Risale-i NurÂsâr-ı Bediiye

ZEYL

Âsâr-ı Bediiye · s.65

Ehl-i raybın bütün şübehatı üç esasa râci'dir. Birincisi:Der: "Kur'an'ın mâbihi'l-imtiyazı ve vuzuh-u ifade üzerine müesses olan belâgata münafîdir ki; vücud-u müteşabihat ve müşkilâttır." İkincisi:"Şeriatın maksud-u hakikisi olan irşad ve talime münafîdir ki; fünun-u ekvanda ibham ve ıtlakatıdır." Üçüncüsü:"Tarîk-i Kur'an olan tahkik ve hidayete muhaliftir. İşte o da, bazı zevahiri delil-i aklînin hilafına imale edip hilaf-ı vakıa ihtimalidir." Ey mu'teriz! Ben de derim: Sebeb-i noksan gösterdiğin şu üç nokta tevehhüm ettiğin gibi değildir. Belki üçü de i'caz-ı Kur'an'ın en sadık şahidleridir. Birinci Noktaya Cevap:Şöyle ki: Nâsın ekseri cumhur-u avamdır. Nazar-ı Şâri'de ekall, eksere tabi'dir. Zira avama müvecceh olan bir hitab, havass fehmeder ve istifade eder. Bilakis olursa olamaz. Cumhur-u avam me'luf ve mütehayyelatından tecerrüd edip hakaik-i mücerrede ve makulat-ı sırfeye temaşa edemezler. Meğer mütehayyelatlarını dürbün gibi tevsit etseler. Meselâ, Kâinattaki tasarruf-u İlahîyi, sultanın serir-i saltanatında olan tasarrufunun suretinde temaşa edebilirler. ﺍَﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻌَﺮْﺵِ ﺍﺳْﺘَﻮٰﻯ gibi. İşte hissiyat-ı cumhur, şu merkezde olduklarından elbette irşad ve belâgat iktiza eder ki; onların hissiyatı riayet ve ihtiram edilsin. Ve efkârları dahi bir derece mümaşat ve riayet edilsin. İşte riayet ve ihtiram ﺍَﻟﺘَّﻨَﺰُّﻻﺎﺕُ ﺍﻻﺎِﻟٰﻬِﻴَّﺔُ ﺍِﻟٰﻰ ﻋُﻘُﻮﻝِ ﺍﻟْﺒَﺸَﺮِ ile tesmiye olunur. Evet o tenezzülât te'nis-i ezhan içindir. Bu sırdandır ki; hakaik-i mücerredeye temaşa etmek için, hissiyat ve hayal-âlûd cumhurun nazarlarını okşayan suver-i müteşabiheden birer dürbün vaz' edilmiştir. Şu cevabı teyid eden maânî-i amîka veya müteferrikayı bir suret-i sehl ve basitede tasavvur veya tasvir etmek için nâsın kelâmında kesretle istiarat bulunmasıdır. Demek müteşabihat dahi istiaratın en ağmaz kısmıdır. Zira, en hafî hakaikın suver-i misaliyesidir. Demek işkâl, mananın dikkatindendir. Lafzın iğlakından değildir. Ey mu'teriz! İnsafla bak! Fikr-i beşerden, bâhusus avamın fikrinden en uzak olan hakaiki şöyle bir tarîk ile takrib etmek, aynı belâgat değil midir? Zira belâgat, mukteza-yı hale mutabakat ve makamın tahammülü nisbetinde kemal-i vuzuh ile ifade etmektir. İkinci Noktaya Cevap:Âlemde mündemiç olan meylü'l-istikmalin dalı olan insandaki meylüt-terakkinin semeratı, fünun-u müterettibedir ki, pek çok tecarüb ile telahuk-u efkârın netaicinden teşekkül etmişlerdir