔٍ ﻫِﻰَ ﺑَﻴْﻦَ ﴾ﺍﻟْﻜَﺎﻑِ ﻭَ ﺍﻟﻨُّﻮﻥِ﴿ ﻓَﻴَﺪَّﺧِﺮُ ﺑِﻘُﺪْﺭَﺗِﻪِ ﻣَﻼﺎﻳِﻴﻦَ ﻗِﻨْﻄَﺎﺭٍ ﻓِﻰ ﻗَﺒْﻀَﺔٍ ﻭَﺍﺣِﺪَﺓٍ ﻓِﻴﻬَﺎ ﺻُﻨَﻴْﺪِﻗَﺎﺕٌ ﻟَﻄِﻴﻔَﺔٌ ﺗُﺴَﻤّٰﻰ ﺑُﺬُﻭﺭًﺍ ﻭَ ﻧُﻮَﺍﺓً ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣِﻦْ ﻛُﻞِّ ﺫِﻯ ﺟَﻤَﺎﻝٍ ﻭَ ﺫِﻯ ﺍِﺣْﺴَﺎﻥٍ ﺍَﻟْﺠَﻤِﻴﻞُ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢُ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻣَﺎ ﻫٰﺬِﻩِ ﺍﻟْﻤَﺼْﻨُﻮﻋَﺎﺕُ ﺍﻟْﺠَﻤِﻴﻼﺎﺕُ ﺍِﻻَﺎ ﻣَﺮَﺍﻳَﺎ ﻣُﺘَﻔَﺎﻧِﻴَﺔٌ ﻟِﺘَﺠَﺪُّﺩِ ﺍَﻧْﻮَﺍﺭِ ﺟَﻤَﺎﻟِﻪِ ﺑِﻤَﺮِّ ﺍﻟْﻔُﺼُﻮﻝِ ﻭَ ﺍﻟْﻌُﺼُﻮﺭِ ﻭَ ﺍﻟﺪُّﻫُﻮﺭِ ٭ ﻭَ ﻫٰﺬِﻩِ ﺍﻟﻨِّﻌَﻢُ ﺍﻟْﻤُﺘَﻮَﺍﺗِﺮَﺓُ ﻭَ ﺍﻻﺎَﺛْﻤَﺎﺭُ ﺍﻟْﻤُﺘَﻌَﺎﻗِﺒَﺔُ ﻓِﻰ ﺍﻟﺮَّﺑِﻴﻊِ ﻭَ ﺍﻟﺼَّﻴْﻒِ ﻣَﻈَﺎﻫِﺮُ ﻟِﺘَﺠَﺪُّﺩِ ﻣَﺮَﺍﺗِﺐِ ﺍِﻧْﻌَﺎﻣِﻪِ ﺍﻟﺪَّﺍﺋِﻢِ ﻋَﻠٰﻰ ﻣَﺮِّ ﺍﻻﺎَﻧَﺎﻡِ ﻭَ ﺍﻻﺎَﻳَّﺎﻡِ ﻭَ ﺍﻻﺎَﻋْﻮَﺍﻡِ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓِ ﻭَ ﻣَﺎﻫِﻴَّﺘِﻬَﺎ ﺍَﻧِّﻰ ﺧَﺮِﻳﻄَﺔٌ ﻭَ ﻓِﻬْﺮِﺳْﺘَﺔٌ ﻭَ ﻓَﺬْﻟَﻜَﺔٌ ﻭَ ﻣِﻴﺰَﺍﻥٌ ﻭَ ﻣِﻘْﻴَﺎﺱٌ ﻟِﺠَﻠَﻮَﺍﺕِ ﺍَﺳْﻤَﺎﺀِ ﺧَﺎﻟِﻖِ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ ﻭَ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺕِ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓِ ﻭَ ﻭَﻇِﻴﻔَﺘِﻬَﺎ ﻛَﻮْﻧِﻰ ﻛَﻜَﻠِﻤَﺔٍ ﻣَﻜْﺘُﻮﺑَﺔٍ ﺑِﻘَﻠَﻢِ ﺍﻟْﻘُﺪْﺭَﺓِ ﻭَ ﻣُﻔْﻬِﻤَﺔٍ ﺩَﺍﻟَّﺔٍ ﻋَﻠٰﻰ ﺍَﺳْﻤَﺎﺀِ ﺍﻟْﻘَﺪِﻳﺮِ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻖِ ﺍﻟْﺤَﻰِّ ﺍﻟْﻘَﻴُّﻮﻡِ ﺑِﻤَﻈْﻬَﺮِﻳَّﺔِ ﺣَﻴَﺎﺗِﻰ ﻟِﻠﺸُّﺌُﻮﻥِ ﺍﻟﺬَّﺍﺗِﻴَّﺔِ ﻟِﻔَﺎﻃِﺮِﻯَ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻟَﻪُ ﺍﻻﺎَﺳْﻤَﺎﺀُ ﺍﻟْﺤُﺴْﻨٰﻰ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣِﻦ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓِ ﻭَ ﺣُﻘُﻮﻗِﻬَﺎ ﺍِﻋْﻼﺎﻧِﻰ ﻭَ ﺗَﺸْﻬِﻴﺮِﻯ ﺑَﻴْﻦَ ﺍِﺧْﻮَﺍﻧِﻰَ ﺍﻟْﻤَﺨْﻠُﻮﻗَﺎﺕِ ﻭَ ﺍِﻋْﻼﺎﻧِﻰ ﻭَ ﺍِﻇْﻬَﺎﺭِﻯ ﻟِﻨَﻈَﺮِ ﺷُﻬُﻮﺩِ ﺧَﺎﻟِﻖِ ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ﺑِﺘَﺰَﻳُّﻨِﻰ ﺑِﺠَﻠَﻮَﺍﺕِ ﺍَﺳْﻤَﺎﺀِ ﺧَﺎﻟِﻘِﻰَ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺯَﻳَّﻨَﻨِﻰ ﺑِﻤُﺮَﺻَّﻌَﺎﺕِ ﺣُﻠَّﺔِ ﻭُﺟُﻮﺩِﻯ ﻭَ ﺧِﻠْﻌَﺔِ ﻓِﻄْﺮَﺗِﻰ ﻭَ ﻗِﻼﺎﺩَﺓِ ﺣَﻴَﺎﺗِﻰَ ﺍﻟْﻤُﻨْﺘَﻈَﻤَﺔِ ﺍﻟَّﺘِﻰ ﻓِﻴﻬَﺎ ﻣُﺰَﻳَّﻨَﺎﺕُ ﻫَﺪَﺍﻳَﺎ ﺭَﺣْﻤَﺘِﻪِ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣِﻦْ ﺣُﻘُﻮﻕِ ﺣَﻴَﺎﺗِﻰ ﻓَﻬْﻤِﻰ ﻟِﺘَﺤِﻴَّﺎﺕِ ﺫَﻭِﻯ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓِ ﻟِﻮَﺍﻫِﺐِ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓِ ﻭَ ﺷُﻬُﻮﺩِﻯ ﻟَﻬَﺎ ﻭَ ﺷَﻬَﺎﺩَﺍﺗِﻰ ﻋَﻠَﻴْﻬَﺎ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣِﻦْ ﺣُﻘُﻮﻕِ ﺣَﻴَﺎﺗِﻰ ﺗَﺒَﺮُّﺟِﻰ ﻭَ ﺗَﺰَﻳُّﻨِﻰ ﺑِﻤُﺮَﺻَّﻌَﺎﺕِ ﺟَﻮَﺍﻫِﺮِ ﺍِﺣْﺴَﺎﻧِﻪِ ﺑِﺸُﻌُﻮﺭٍ ﺍِﻳﻤَﺎﻧِﻰٍّ ﻟِﻠْﻌَﺮْﺽِ ﻟِﻨَﻈَﺮِ ﺷُﻬُﻮﺩِ ﺳُﻠْﻄَﺎﻧِﻰَ ﺍﻻﺎَﺯَﻟِﻰِّ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓِ ﻭَ ﻟَﺬَّﺗِﻬَﺎ ﻋِﻠْﻤِﻰ ﻭَ ﺍِﺫْﻋَﺎﻧِﻰ ﻭَ ﺷُﻌُﻮﺭِﻯ ﻭَ ﺍِﻳﻤَﺎﻧِﻰ ﺑِﺎَﻧِّﻰ ﻋَﺒْﺪُﻩُ ﻭَ ﻣَﺼْﻨُﻮﻋُﻪُ ﻭَ ﻣَﺨْﻠُﻮﻗُﻪُ ﻭَ ﻓَﻘِﻴﺮُﻩُ ﻭَ ﻣُﺤْﺘَﺎﺝٌ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﻭَ ﻫُﻮَ ﺧَﺎﻟِﻘِﻰ ﺭَﺣِﻴﻢٌ ﺑِﻰ ﻛَﺮِﻳﻢٌ ﻟَﻄِﻴﻒٌ ﻣُﻨْﻌِﻢٌ ﻋَﻠَﻰَّ ﻳُﺮَﺑِّﻴﻨِﻰ ﻛَﻤَﺎ ﻳَﻠِﻴﻖُ ﺑِﺤِﻜْﻤَﺘِﻪِ ﻭَ ﺭَﺣْﻤَﺘِﻪِ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓِ ﻭَ ﻗِﻴْﻤَﺘِﻬَﺎ ﻣِﻘْﻴَﺎﺳِﻴَّﺘِﻰ ﺑِﺎَﻣْﺜَﺎﻝِ ﻋَﺠْﺰِﻯَ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻖِ ﻭَ ﻓَﻘْﺮِﻯَ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻖِ ﻭَ ﺿَﻌْﻔِﻰَ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻖِ ﻟِﻤَﺮَﺍﺗِﺐِ ﻗُﺪْﺭَﺓِ ﺍﻟْﻘَﺪِﻳﺮِ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻖِ ﻭَ ﺩَﺭَﺟَﺎﺕِ ﺭَﺣْﻤَﺔِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻖِ ﻭَ ﻃَﺒَﻘَﺎﺕِ ﻗُﻮَّﺓِ ﺍﻟْﻘَﻮِﻯِّ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻖِ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﺑِﻤَﻌْﻜَﺴِﻴَّﺘِﻰ ﺑِﺠُﺰْﺋِﻴَّﺎﺕِ ﺻِﻔَﺎﺗِﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻌِﻠْﻢِ ﻭَ ﺍﻻﺎِﺭَﺍﺩَﺓِ ﻭَ ﺍﻟْﻘُﺪْﺭَﺓِ ﺍﻟْﺠُﺰْﺋِﻴَّﺔِ ﻟِﻔَﻬْﻢِ ﺍﻟﺼِّﻔَﺎﺕِ ﺍﻟْﻤُﺤِﻴﻄَﺔِ ﻟِﺨَﺎﻟِﻘِﻰ ﻓَﺎَﻓْﻬَﻢُ ﻋِﻠْﻤَﻪُ ﺍﻟْﻤُﺤِﻴﻂَ ﺑِﻤِﻴﺰَﺍﻥِ ﻋِﻠْﻤِﻰَ ﺍﻟْﺠُﺰْﺋِﻰِّ ٭ ﻭَ ﻫٰﻜَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻜَﻤَﺎﻝِ ﻋِﻠْﻤِﻰ ﺑِﺎَﻥَّ ﺍِﻟٰﻬِﻰ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻜَﺎﻣِﻞُ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻖُ ﻓﻜُﻞُّ ﻣَﺎ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻜَﻮْﻥِ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻜَﻤَﺎﻝِ ﻣِﻦْ ﺍٰﻳَﺎﺕِ ﻛَﻤَﺎﻟِﻪِ ﻭَ ﺍِﺷَﺎﺭَﺍﺕٌ ﺍِﻟٰﻰ ﻛَﻤَﺎﻟِﻪِ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻜَﻤَﺎﻝِ ﻓِﻰ ﻧَﻔْﺴِﻰ َﺍﻻﺎِﻳﻤَﺎﻥُ ﺑِﺎﻟﻠّٰﻪِ ﺍِﺫِ ﺍﻻﺎِﻳﻤَﺎﻥُ ﻟِﻠْﺒَﺸَﺮِ ﻣَﻨْﺒَﻊٌ ﻟِﻜُﻞِّ ﻛَﻤَﺎﻻﺎﺗِﻪِ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣِﻦْ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻻﺎﻧْﻮَﺍﻉِ ﺣَﺎﺟَﺎﺗِﻰَ ﺍﻟْﻤَﻄْﻠُﻮﺑَﺔِ ﺑِﺎَﻧْﻮَﺍﻉِ ﺍَﻟْﺴِﻨَﺔِ ﺟِﻬَﺎﺯَﺍﺗِﻰَ ﺍﻟْﻤُﺨْﺘَﻠِﻔَﺔِ ﺍِﻟٰﻬِﻰ ﻭَ ﺭَﺑِّﻰ ﻭَ ﺧَﺎﻟِﻘِﻰ ﻭَ ﻣُﺼَﻮِّﺭِﻯَ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻟَﻪُ ﺍﻻﺎَﺳْﻤَﺎﺀُ ﺍﻟْﺤُﺴْﻨَﻰ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻫُﻮَ ﻳُﻄْﻌِﻤُﻨِﻰ ﻭَ ﻳَﺴْﻘِﻴﻨِﻰ ﻭَ ﻳُﺮَﺑِّﻴﻨِﻰ ﻭَ ﻳُﺪَﺑِّﺮُﻧِﻰ ﻭَ ﻳُﻜَﻠِّﻤُﻨِﻰ ٭ ﺟَﻞَّ ﺟَﻼﺎﻟُﻪُ ﻭَ ﻋَﻢَّ ﻧَﻮَﺍﻟُﻪُ ٭ Üçüncü Nükte Allâh bize yeter Ve (O) ne güzel vekîldir. Zîrâ O öyle bir Vâcibü'l-Vücûddur ki, bu mevcûdât-ı seyyâle ancak O'nun îcâd ve