MUKADDİME
Âsâr-ı Bediiye · s.404
Vaktâ ki hürriyet divanelikle yâdolunurdu; zaîf istibdad tımarhaneyi mekteb eyledi. Vaktâ ki itidal, istikamet; irtica ile iltibas olundu; meşrutiyette şiddetli istibdad, hapishaneyi mekteb yaptı. Ey şu şehadetnamemi temaşa eden zevat! Lütfen ruh ve hayalinizi misafireten, yeni medeniyete karışmış asabî bir Kürd talebesinin hal-i ihtilalde olan cesed ve dimağına gönderiniz. Tâ tahtie ile hataya düşmeyesiniz. 31 Mart Hâdisesinde Divan-ı Harb-i Örfî'de dedim ki: Ben talebeyim, onun için her şeyi mizan-ı şeriatla muvazene ediyorum. Ben milliyetimizi, yalnız İslâmiyet biliyorum. Onun için her şeyi de İslâmiyet nokta-i nazarından muhakeme ediyorum. Ben hapishane denilen âlem-i berzahın kapısında dururken ve darağacı denilen istasyonda âhirete giden şimendiferi beklerken, cem'iyet-i beşeriyenin gaddarane hallerini tenkid ederek; değil yalnız sizlere, belki bu zamandaki nev'-i benî-beşere irad ettiğim bir nutuktur. Onun için ﻳَﻮْﻡَ ﺗُﺒْﻠَﻰ ﺍﻟﺴَّﺮَٓﺍﺋِﺮُ sırrınca kabr-i kalbden hakaik çıplak çıktı. Nâmahrem olan kimseler nazar etmesin. Âhirete kemal-i iştiyak ile müheyyayım, bu asılanlarla beraber gitmeye hazırım. Nasılki bir bedevi garaibperest, İstanbul'un acaib ve mehasinini işitmiş, fakat görmemiş iken; nasıl kemal-i hâhişle görmeyi arzu eder! Ben de ma'rez-i acaib ve garaib olan âlem-i âhireti o hâhişle görmek istiyordum. Şimdi de öyleyim. Beni oraya nefyetmek, ceza değil; sizin elinizden gelirse, beni vicdanen muazzeb ediniz! Ve illâ başka suretle azab, azab değil, benim için bir şandır! Bu haydut hükûmet, zaman-ı istibdadda akla husumet ederdi. Şimdi de hayata adavet ediyor. Eğer hükûmet böyle olursa; yaşasın cünun, yaşasın mevt!.. Zalimler için de yaşasın Cehennem!.. Ben zâten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyan edeyim. Şimdi Divan-ı Harb iyi bir zemin oldu. İleride gelen sözler Harbiye Nezaretinde feveran etti. Müteferrik zamanlarda (yani nutkun iki sülüsü) mukadder suallere cevaben ikinci Divan-ı Harbde birden söyledim. Ve sualler kısmı, tahliyemin ikinci gününde birinci Divan-ı Harb reisi Hurşid Paşaya bir defa ve başkasına mükerreren masum mahpusları müdafaa için irad ettim ve bir parçasını da başka yerlerde münakaşa suretinde söyledim. Bidayetlerde herkesten sual olunduğu gibi,bana da sual ettiler:"Sen de şeriatı istemişsin?" Dedim:Şeriatın bir hakikatına, bin ruhum olsa feda etmeğe hazırım! Zira şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilalcilerin isteyişi gibi değil. Hem de dediler:İttihad-ı Muhammedîye (A.S.M.) dâhil misin? Dedim:Maal'iftihar! En küçük efradındanım. Fakat benim tarif ettiğim vecihle... Ve o ittihaddan olmayan, dinsizlerden başka kimdir? Bana gösteriniz. İşte o nutku şimdi neşrediyorum. Tâ ki, meşrutiyeti lekeden ve ehl-i şeriatı me'yusiyetten ve ehl-i asrı tarih nazarında cehil ve cünundan ve hakikatı evham ve şükûkdan kurtarayım. İşte başlıyorum: Dedim:Ey Paşalar, Zabitler! Hapsimi iktiza eden cinayetlerin icmali: ﺍِﺫًﺍ ﻣَﺤَﺎﺳِﻨِﻰ ﺍﻟﻼَﺎﺗ۪ﻰ ﺍَﺩِﻝُّ ﺑِﻬَﺎ ﻛَﺎﻧَﺖْ ﺫُﻧُﻮﺑ۪ﻰ ﻓَﻘُﻞْ ﻟ۪ﻰ ﻛَﻴْﻒَ ﺍَﻋْﺘَﺬِﺭُ Yani:Medar-ı iftiharım olan mehasinim, şimdi günah sayılıyor. Artık nasıl itizar edeyim, mütehayyirim. Mukaddeme olarak söylüyorum:Mert olan cinayete tenezzül etmez. Şayet isnad olunsa cezadan korkmaz. Hem de haksız yerde i'dam olunsam, iki şehid sevabını kazanırım. Zira başka şehid, yarı mükâfatını dünyada nam ve şöhretle mübadele eder. Şayet hapiste kalsam, böyle hürriyeti lafızdan ibaret bulunan gaddar bir hükûmetin en rahat mevkii hapishane olsa gerektir. Mazlumiyetle ölmek, zalimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır. Bunu da derim ki:Bazı kabahatli adam kabahatini setr için başkasını jurnal veya buranın hali gibi müdahene eder. {() Nüsha farkında: "Siyaseti dinsizliğe âlet yapan bazı adamlar kabahatini setr için başkasını irtica' ile ve dinini siyasete âlet yapmakla itham ederler."} Şimdiki hafiyeler eskisinden beterdirler. Bunların sadakatına nasıl itimad olunur? Adalet onların sözüne nasıl bina edilir? Hem de cerbeze ile insan, adalet yaparken zulme düşüyor. Zira insan kusursuz olmaz. Fakat zaman-ı medid ve efrad-ı kesîre içinde ve tahallül-ü mehasinle ta'dil olunan müteferrik kusurları cerbeze ile cem'edip, bir zaman-ı vâhidde bir şahs-ı vâhidden sudûrunu tevehhüm ederek şedid cezaya müstehak görür. Halbuki bu tarz, bir zulm-ü şediddir. Şimdi gelelim o onbir buçuk cinayetlerimin ta'dadına!... {() İhtar: Bu cinayetlerin herbiri Divan-ı Harbdeki kırk tane evrak-ı perişanımda ve sair şâyiatda hatıra gelen sual-i mukadderlere birer cevab-ı icmalidir. -Müellif-} BİRİNCİ CİNAYET: Geçen sene bidayet-i hürriyette elli-altmış telgraf umum aşair-i Ekrada sadaret vasıtasıyla çektim. Meali şu idi: "Meşrutiyet ve kanun-u esasî işittiğiniz emr, hakikî adalet ve meşveret-i şer'iyeden ibarettir. Hüsn-ü telakki ediniz. Muhafazasına çalışınız!.. Zira, dünyevî saadetimiz meşrutiyettedir. İstibdaddan herkesten ziyade biz zarardîdeyiz." Her yerden bu telgrafların cevabı, suret-i hasenede geldi. Demek Kürdleri tenbih ettim, gafil bırakmadım. Tâ ki yeni bir istibdad onların gafletinden istifade etmesin. Neme lâzım demediğimden cinayet {() Nüsha farkında: "Cinayet işledim ki, bu mahkemeye girdim..."} ettim. İKİNCİ CİNAYET:Ayasofya ve Bayezid ve Fatih'te ve Süleymaniye'de umum ulema ve talebeye hitaben müteaddid nutuklar ile, şeriatın ve müsemma-yı meşrutiyetin münasebet-i hakikiyesini şerh ve teşrih ettim. Ve mütehakkimane istibdadın, şeriatla bir münasebeti olmadığını beyan ettim. Şöyle ki: ﺳَﻴِّﺪُ ﺍﻟْﻘَﻮْﻡِ ﺧَﺎﺩِﻣُﻬُﻢْ hadîsinin sırrıyla; şeriat âleme gelmiş, tâ istibdadı ve zalimane tahakkümü mahvetsin.. Eğer temessül etse, istibdad bir "dev", dürründe meşrutiyet-i Süleyman, şeriat hâtem-i Süleyman suretine girer idi. Bu hasiyet-i teshire mâlik olan hâtem-i şeriat idi; taht-ı medeniyette oturan ve efkâr-ı umumiye denilen Süleyman-ı meşrutiyetin engüştüne lâyık iken, ifrit-i istibdat gasb etmiş idi. Herhangi bir nutuk irad ettimse; herbir kelimesini kimsenin bir itirazı varsa, bürhan-ı kat'î ile isbata hazırım diye umuma meydan okudum.. Ve dedim ki: "Asıl şeriatın mülk-ü hakikîsi, {() Nüsha farkı: "Meslek-i hakikîsi, hakikat-i meşrutiyet-i meşruadır."