Ruhun Dört Havassına Dört Gayetü'l-Gayat Var
Âsâr-ı Bediiye · s.608
Vicdana dört anasır, ruha da dört havastır: İrade ve zihin ve his, latîfe-i Rabbanî... Şu dörtten herbirinin var bir gayetü'l-gayatı; iradenin gayeti, ibadet-i Rahmânî... Zihnin marifetullah, hissin muhabbetullah, latîfenin şuhuddur, bir ihsan-ı Sübhanî. Ubudiyet-i mutlak, ibadet-i kâmile dördüne de câmi'dir, bunun ismi takvadır, bir tabir-i Kur'anî. Şeriatın esası şu dörtleri terbiye, tenmiye ve tehzîbdir... Hem gayetü'l-gayata saik ve hem mizanı.
ﻻﺎ ﻣُﻮﺀَﺛِّﺮَ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻜَﻮْﻥِ ﺍِﻻَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ İcad u halk-ı kevnde, vasıta sırf zahirî, ger vasıta hakikî olsaydı, hem hakiki bir tesir verilseydi; Hem bir şuur-u küllî verilmek lâzım idi. Hem itkanın eseri, hem san'atın kemali muhtelif olacaktı. Halbuki en âdiden en alî, en küçükten en büyüğe kadar hiçbir vakitte nazar fütur, kusur görmedi. Her şeyde itkanı, her şe'nde ihtimam, derece-i kemalde. Her mahiyet, kameti nisbetinde biçilmiş, giydirmiştir Mûcidi. Demek müessir-i hakikî olan Zât-ı Vâcibden; tesiri noktasında denilmez bazı karib. Bir kısmı da baîd veya eb'addi. İtkan, kat'en gösterir; bir kısmı vasıtasız, kısmen vasıta ile, kısmen vesaitiyle olmamıştır icadı. İnsanda ihtiyar var, zira eserinde noksan var; itkansızlık gösterir; cebir yok, ihtiyar var, o teklifin imâdı. Beşerin ihtiyarı bir vasıtadır, fakat itibarî eşyada. Nisbî olan şuunda vahdet rıza gösterdi, hikmet böyle istedi. Şâyan-ı temaşadır, cüz'î bir ihtiyarın, tavassut etmesiyle, akıl ve zekâ eseri olan bir insan şehri içindeki efradı. Cemaat, intizamca geridir, hiçbir vakit yetişmedi yetişmez; vahy ü ilham semeri bir arı kovanına, ondaki cem'iyete, hem onların efradı. Hem arılar meşher-i san'atları bir petek; hüceyrat şehri olan, bir nar ve cilnârdan, intizamca geridir; sebeb de ihtiyardı. Demek cazibe-i umumî, hangi kalem yazmıştır; cevahir-i ferde de, küçücük cazibeler, o kalemden damlandı, zerrelere serpildi.
İslâmiyet Evliyalara, Nasraniyet Azizlerine Tarz-ı Nazarlarını Muvazene
İslâmiyet şiarı ﻻﺎ ﺧَﺎﻟِﻖَ ﺍِﻻَﺎ ﻫُﻮَ vesait ve esbabın hakikî tesirini kabul etmez, tanımaz. Vasıtaya bakıyor; Bir nazar-ı harfiyle, akide-i tevhidî ona öyle göstermiş. Vazife-i teslimî onu öyle sevketmiş, mertebe-i tevekkül o dersini veriyor. İhlas-ı ubudiyet ona öyle nur vermiş. Nasraniyet veriyor; vesaite, esbaba bir tesir-i hakiki, hem onlara bakıyor; Bir mana-yı ismiyle, zâtında tesiri var zanneder de sapıyor. Velediyet mezhebi, akide-i tevellüd öyle de gösteriyor. Vazife-i ruhbânî, meslek-i ruhbaniyet onu öyle sevketmiş. Felsefe-i tabiî o dini mağlub etmiş, işine karışıyor. Ona öyle ders vermiş, Hristiyanlık bir mana-yı ismiyle, kendi azizlerine, nazar eder bakıyor, lâmba misal görüyor. Bir fikre göre, lamba nuru güneşten almış, fakat temellük etmiş. Demek azizlerin her biri, onların nazarında, menba-ı feyz oluyor. Bizzat birer maden-i nur. Bu nazardan; bir şirkin tereşşuhu zahirdir. İslâm, velilerini, bir mana-yı harfiyle nazar edip görüyor. Müstazî bilir, müstear âyine-misal tanır, nuru güneşten gelir. Tabiatında yoktur; Şems-i Ezel ziyasını alır da neşrediyor. Demek enbiya, evliyaya birer tecelli makesi, birer feyzin âyinesi, şehd-i şühudun meksî, nazarıyla bakıyor. Bu sırra müessestir Nakşîbend rabıtası. Şeyhte teşahhus yoksa, zararı olmaması! Eğer varsa da, mürid onu fâni bilir. Bu sırdandır ki, bizde tevazu'dan başlıyor, tarîkatın sülûkü. Mahviyetten geçiyor. Gitgide tâ fenafillah makamını buluyor. Sonra nihayetsiz meratibte, seyr u sülûk başlıyor. Bu sırdandır ki; ﻧﺎ Ene, hem de nefs-i emmare, kibriyle kırılır, gururuyla sönüyor. Hazır Hristiyanda ise, ﻧﺎ ene bütün levazımıyla kuvvetleşir, gurur kırılmaz. Enesi kuvvetli müteşahhıs bir adam, Hristiyandan olursa mütesallib oluyor. Fakat eğer Müslümandansa, lâkayddır lâübali. Bu sırdandır ki; Hristiyanın aksine avamımız havastan ziyade dindardır, dine merbut kalıyor.