vücûdunun tecelliyâtındaki teceddüde birer mazhardırlar. Onunla ve ona intisâbla ve O'nun ma'rifetiyle hadsiz envâr-ı vücûd hâsıl olur. O olmadığı zamân ise, adem zulümâtı ve firâk elemleri zuhûr eder. Bu mevcûdât-ı seyyâle ancak birer âyînedir. Ve fenâları ve zevâlleri ve bekâlarında i'tibârî teayyünâtın değişmesiyle altı cihetle yenilenmektedir. Birincisi: Güzel ma'nalarının ve misâlî hüviyetlerinin bâkî kalması. İkincisi: Sûretlerinin misâlı levhalarda bâkî kalması. Üçüncüsü: Uhrevî semerelerinin bekâsı. Dördüncüsü: O'nun için bir nev'î vücûd olan ve kendisini temsîl eden Rabbânî tesbîhâtının bekâsı. Beşincisi: İlmî meşhedler ve sermedî manzaralarda bekâsı. Altıncısı: Eğer zîrûhlardan ise rûhlarının bekâsı. Zîrâ mevtlerinde, fenâlarında, zevâllerinde, ademlerinde, zuhûrlarında ve sönüp gitmelerindeki muhtelif keyfiyâtında olan vazîfeleri, ancak esmâ-yı ilâhiyenin mukteziyâtını izhâr etmektir. Bu vazîfenin sırrından dolayıdır ki, mevcûdât, mevt ve hayât, vücûd ve ademle dalgalanan gâyet sür'atte bir sel gibi olmuştur. Yine bu vazîfeden dolayı, dâîmî fa'âliyet ve müstemir hallâkıyet tezâhür eder. Öyleyse hem benim hem her bir ferdin "Allâh bize yeter. Ve (O) ne güzel vekîldir." demesi gerekir. Yani, Vâcibü'l-Vücûdun eserlerinden bir eser olmam, vücûd olarak bana yeter. Müzevver ve akîm olan vücûdun milyonlarca senesine karşı, münevver ve mazhar olan vücûdun bir ân-ı seyyâlesi bana kâfîdir. Evet, intisâb-ı îmânî sırrıyla vücûdun bir dakîkası, intisâb-ı îmânîsiz binlerce senenin yerine geçebilir. Belki şu dakîka, merâtib i'tibâriyle şu binlerce seneden daha etem ve daha geniştir. Kezâ, semâda azameti ve arzda âyetleri olan ve gökleri ve yeri altı günde yaratan Zâtın san'atı olmam, vücûd ve kıymeti i'tibâriyle bana yeter. Kezâ, semâyı kandîllerle süsleyip nûrlandıran ve yeryüzünü çiçeklerle süsleyip güzelleştiren zâtın masnûu olmam, vücûd ve kemâli i'tibâriyle bana yeter. Kezâ, bu kâinât bütün kemâlâtı ve mehâsiniyle O'nun kemâli ve cemâline nisbetle zaîf bir gölge ve O'nun âyât-ı kemâli ve işârât-ı cemâli olan zâtın mahlûku ve memlûkü ve abdi olmam, fahır ve şeref olarak bana yeter. Kezâ, sayısız ve saymakla bitmez ni'metlerin kâf ve nûn arasındaki latîf sandukçalarda iddihâr eden ve milyonlar kantarı, içinde tohumlar ve çekirdekler denilen latîf sandukçalar bulunan bir tek avuç içinde depolayan Zât, her şey için bana yeter. Kezâ, bütün cemâl ve ihsân sâhiblerine karşı, bana