ki, terakki için bir nerdibanın (merdivenin) basamaklarıdır. Aşağısı takarrur etmezse, yukarısına ayak atılmaz. Demek mukaddem fenn, ulûm-u mütearife hükmüne geçecek, sonra müteahhir fenne mukaddeme olabilir. Bu sırra binaen: Şu zamanda efkârın çok çalkalanmasıyla yetişmiş, pişmiş bir fenni faraza on asır evvel bir adam tefhim ve talimine çalışsa idi; mağlata ve safsataya düşürmekten başka bir şey yapamaz idi. Meselâ, denilse idi: "Şemsin sükûnuyla {() Tefsirimde böyle yazmıştım: ﻗﺪ ﺳﻨﺢ ﻟﻰ ﻓﻰ ﺳﻨﺔ ١٣٣٣ ﻓﻰ ﺍﻟﻤﺮﺽ ﺑﻴﻦ ﺍﻟﻨﻮﻡ ﻭﺍﻟﻴﻘﻈﺔ ﻓﻰ ﻭﺍﻟﺸﻤﺲ ﺗﺠﺮﻯ ﻟﻤﺴﺘﻘﺮ ﻫﺬﺍ ﺍﻟﻤﻌﻨﻰ ﺍﻯ ﻓﻰ ﻣﺴﺘﻘﺮﻫﺎ ﻻﺳﺘﻘﺮﺍﺭ ﻣﻨﻈﻮﻣﺘﻬﺎ ﺍﻯ ﺟﺮﻳﺎﻧﻬﺎ ﺑﺎﺫﻥ ﺍﻟﻠّﻪ ﻟﺘﻮﻟﺪ ﺟﺎﺫﺑﺘﻬﺎ ﺍﻟﻨﻈﺎﻣﺔ ﻟﻠﻤﻨﻈﻮﻣﺔ ﺍﻟﺸﻤﺴﻴﺔ ﻭﻟﻮ ﺳﻜﻨﺖ ﻭ ﺳﻜﺘﺖ ﻟﺘﻨﺎﺛﺮﺕ Yani, kendi müstekarrında mihveri üzerinde Allah'ın emriyle cereyanı, manzumesini tanzim eden cazibesinin tevlidi içindir. Eğer şems silkinmese meyveleri düşecek. Silkinse yemişleri olan seyyaratın istikrarları temin edilir. -Müellif-} Arzın hareketine ve bir katre suda bir milyon hayvanatın bulunduklarına temaşa edin! Tâ Sâniin azametini bilesiniz!.. Cumhur-u avam ise, hiss-i zâhir veya galat-ı hissin sebebiyle hilaflarını zarurî bildikleri için, ya tekzib veya nefislerine mugalata veya mahsûs olan şeye mükâbere etmekten başka ellerinden bir şey gelmez idi. Teşviş ise, -bâhusus onuncu asra kadar- minhac-ı irşada büyük bir vartadır. Ezcümle: Sathiyet-i arz ve deveran-ı şems, onlarca bedihiyat-ı hissiyeden sayılır idi. Şu gibi meseleler müstakbeldeki nazariyata kıyas olunmaz. Zira müstakbele ait olan şeylere hiss-i zâhir taalluk etmediği için iki ciheti de muhtemeldir, itikad olunabilir. İmkân derecesindedir, itminan kabildir. Onun hakk-ı sarîhi tasrihdir. Lâkin hîna ki, hissin galatı bizi ﻣَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻓ۪ﻴﻪِ mizi imkân derecesinden bedahete, yani cehl-i mürekkebe çıkardı. Onun nazar-ı belâgatta hiç inkâr olunmaz olan hakkı ise, ibham ve ıtlaktır. Tâ ezhan, müşevveş olmasınlar. Fakat hakikata telvih ve remz ve îma etmek gerektir. Efkâr için kapıları açmak, duhûle davet etmek lâzımdır. Nasıl ki, şeriat-ı garra öyle yapmıştır. Hem de istikrarsız, mütegayir ve mütegayyir, birbirine mükezzib fen ve felsefe nazariyatı; tarîk ve menbaca ayrı olan vahyin nususuna ayar olamaz, mihenk olamaz. Yahu insaf mıdır, taharri-i hakikat böyle midir ki; sen irşad-ı mahz ve ayn-ı belâgat ve hidayetin mağzı olan şeyi, irşada münafî ve mübayin tevehhüm edesin! Ve belâgatca ayn-ı kemal olan şeyi noksan tahayyül edesin! Acaba senin zihn-i sakîminde belâgat o mudur