Risale-i NurÂsâr-ı Bediiye

ŞUÂATI İSTİŞHADDIR

Âsâr-ı Bediiye · s.62

Birincisi:Kur'an-ı mu'cizdir. Evet Kur'an mu'cizedir. Zira misli yoktur. ﻓَﺎْﺗُﻮﺍ ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪ۪ tahaddi kamçısıyla onüç asırdan beri mütemadiyen a'danın kafasına vurmakla galeyana getirdiği arzu-yu muaraza, hem de cazibedar letafetiyle heyecana getirdiği şevk-i taklid âmmede hükümrân olmakla beraber, meydanda olan milyonlar kütüb-ü Arabiye ile muvazene edilse; hatta en âmî adam dahi diyecektir ki: "Bu bunlara benzemez." Öyle ise ya en aşağıdadır. Bu, bütün dünyanın ittifakıyla battaldır. Veya umumun fevkindedir ki, o ihtiyac-ı şedid ve aşk-ı sedîdin ısrar ve tahrikiyle de tâkat-ı beşer, mislinden âciz kalmıştır. Ümmet, i'cazında ittifak etmiştir. Mütenafi olmayan vücuh-u i'cazda ayrı ayrı gitmişler. Muarazadan men'-i İlahî, sarf-ı kuva, ümmiden zuhuru, cem'-i hakaik, garabet-i üslûb, belâgat-ı nazm, ihbar-ı guyub gibi... Bir sail-i misalî bana demişti: "İ'caz-ı Kur'an'ı îcaz ile beyan et!" Ben de "Rumuz"da böyle cevap vermiştim: Cevap:İ'caz-ı Kur'an yedi menabi'-i külliyeden tecelli ve yedi anasırdan terekküb eder. Birinci Menba: Lafzın fesahatından, nazmın cezaletinden, mananın belâgatından, mefhumların bedaatından, mazmunların bera'atından, üslûbların garabetinden tevellüd eden nakş-ı acibdir. İkinci Unsur:Umûr-u kevniyedeki gaybdan, hakaik-i İlahiyedeki gaybdan, mazideki gaybdan, müstakbeldeki gaybdan terekküb eden ilmü'l-guyûbdur. Üçüncü Menba:Lafzı cihetiyle pek çok; ve usûl-ü Arabiyece sahih; ve nazar-ı belagatta müstahsen; ve hikmet-i teşri'iyeye münasib pek vâsi' vücuh ve ihtimalatın şümulünden; ve mana cihetiyle meşarib-i evliya, ezvak-ı ârifîn, mezahib-i sâlikîn, mesalik-i fukaha, turuk-u mütekellimîn ihâtasından; ve ahkâm cihetiyle hakaik-i ahval, desatir-i saadet-i dâreyn, vesail-i terbiye, revabıt-ı hayat-ı içtimaiyenin istiabından; ve ilmi cihetiyle ulûm-u kevniye, ulûm-u İlahiyeye istiğrâkından; ve makasıd cihetiyle muvazenet ve ıttırad ve desatir-i fıtrata mutabakatından neş'et eden câmiiyet-i hârîkulâdedir. Dördüncü Unsur:Her asrın derece-i fehim ve edebine ve her asırdaki tabakatın derece-i istidad ve kabiliyetine ifaza-i nur, her bir asırda ve her asırdaki her bir tabakaya kapısı küşade ve her birisini irza etmekle hasıl olan hârikulâde tazeliğiyle ihatasıdır. Beşinci Menba':Nakil cihetiyle; ahbar-ı evvelîn ve âhirîn, hakaik-i gayb ve şehadet, serair-i İlahiye; revabıt-ı kevniyeye dair hikâyatıdır ki; ne vaki', ne akıl ve mantık onu kabul etmese de, tekzib edememiş. Kütüb-ü sâbıkanın ittifakından musaddıkâne, ihtilafî yerlerde musahhihane hikâyatından neş'et eden ihbarat-ı sadıkasıdır. Altıncı Unsur:Tazammun ettiği ve tesis ettiği Din-i İslâmdır ki, onun misline ne mazi muktedir olmuş, ne müstakbel muktedir olabilir. Yedinci Menba':Şu altı menbadan çıkan envar-ı sittenin imtizacından tevellüd eden, hüsn-ü hakikiden hasıl olan zevk-i i'cazdır ki, hadsen bilinir. Tabirine lisan ve fikir kāsırdır. Şimdi o yedi menabi'den yalnız birinci menbadan ikinci cüz'ü olan belâgat-ı nazm noktasında dühat-ı belâgat olan Abdülkahir-i Cürcanî, Zemahşerî, Sekkâkî, Cahız üç tarîk ile i'cazın vücuduna kat'iyyen hükmetmişlerdir. Birincisi:Kavm-i Arab, bedevi, ümmi, kendilerine münasib bir muhit-i acibde uzanmışken; beşerdeki inkılabat-ı azîme onları uyandırmış. Divanları şiir, ilimleri belâgat, medar-ı müfaheretleri fesahat olmuş. Akvamın en zekisi, cevelan-ı zihne en muhtacı olduğu bir mevsim-i bahar zamanında Kur'an, haşmet-i belâgatıyla Kureyş maşrıkından tulû' etti. Cidar-ı Kâ'be'de altun ile yazılmış olan temasil-i belâgatlarından Muallakat-ı Seb'ayı sildi, söndürdü. İ'cazı iddia ve muarazaya davet ederek; o ümera-i belâgat ve hükkâm-ı fesahat asabî, şedidü'ş-şekime kavmin şiddetle a'sabına dokundurdu. Damar-ı asabiyetini tahrik ve izzet-i nefislerini levm ve tesfih ve terzil ile kırdı. En hassas hiss-i mezhebîlerini tadlille galeyana getirdiği halde; uzun bir zamanda tahaddi ile meydan okuyordu. O mağrur, mütekebbir, izzet-i nefisleri yaralanmış bülega muaraza edemediler. Eğer iktidarları dâhilinde olsa idi, bizzarure sükût etmez idiler. Demek istediler; aczi hissettiler, sustular. Öyle ise onların aczi İ'caz-ı Kur'an'ın delilidir. İkinci Tarîk:Kelâmın havassına ve mezaya ve letaifine aşina olan ehl-i tetkik ve tenkid, Kur'anı sure be sure, aşır be aşır, âyet be âyet, kelime be kelime cadde-i tedkikten geçirdikten sonra, bilittifak şehadet veriyorlar ki; Kur'an öyle mezaya, letaif, hakaika câmidir ki, kelâm-ı beşerde olamaz. Bu şahid, binlerce binlerdir. Bu şahidlerin sıdkına şahid şudur ki; Kur'an beşer âleminde öyle bir tahavvül-ü azîm ve bir inkılab-ı cesîm îka'; ve yetiştirdiği milyonlar evliya ve insan-ı kâmil olan semeratıyla hakikatının pek kuvvetli olduğuna delalet eden; ve mürur-u zaman ile vicdana hâkimiyeti devam eden bir diyanet-i vâsiayı tesis etmiştir ki; zaman ihtiyarlandıkça o gençleşir. Ve ulûmunun menbaı olan Kur'an tekerrür ettikçe tatlılaşır. Öyle ise: ﺍِﻥْ ﻫُﻮَ ﺍِﻻَﺎ ﻭَﺣْﻰٌ ﻳُﻮﺣٰﻰ Üçüncü Tarîk:İptal-i dava-yı Nebide, bülega-yı muannidîn, hâsidîn için iki yol vardı. Birincisi:Sehl, selim; eğer mümkün olsa idi ﺍَﻟْﻤُﻌَﺎﺭَﺿَﺔٌ ﺑِﺎﻟْﺤُﺮُﻭﻑْ lisan kullanmak. İkinci Yol:Âkıbeti meşkuk, belaları çok, hem uzun, hem tehlikeli. O da ﻣُﻘَﺎﺭَﻋَﺔٌ ﺑِﺎﻟﺴُّﻴُﻮﻑْ yani kılınç kullanmak. Şimdi onlar ikinci yola sülûk ettiler ki; mal ve ruh ve evladlarını mehlekede bıraktı. Onlar ise ya sefihdiler. Halbuki, ba'del-İslâm siyaset-i alemi idare eden zekâ-yı siyasiyeye mâlik öyle bir kavim ne sefih olabilir, ne de en fena yolu, en iyi yola tercih eder. Demek ki; ıztırarî olarak tarîk-i evvelden kat'iyyen âciz düşüp, ikinci yola sülûk etmiştir. S:Belki muaraza mümkündü, lâkin edilmedi? C:Eğer mümkün olsa idi, herkesin damarına dokunduğu için bazı nas teşebbüs edecekti. Eğer teşebbüs olsa idi, şiddet-i ihtiyaç için işleyeceklerdi. Eğer işlese idiler, zuhurun kesret-i esbabı ve şiddet-i rağbet için tezahür edecekti. Eğer tezahür etse idi, her mezhebi iltizam ve müdafaa edecek bir kısım insan bulunması gibi, onun dahi mültezim ve mutaassıbları bulunacaktı. Eğer çendan taassubla da olsa müdafileri bulunsa idi, mes'ele mühim olduğu için iştihar edecekti. Eğer iştihar etseydi, pek nâhoş şeyleri -Müseylime'nin hezeyanatı gibi- nakleden tevarih, onları da nakledecekti. Demek muaraza mümkün olmamış, onun için edilmemiş. Öyle ise mu'cizdir. Çünkü Kelâmullahdır.