O Cemîl ve Rahîm olan Zât yeter ki, bu güzel masnûât, mevsimlerin ve asırların ve dehirlerin geçmesiyle O'nun envâr-ı cemâlinin yenilenmesi için birer fânî âyînelerden başka bir şey değildir. Ve bu bahâr ve yaz mevsiminde yenilenen ni'metler ve birbirini ta'kîb eden meyveler, mahlûkâtın ve günlerin ve senelerin geçmesi üzerine O'nun dâimî in'âmındaki mertebelerin yenilenmesi için birer mazhardır. Kezâ, Hâlık-ı mevt ve hayâtın esmâsının cilvelerine bir harîta ve bir fihriste ve bir fezleke ve bir mîzân ve bir mikyâs olmam, hayât ve mâhiyeti i'tibâriyle bana yeter. Kezâ, Esmâ-yı Hüsnânın sâhibi olan Fâtırımın şuûnât-ı zâtiyesine hayâtımın mazhariyetiyle, kalem-i kudretle yazılmış ve o Kadîr-i Mutlak ve Hayy-ı Kayyûmun esmâsını anlatıp gösteren bir kelime olmam, hayât ve vazîfesi i'tibâriyle bana yeter. Kezâ, beni, içinde hedâyâ-yı rahmetinin müzeyyenâtı bulunan vücûd hullemin ve fıtrat kaftanımın ve muntazam hayâtımın gerdânlığının murassaâtıyla süsleyen Hâlıkımın esmâsının cilveleriyle süslenmekle kardeşlerim olan mahlûkât arasında i'lânım ve teşhîrim ve Hâlık-ı kâinâtın nazar-ı şühûduna i'lânım ve izhârım, hayât ve hukûku i'tibâriyle bana yeter. Kezâ, zîhayâtların vâhib-i Hayât'a olan tahiyyelerini fehmetmem ve onlara şâhid olup onlara şâhidlik etmem, hukûk-ı hayâtım i'tibâriyle bana yeter. Kezâ, Sultân-ı Ezelîmin nazar-ı şühûduna arz olunmak için, îmânî bir şuûrla O'nun cevâhir-i ihsânının murassaâtıyla teberrüc ve tezyînim hukûk-ı hayâtım için bana yeter. Kezâ, O'nun abdi ve masnûu ve mahlûku ve muhtâc olanı olduğuma ve O'na muhtâc bulunduğuma ve O'nun, hikmetine ve rahmetine lâyık bir şekilde terbiye eden Rahîm, Kerîm, Latîf ve bana ni'met verici ola Hâlıkım olduğuna dâir ilmim ve iz'ânım ve şuûrum ve îmânım, hayât ve lezzeti i'tibâriyle bana yeter. Kezâ, mutlak olan aczimin ve mutlak olan fakrimin ve mutlak olan za'fımın emsâliyle o Kadîr-i Mutlak'ın merâtib-i kudretine ve o Rahîm-i Mutlak'ın derecât-ı rahmetine ve o Kaviyy-i Mutlak'ın tabakât-ı kuvvetine mikyâsiyetim, hayât ve kıymeti i'tibâriyle bana yeter. Kezâ, Hâlıkımın muhît sıfatlarını anlamak için cüz'î ilim, irâde ve kudret sıfatlarımın cüz'iyetiyle ma'kesiyetim bana yeter. Böylece cüz'î ilmimin mîzânıyla O'nun muhît ilmini fehmederim. Kezâ, Kâmil-i Mutlak ancak benim ilâhım olduğuna ve kâinâtta kemâlâttan ne varsa, O'nun kemâlinin âyetlerinden ve O'nun kemâline birer işâret olduğuna dâir ilmim kemâl