ki; ezhanı tağlit ve efkârı teşviş ve muhitin müsaadesizliği ve zamanın adem-i i'dadından ezhan müstaid olmadıkları için, ukûle tahmil edilmeyen şeyleri teklif etmek midir? Kellâ ﻛَﻠِّﻢِ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﻋَﻠٰﻰ ﻗَﺪْﺭِ ﻋُﻘُﻮﻟِﻬِﻢْ bir düstur-u hikmettir. Üçüncü Noktaya Cevap:Şâri'in irşad-ı cumhurdan maksud-u aslîsi; isbat-ı Sâni'-i Vâhid ve nübüvvet ve haşir ve adalette münhasırdır. Öyle ise Kur'an'daki zikr-i ekvân, istitradî ve istidlal içindir. Cumhurun efhâmına göre san'atta zahir olan nizam-ı bedî' ile nazzam-ı hakikî olan Sâni'-i Zülcelalin evsaf-ı celal ve cemaline istidlal etmek içindir. Halbuki san'atın eseri ve fıtratın nizamı herşeyden tezahür eder. Keyfiyet-i teşekkül nasıl olursa olsun, maksad-ı asliye taalluk etmez. Mukarrerdir ki; delil müddeadan evvel malûm olması gerektir. Bunun içindir ki, bazı nususun zevahiri ittizah-ı delil ve istînas-ı efkâr için cumhurun mu'tekadat-ı hissiyelerine imale olunmuştur. Fakat delalet etmek için değildir. Zira Kur'an, âyâtının telafifinde öyle emarat ve karaini nasb etmiştir ki; o sadeflerdeki cevahiri ve o zevahirdeki hakikatları ehl-i tahkike parmakla gösterir ve işaret eder. t Kelimetullah olan Kitab-ı Mübinin bâzı âyâtı, bazısına müfessirdir; karine olabilir ki, mana-yı zahirî murad değildir. Eğer istidlalin makamında denilse idi ki: "Elektiriğin acaibi ve cazibe-i umumiyenin garaibi ve küre-i arzın yevmiye ve seneviye olan hareketi ve yetmişten ziyade olan anasırın imtizac-ı kimyeviyelerini ve şemsin istikrarıyla beraber surîye olan hareketini nazara alınız, tâ Sâni'i bilesiniz." İşte o vakit delil olan san'at, marifet-i Sâni' olan neticeden daha hafî ve daha gamız ve kaide-i istidlale münafî olduğundan, bazı zevahiri efkâra göre imale olunmuştur. İmale, delâlet için değil, belki vuzuh-u delil içindir. Bu ise ya müstetbeatü't-terakib kabilesinden veya kinaî nevindendir. Meselâ ﻗَﺎﻝَ lafzındaki elif eliftir, hafiftir. Aslı vav ﻭﺍﻭ olsa, kâf ﻛﺎﻑ olsa, ne olursa olsun tesir etmez. Ey birader! İnsaf ile dikkat edilse, bütün asırlarda bütün insanların irşadları için nâzil olan Kur'an'ın i'cazının lemaatı üç noktanın arkasında görülmeyecek midir? Neam: ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻱ ﻋَﻠَّﻢَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥَ ﺍﻟْﻤُﻌْﺠِﺰَ ﺍِﻥَّ ﻧَﻈَﺮَ ﺍﻟْﺒَﺸ۪ﻴﺮِ ﺍﻟﻨَّﺬ۪ﻳﺮِ ﻭَﺑَﺼ۪ﻴﺮَﺗَﻪُ ﺍﻟﻨَّﻘَّﺎﺩَﺓَ ﺍَﺩَﻕُّ ﻭَﺍَﺟَﻞُّ ﻭَﺍَﺟْﻠٰﻰ ﻭَ ﺍَﻧْﻔَﺬُ ﻣِﻦْ ﺍَﻥْ ﺗَﻠْﺘَﺒِﺲَ ﺍَﻭْ ﻳَﺸْﺘَﺒِﻪَ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺍﻟْﺤَﻘ۪ﻴﻘَﺔُ ﺑِﺎﻟْﺨَﻴَﺎﻝِ ﻭَﺍِﻥَّ ﻣَﺴْﻠَﻜَﻪُ ﺍﻟْﺤَﻖَّ ﺍَﻏْﻨٰﻰ ﻭَﺍَﻋْﻠٰﻰ ﻭَﺍَﻧْﺰَﻩُ ﻭَﺍَﺭْﻓَﻊُ ﻣِﻦْ ﺍَﻥْ ﻳُﺪَﻟِّﺲَ ﺍَﻭْ ﻳُﻐَﺎﻟِﻂَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ Evet, hayalin ne haddi vardır ki; nurefşan olan nazarına karşı kendini hakikat gösterebilsin? Evet mesleği nefs-i hak ve mezhebi ayn-ı sıdkdır. Hak ise tedlis ve tağlit etmekten müstağnidir. İkincisi:Mu'cize-i Muhammedî, ayn-ı Muhammeddir (A.S.M.). Zât-ı Zülcelal (Celle Celalühu) O'na demiş: ﺍِﻧَّﻚَ ﻟَﻌَﻠٰﻰ ﺧُﻠُﻖٍ ﻋَﻈ۪ﻴﻢٍ Bütün ümmet hatta düşmanları da dâhil olduğu halde icma' etmişler ki, bütün ahlâk-ı haseneye câmi'dir. Nübüvvetten evvel ondaki ahlâk-ı hamîdenin kemaline tercüman olan "Muhammedü'l-Emin" unvanıyla iştihar etmiştir. Hazret-i Âişe (R.A.) her vakit derdi: ﺧُﻠُﻘُﻪُ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥْ Demek Kur'an tazammun ettiği bütün ahlâk-ı haseneye câmi' idi. İşte O Zât-ı Kerimde icma'-ı ümmetle, tevatür-ü manevî-i kat'îyle sabittir ki: İnsanların sîreten ve sureten en cemili ve en halîmi ve en sâbiri ve en şâkiri ve en zâhidi ve en mütevazii ve en afîfi ve en cevvadı ve en kerimi ve en rahîmi ve en âdili, herkesten ziyade mürüvvet, vakar, afv, sıhhat-i fehim, şefkat gibi ne kadar secaya-yı âliye varsa en mükemmel bir fihriste-i nuranîsidir.

Bunların içindeki nokta-i i'caz şudur ki: Ahlâk-ı hasene çendan birbirine mübayin değil, fakat derece-i kemalde birbirine müzahamet eder. Biri galebe çalsa öteki zaifleşir. Meselâ: Kemal-i hilm ile kemal-i şecaat. Hemkemal-i tevazu'la kemal-i şehamet. Hem

kemal-i adalet ile kemal-i merhamet ve mürüvvet. Hem

tam iktisat ve itidal ile tamam-ı kerem ve sehavet. Hemgayet vakar ile nihayet haya. Hemgayet şefkat ile nihayet ﺍﻟْﺒُﻐْﺾُ ﻓِﻰ ﺍﻟﻠّٰﻪِ Hemgayet afv ile nihayet izzet-i nefis, Hemgayet tevekkül ile nihayet içtihad gibi mecâmi-i ahlâk-ı mütezahime birden derece-i âliyede bir zâtta içtimaı, müzayakasız inkişafları mu'cizelerin mu'cizesidir. Nebiyy-i Hâşimînin sîma-yı manevîsinin cemal ve ulviyetine dair Kemal hoş demiştir: Sen ol Mahbub-u âlemsin / Ki zülf-ü ebrûvanındır, Nitak-ı Kâ'be-i ulyâ / Revak-ı Mescidü'l-Aksa. Sen ol Nur-u Cemalullahsın / Kim hüsn-ü aşkındır, Çerağ-ı Leyle-i İsra' / Sirac-ı kurb-u ev edna. Aceb bir Kâ'be-i ismetsin / Ey ruh-u behiştî kim, Olur hâk-i harîmin / Secdegâh-i Âdem ü Havva. Aceb bir Mushaf-ı hikmetsin / Ey feyz-i İlahî kim, Eder her nakş-ı hüsnün / Şerh-i râz-ı allemel-esma. Kitab-ı hüsnün her safhası / Bir sure-i i'caz, Hatt-ı ruhsarının her noktası / Bir âyet-i kübra.

Üçüncüsü:İnşikak-ı kamerdir ki; şu mu'cize-i kübra, kamer gibi zulmet-i evhamı dağıtır. Zira hiçbir kuvve-i arziye semavata tesir edemez. Güya kalb-i sema' olan kamer, mübarek kalbiyle inşikakta bir münasebet peyda etmek için sîne-i sâf ve berrakını, şehadet parmağının işaretiyle iştiyakan şakk ve çâk etmiştir. İnşikak-ı kamer, mütevatir-i bilmanadır. ﻭَ ﺍﻧْﺸَﻖَّ ﺍﻟْﻘَﻤَﺮُ olan âyet-i kerime ile o inşikak vaki' olduğu kat'iyyen sabittir. Zira Kur'an'ı inkâr eden mülhidler dahi bu âyetin manasına ilişememişler. Kat'î olmasa idi, öyle münkirlere en büyük sermaye-yi itiraz olurdu. İtimada şâyan olmayan bir tevil-i zaîften başka, zahirden tahvil edilmemiştir. İnşikak, hem âni, hem gece, hem vakt-i gaflet, hem şu zaman gibi âsumana adem-i tarassud, hem vücud-u sehâb, hem ihtilaf-ı metali' cihetiyle bütün âlemin görmeleri lâzım gelmez ve lâzım değildir. Hem de hem-matla' olan yerlerde sabittir ki görülmüştür. Dördüncüsü:Mi'racdır. Evet inşikak-ı kamer, âlem-i şehadette olan âdemîlere bir mu'cize-i kübra olduğu gibi; Mi'rac dahi, bir mu'cize-i kübra-yı Muhammedîdir ki âlem-i ervahda olan ruhaniyât ve melaikeye karşı nübüvvetinin velayeti bu keramet-i bahire ile isbat edilmiştir. Andelib-i aşk olan Câmî güzel terennüm etmiştir: ﻭﺻﻠّﻰ ﺍﻟﻠﻪ ﻋﻠﻰ ﻧﻮﺭٍ ﻛﻪ ﺯﻭﺷﺪ ﻧﻮﺭﻫﺎ ﻳﺪﺍ ﺯﻣﻴﻦ ﺍﺯ ﺣﻠﻢ ﺍﻭﺳﺎﻛﻦ ﻓَﻠَﻚْ ﺍﺯﻋﺸﻖ ﺍﻭﺷﻴﺪﺍ ﺩﻭ ﺷﻢ ﻧْﺮﺳﻴﻦ ﺍﺵ ﺭﺍﻛﻪ ﴾ﻣﺎﺯﺍﻍ ﺍﻟﺒﺼﺮ﴿ ﺧﻮﺍﻧﺪ ﺩﻭﺯﻟﻒ ﻋﻨﺒﺮﻳﻨﺶ ﺭﺍﻛﻪ ﴾ﻭﺍﻟﻠّﻴﻞِ ﺍِﺫﺍ ﻳﻐﺸﻰ﴿ ﺯِﺳِﺮِّ ﺳﻴﻨﻪﺀﺵ ﺟﺎﻣﻰ ﴾ﺍَﻟَﻢْ ﻧَﺸْﺮَﺡْ ﻟَﻚَ﴿ ﺑﺮ ﺧﻮﺍﻧﺪ ﺯﻣﻌﺮﺍﺟﺶ ﺧﺒﺮ ﺩﺍﺩﻧﺪ ﻛﻪ ﴾ﺳَﺒْﺤَﺎﻥَ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺍَﺳْﺮَﻯ﴿

ﻣﻼﺎﻳٍﻰﺀ ﺟﺰﻳﺮﻯ ﻳﻰِ ﻛُﺮﺩﻱ ﻩ ﺧﻮﺵ ﻭﺗﻴﻪ ﻣِﻴﻢ ﻣَﻄْﻠَﻊ ﺷَﻤْﺴَﺎ ﺍَﺣَﺪْ ﻳﻴﻨﻪ ﺻِﻔَﺖْ ﻛِﺮْ ﻻﺎﻣِﻊْ ِﻋَﺮَﺏْ ﺑَﺮْﻕِ ﻟِﻔَﺨَّﺎﺭِ ﻋَﺠَﻤْﺪَﺍ