olarak bana yeter. Kezâ, nefsimde kemâlât olarak îmân-ı billâh bana yeter. Zîrâ îmân, beşer için bütün kemâlâtına bir menba'dır. Kezâ, Esmâ-yı Hüsnânın sâhibi olan, beni yediren ve beni içiren ve beni terbiye eden ve beni tedbîr eden ve benimle konuşan ve celâli yüce olan ve lütuf ve ihsânı her şeyi kuşatan İlâhım ve Rabbim ve Hâlıkım ve Müsavvirim, muhtelif cihâzâtımın çeşitli lisânlarıyla istenilen envâ'-ı ihtiyâcâtıma âid her şey için bana yeter. (Osmanlıca Lem'alar sh: 725) ﺍَﻟﻨُّﻜْﺘَﺔُ ﺍﻟﺮَّﺍﺑِﻌَﺔُ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻟِﻜُﻞِّ ﻣَﻄَﺎﻟِﺒِﻰ ﻣَﻦْ ﻓَﺘَﺢَ ﺻُﻮﺭَﺗِﻰ ﻭَ ﺻُﻮﺭَﺓَ ﺍَﻣْﺜَﺎﻟِﻰ ﻣِﻦْ ﺫَﻭِﻯ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓِ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻤَﺎﺀِ ﺑِﻠَﻄِﻴﻒِ ﺻُﻨْﻌِﻪِ ﻭَ ﻟَﻄِﻴﻒِ ﻗُﺪْﺭَﺗِﻪِ ﻭَ ﻟَﻄِﻴﻒِ ﺣِﻜْﻤَﺘِﻪِ ﻭَ ﻟَﻄِﻴﻒِ ﺭُﺑُﻮﺑِﻴَّﺘِﻪِ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻟِﻜُﻞِّ ﻣَﻘَﺎﺻِﺪِﻯ ﻣَﻦْ ﺍَﻧْﺸَﺎَﻧِﻰ ﻭَ ﺷَﻖَّ ﺳَﻤْﻌِﻰ ﻭَ ﺑَﺼَﺮِﻯ ﻭَ ﺍَﺩْﺭَﺝَ ﻓِﻰ ﺟِﺴْﻤِﻰ ﻟِﺴَﺎﻧًﺎ ﻭَ ﺟَﻨَﺎﻧًﺎ ﻭَ ﺍَﻭْﺩَﻉَ ﻓِﻴﻬِﻤَﺎ ﻭَ ﻓِﻰ ﺟِﻬَﺎﺯَﺍﺗِﻰ ﻣَﻮَﺍﺯِﻳﻦَ ﺣَﺴَّﺎﺳَﺔً ﻻﺎ ﺗُﻌَﺪُّ ﻟِﻮَﺯْﻥِ ﻣُﺪَّﺧَﺮَﺍﺕِ ﺍَﻧْﻮَﺍﻉِ ﺧَﺰَﺍﺋِﻦِ ﺭَﺣْﻤَﺘِﻪِ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺍَﺩْﻣَﺞَ ﻓِﻰ ﻟِﺴَﺎﻧِﻰ ﻭَ ﺟَﻨَﺎﻧِﻰ ﻭَ ﻓِﻄْﺮَﺗِﻰ ﺍٰﻻﺎﺕٍ ﺟَﺴَّﺎﺳَﺔً ﻻﺎ ﺗُﺤْﺼٰﻰ ﻟِﻔَﻬْﻢِ ﺍَﻧْﻮَﺍﻉِ ﻛُﻨُﻮﺯِ ﺍَﺳْﻤَﺎﺋِﻪِ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣَﻦْ ﺍَﺩْﺭَﺝَ ﻓِﻰ ﺷَﺨْﺼِﻰَ ﺍﻟﺼَّﻐِﻴﺮِ ﺍﻟْﺤَﻘِﻴﺮِ ﻭَ ﺍَﺩْﻣَﺞَ ﻓِﻰ ﻭُﺟُﻮﺩِﻯَ ﺍﻟﻀَّﻌِﻴﻒِ ﺍﻟْﻔَﻘِﻴﺮِ ﻫٰﺬِﻩِ ﺍﻻﺎَﻋْﻀَﺎﺀَ ﻭَ ﺍﻻﺎٰﻻﺎﺕِ ﻭَ ﻫٰﺬِﻩِ ﺍﻟْﺠَﻮَﺍﺭِﺡَ ﻭَ ﺍﻟْﺠِﻬَﺎﺯَﺍﺕِ ﻭَ ﻫٰﺬِﻩِ ﺍﻟْﺤَﻮَﺍﺱَّ ﻭَ ﺍﻟْﺤِﺴِّﻴَّﺎﺕِ ﻭَ ﻫٰﺬِﻩِ ﺍﻟﻠَّﻄَﺎﺋِﻒَ ﻭَ ﺍﻟْﻤَﻌْﻨَﻮِﻳَّﺎﺕِ ِﻻﺎﺣْﺴَﺎﺱِ ﺟَﻤِﻴﻊِ ﺍَﻧْﻮَﺍﻉِ ﻧِﻌَﻤِﻪِ ﻭَ ِﻻﺎﺫَﺍﻗَﺔِ ﺍَﻛْﺜَﺮِ ﺗَﺠَﻠِّﻴَﺎﺕِ ﺍَﺳْﻤَﺎﺋِﻪِ ﺑِﺠَﻠِﻴﻞِ ﺍُﻟُﻮﻫِﻴَّﺘِﻪِ ﻭَ ﺟَﻤِﻴﻞِ ﺭَﺣْﻤَﺘِﻪِ ﻭَ ﺑِﻜَﺒِﻴﺮِ ﺭُﺑُﻮﺑِﻴَّﺘِﻪِ ﻭَ ﻛَﺮِﻳﻢِ ﺭَْﻓَﺘِﻪِ ﻭَ ﺑِﻌَﻈِﻴﻢِ ﻗُﺪْﺭَﺗِﻪِ ﻭَ ﻟَﻄِﻴﻒِ ﺣِﻜْﻤَﺘِﻪِ ٭ Dördüncü Nükte Benim sûretimi ve zîhayâtlardan olan emsâlimin sûretini, latîf san'atıyla ve latîf kudreti ve hikmetiyle ve latîf rubûbiyeti ile su içinde açan Zât, bütün metâlibim için bana yeter. Kezâ, beni inşâ eden, kulağımı ve gözümü açan, cismimde bir lisân ve bir kalb derc eden, onda ve cihâzâtımda, rahmetinin çeşit çeşit hazînelerinin müddeharâtını tartmak için sayısız hassâs mîzânlar yerleştiren ve kezâ lisânımda ve kalbimde ve fıtratımda, esmâsının çeşit çeşit defînelerini anlamak için saymakla bitmez hassâs âletler derc eden zât, bütün maksadlarım için bana yeter. Kezâ, bütün envâ'-i ni'metini ihsâs etmek ve ekser tecelliyât-ı esmâsını tattırmak için, bu a'zâ ve âlâtı ve bu cevârih ve cihâzâtı ve bu havâs ve hissiyâtı ve bu letâif ve ma'neviyâtı, celîl ulûhiyeti ve cemîl rahmetiyle ve kebîr rubûbiyeti ve kerîm re'fetiyle ve azîm kudreti ve latîf hikmetiyle, benim küçük ve hakîr şahsımda derc eden ve zaîf ve fakîr vücûdumda derc eden Zât bana yeter. (Osmanlıca Lem'alar sh: 726) ﺍَﻟﻨُّﻜْﺘَﺔُ ﺍﻟْﺨَﺎﻣِﺴَﺔُ ﻻﺎ ﺑُﺪَّ ﻟِﻰ ﻭَ ﻟِﻜُﻞِّ ﺍَﺣَﺪٍ ﺍَﻥْ ﻳَﻘُﻮﻝَ ﺣَﺎﻻﺎ ﻭَ ﻗَﺎﻻﺎ ﻭَ ﻣُﺘَﺸَﻜِّﺮًﺍ ﻭَ ﻣُﻔْﺘَﺨِﺮًﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣَﻦْ ﺧَﻠَﻘَﻨِﻰ ﻭَ ﺍَﺧْﺮَﺟَﻨِﻰ ﻣِﻦْ ﻇُﻠْﻤَﺔِ ﺍﻟْﻌَﺪَﻡِ ﻭَ ﺍَﻧْﻌَﻢَ ﻋَﻠَﻰَّ ﺑِﻨُﻮﺭِ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣَﻦْ ﺟَﻌَﻠَﻨِﻰ ﺣَﻴًّﺎ ﻓَﺎَﻧْﻌَﻢَ ﻋَﻠَﻰَّ ﻧِﻌْﻤَﺔَ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓِ ﺍﻟَّﺘِﻰ ﺗُﻌْﻄِﻰ ﻟِﺼَﺎﺣِﺒِﻬَﺎ ﻛُﻞَّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻭَ ﺗُﻤِﺪُّ ﻳَﺪَ ﺻَﺎﺣِﺒِﻬَﺎ ﺍِﻟٰﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣَﻦْ ﺟَﻌَﻠَﻨِﻰ ﺍِﻧْﺴَﺎﻧًﺎ ﻓَﺎَﻧْﻌَﻢَ ﻋﻠَﻰَّ ﺑِﻨِﻌْﻤَﺔِ ﺍﻻﺎِﻧْﺴَﺎﻧِﻴَّﺔِ ﺍﻟَّﺘِﻰ ﺻَﻴَّﺮَﺕِ ﺍﻻﺎِﻧْﺴَﺎﻥَ ﻋَﺎﻟَﻤًﺎ ﺻَﻐِﻴﺮًﺍ ﺍَﻛْﺒَﺮَ ﻣَﻌْﻨًﺎ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻢِ ﺍﻟْﻜَﺒِﻴﺮِ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣَﻦْ ﺟَﻌَﻠَﻨِﻰ ﻣُْﻤِﻨًﺎ ﻓَﺎَﻧْﻌَﻢَ ﻋَﻠَﻰَّ ﻧِﻌْﻤَﺔَ ﺍﻻﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻳُﺼَﻴِّﺮُ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﻭَ ﺍﻻﺎٰﺧِﺮَﺓَ ﻛَﺴُﻔْﺮَﺗَﻴْﻦِ ﻣَﻤْﻠُﻮﺀَﺗَﻴْﻦِ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨِّﻌَﻢِ ﻳُﻘَﺪِّﻣُﻬُﻤَﺎ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟْﻤُْﻤِﻦِ ﺑِﻴَﺪِ ﺍﻻﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣَﻦْ ﺟَﻌَﻠَﻨِﻰ ﻣِﻦْ ﺍُﻣَّﺔِ ﺣَﺒِﻴﺒِﻪِ ﻣُﺤَﻤَّﺪٍ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺍﻟﺼَّﻼﺎﺓُ ﻭَ ﺍﻟﺴَّﻼﺎﻡُ ﻓَﺎَﻧْﻌَﻢَ ﻋَﻠَﻰَّ ﺑِﻤَﺎ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤُﺤَﺒَّﺔِ ﻭَ ﺍﻟْﻤَﺤْﺒُﻮﺑِﻴَّﺔِ ﺍﻻﺎِﻟٰﻬِﻴَّﺔِ ﺍﻟَّﺘِﻰ ﻫِﻰَ ﻣِﻦْ ﺍَﻋْﻠٰﻰ ﻣَﺮَﺍﺗِﺐِ ﺍﻟْﻜَﻤَﺎﻻﺎﺕِ ﺍﻟْﺒَﺸَﺮِﻳَّﺔِ ﻭَ ﺑِﺘِﻠْﻚَ ﺍﻟْﻤُﺤَﺒَّﺔِ ﺍﻻﺎِﻳﻤَﺎﻧِﻴَّﺔِ ﺗَﻤْﺘَﺪُّ ﺍَﻳَﺎﺩِﻯ ﺍِﺳْﺘِﻔَﺎﺩَﺓِ ﺍﻟْﻤُْﻤِﻦِ ﺍِﻟٰﻰ ﻣَﺎ ﻻﺎ ﻳَﺘَﻨَﺎﻫٰﻰ ﻣِﻦْ ﻣُﺸْﺘَﻤِﻼﺎﺕِ ﺩَﺍﺋِﺮَﺓِ ﺍﻻﺎِﻣْﻜَﺎﻥِ ﻭَ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺏِ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣَﻦْ ﻓَﻀَّﻠَﻨِﻰ ﺟِﻨْﺴًﺎ ﻭَ ﻧَﻮْﻋًﺎ ﻭَ ﺩِﻳﻨًﺎ ﻭَ ﺍِﻳﻤَﺎﻧًﺎ ﻋَﻠٰﻰ ﻛَﺜِﻴﺮٍ ﻣِﻦْ ﻣَﺨْﻠُﻮﻗَﺎﺗِﻪِ ﻓَﻠَﻢْ ﻳَﺠْﻌَﻠْﻨِﻰ ﺟَﺎﻣِﺪًﺍ ﻭَ ﻻﺎ ﺣَﻴْﻮَﺍﻧًﺎ ﻭَ ﻻﺎ ﺿَﺎﻻًﺎ ﻓَﻠَﻪُ ﺍﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻭَ ﻟَﻪُ ﺍﻟﺸُﻜْﺮُ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣَﻦْ ﺟَﻌَﻠَﻨِﻰ ﻣَﻈْﻬَﺮًﺍ ﺟَﺎﻣِﻌًﺎ ﻟِﺘَﺠَﻠِّﻴَﺎﺕِ ﺍَﺳْﻤَﺎﺋِﻪِ ﻭَ ﺍَﻧْﻌَﻢَ ﻋﻠَﻰَّ ﺑِﻨِﻌْﻤَﺔٍ ﻻﺎ ﺗَﺴَﻌُﻬَﺎ ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕُ ﺑِﺴِﺮِّ ﺣَﺪِﻳﺚِ ﴾ﻻﺎ ﻳَﺴَﻌُﻨِﻰ ﺍَﺭْﺿِﻰ ﻭَ ﻻﺎ ﺳَﻤَﺎﺋِﻰ ﻭَ ﻳَﺴَﻌُﻨِﻰ ﻗَﻠْﺐُ ﻋَﺒْﺪِﻯَ ﺍﻟْﻤُْﻤِﻦِ﴿ ﻳَﻌْﻨِﻰ ﺍَﻥَّ ﺍﻟْﻤَﺎﻫِﻴَّﺔَ ﺍﻻﺎِﻧْﺴَﺎﻧِﻴَّﺔَ ﻣَﻈْﻬَﺮٌ ﺟَﺎﻣِﻊٌ ﻟِﺠَﻤِﻴﻊِ ﺗَﺠَﻠِّﻴَﺎﺕِ ﺍﻻﺎَﺳْﻤَﺎﺀِ ﺍﻟْﻤُﺘَﺠَﻠِّﻴَﺔِ ﻓِﻰ ﺟَﻤِﻴﻊِ ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ٭ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣَﻦِ ﺍﺷْﺘَﺮٰﻯ ﻣُﻠْﻜَﻪُ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻋِﻨْﺪِﻯ ﻣِﻨِّﻰ ﻟِﻴَﺤْﻔَﻈَﻪُ ﻟِﻰ ﺛُﻢَّ ﻳُﻌِﻴﺪَﻩُ ﺍِﻟَﻰَّ ﻭَ ﺍَﻋْﻄَﺎﻧَﺎ ﺛَﻤَﻨَﻪُ ﺍﻟْﺠَﻨَّﺔَ ٭ ﻓَﻠَﻪُ ﺍﻟﺸُّﻜْﺮُ ﻭَﻟَﻪُ ﺍﻟْﺤَﻤْﺪُ ﺑِﻌَﺪَﺩِ ﺿَﺮْﺏِ ﺫَﺭَّﺍﺕِ ﻭُﺟُﻮﺩِﻯ ﻓِﻰ ﺫَﺭَّﺍﺕِ ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ٭ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﺭَﺑِّﻰ ﺟَﻞَّ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ٭ ﻧُﻮﺭُ ﻣُﺤَﻤَّﺪْ ﺻَﻠَّﻰ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ٭ ﻻﺎ ﺍِﻟٰﻪَ ﺍِﻻَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ٭ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﺭَﺑِّﻰ ﺟَﻞَّ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ٭ ﺳِﺮُّ ﻗَﻠْﺒِﻰ ﺫِﻛْﺮُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ٭ ﺫِﻛْﺮُ ﺍَﺣْﻤَﺪْ ﺻَﻠَّﻰ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ٭ ﻻﺎ ﺍِﻟٰﻪَ ﺍِﻻَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ٭ Beşinci Nükte Benim her bir ferdin, hâl ve kâl ile ve teşekkür ve iftihârla şöyle dememiz gerekir. Beni yaratan ve beni adem zulmetinden çıkararak bana vücûd nûrunu in'âm eden Zât bana yeter. Kezâ, beni hayât sâhibi kılarak, sâhibine her şeyi veren ve sâhibinin elini her şeye uzatan hayât ni'metini bana in'âm eden Zât bana yeter. Kezâ, beni insân yaparak, insânı, âlem-i kebîrden ma'nen daha büyük olan küçük bir âlem hâline getiren insâniyet ni'metini bana in'âm eden Zât bana yeter. Kezâ, beni mü'min kılarak, dünyâ ve âhireti ni'metlerle dolu iki sofra hâline getirip îmân eliyle mü'mine onları takdîm eden îmân ni'metini bana in'âm eden Zât bana yeter. Kezâ, beni habîbi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ümmetinden kılarak, îmânda bulunan ve kemâlât-ı beşeriyenin en yüksek merâtibinden olan muhabbet ve mahbûbiyet-i ilâhiyeyi bana in'âm eden Zât bana yeter ki, bu muhabbet-i îmâniye ile, mü'minin istifâde elleri imkân ve vücûb dâiresinin nihâyetsiz müştemilâtına kadar uzanır. Kezâ, cins ve nev'î ve dîn ve îmân cihetiyle beni mahlûkâtının bir çoğundan üstün kılıp beni ne câmid, ne hayvân ne de dalâlette giden yapmayan Zât bana yeter ki, hamd de O'na mahsûstur, şükür de O'na mahsûstur. Kezâ, "Beni ne yerim ne de göğüm içine sığdırabilir; fakat beni mü'min kulumun kalbi içine sığdırabilir" meâlindeki hadîsin sırrıyla, beni esmâsının tecelliyâtına câmi' bir mazhar yaparak kâinâtın içine sığdıramadığı bir ni'meti bana in'âm eden Zât bana yeter. Yani, mâhiyet-i insâniye, bütün kâinâtta tecellî eden esmânın bütün tecelliyâtına mazhar ve câmi'dir. Kezâ, bende bulunan mülkünü benim için muhâfaza edip sonra onu bana iâde etmek için benden satın alan ve karşılığında bize cenneti veren Zât bana yeter. Vücûdumun zerrelerinin zerrât-ı kâinâtla darbı adedince şükür de Ona mahsûstur. Hamd de O'na mahsûsdur. Hasbî Rabbî Cellallâh Nûr-u Muhammed Sallallâh. Lâ ilâhe illallâh. Hasbî Rabbî Cellallâh Sırr-u kalbî zikrullâh. Zikr-u Ahmed Sallallâh. Lâ ilâhe illallâh. (Osmanlıca Lem'alar sh: 728) ﺍَﻟْﺒَﺎﺏُ ﺍﻟﺴَّﺎﺩِﺱُ (38) 38 Çok risâlelerde beyân etmişiz ki: İnsânın fıtratında hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir fakr bulunmakla berâber hadsiz a'dâsı ve nihâyetsiz metâlibi vardır. İnsân bu acz ve fakrından fıtraten bir Kadîr-i Rahîm'e ilticâya muhtâcdır. Nasıl ki ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَ ﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ birinci cümlesi acze merhem ve bütün a'dâsına karşı bir melce' gösterir. ﻭَ ﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ cümlesinde de fakrına da ve o bütün metâlibine de bir vesîleyi gösterdiği gibi ﻻﺎ ﺣَﻮْﻝَ ﻭَﻻﺎ ﻗُﻮَّﺓَ ﺍِﻻَﺎ ﺑِﺎﻟﻠّٰﻪِ ﺍﻟْﻌَﻠِﻰِّ ﺍﻟْﻌَﻈِﻴﻢِ dahi başka bir sûrette aynen ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ gibi acz ve fakr-ı beşerînin ilâcı ﻭَ ﻻﺎ ﺣَﻮْﻝَ kelimesi a'dâsına karşı nokta-i istinâdı kendi kuvvetinden teberrî etmekle kuvvet-i İlâhiyeye ilticâ ﻭَﻻﺎ ﻗُﻮَّﺓَ kelimesiyle metâlibine ve hâcâtına vesîle-i mutlak tevekkül ile kudret-i İlâhiyeye i'timâd etmektir. Bu ﻻﺎ ﺣَﻮْﻝَ ﻭَﻻﺎ ﻗُﻮَّﺓَ cümlesinin pek çok merâtibini kendimde tecrübe ile hissettim. O mertebelere birer kısa kelime ile işâretler koymuşum. O işâretler vâsıtasıyla o merâtibi mülâhaza ediyorum. Bu bâbda kısmen o mertebeleri remzeden kelimeler aynen zikredilecektir.