} hakikat-i meşrutiyetdir." Demek meşrutiyeti, delail-i şer'iye ile kabul ettim. Başka müzebzibler gibi, taklidî ve hilaf-ı şeriat telakki etmedim. Ve şeriatı rüşvet vermedim. Ve ulema ve şeriatı, Avrupa'nın zunûn-u fasidesinden iktidarıma göre kurtarmağa çalıştığımdan cinayet ettim. ÜÇÜNCÜ CİNAYET:İstanbul'da yirmi bine yakın Kürdler, -hammal ve gafil ve safdil olduklarından- müstebidlerin onları iğfal ile Kürd kavmini lekedar etmelerinden korktum. Kürdlerin umum yerlerini ve kahvelerini gezdim; Geçen sene anlayacakları bir tarîkle meşrutiyeti onlara telkin ettim. Şu mealde: "İstibdad, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah ne vakit Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar. Bizim düşmanımız cehalet ve zaruret ve ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı cihad edeceğiz: San'at, marifet, ittifak silâhıyla!.. Ama komşularımız ve bizi teyakkuz ve terakkiye sevkeden Ermenilerle kemal-i memnuniyetle dost olup hakikî kardeşlerimiz olan Türklerle el ele vereceğiz. Zira husumette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur. Hükûmetin işine karışmayacağız. Zira, hikmet-i hükûmeti bilmiyoruz..." İşte o hammalların, Avusturya'ya karşı -benim gibi Avrupa'ya karşı- boykotajları ve en müşevveş ve heyecanlı zamanlarda âkılane hareketleri bu nasihatın tesiri olmuştur. Padişaha karşı irtibatlarını ta'dil etmek ve boykotajla Avusturya'ya karşı harb-i iktisadî açmağa sebebiyet verdiğimden, demek cinayet ettim ki, bu belaya düştüm... DÖRDÜNCÜ CİNAYET:Avrupa, bizdeki cehalet ve taassub müsaadesiyle, şeriatı -hâşâ ve kellâ- müsaid-i istibdad zannettiklerinden, nihayet derecede kalben dağdar idim. Onların zannını tekzib etmek için, meşrutiyeti herkesten ziyade şeriat namına alkışladım. Lâkin yine korktum ki; başka bir istibdad tekrar o zannı tasdik etsin! Ne kadar kuvvetim varsa, Ayasofya Câmiinde meb'usana hitaben feryad ettim ve söyledim ki: Meşrutiyeti, meşruiyet unvanı ile telakki ve telkin ediniz! Tâ yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdad, pis eliyle o mübareği ağrazına siper etmekle lekedar etmesin. Hürriyeti, âdâb-ı şeriatla takyid ediniz. Zira cahil efrad ve avam; kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefih ve itaatsiz olur. Adalet namazında kıble mezahib-i erbaa olsun... Tâ ki namaz sahih ola!.. Zira hakaik-i meşrutiyet, sarahaten ve zımnen ve iznen mezahib-i erbaadan istihracı mümkün olduğunu dava ettim. Ben ki, bir âdi Kürdüm. Ulemaya farz-ı ayn olan bir vazifeyi omuzuma aldım. Demek cinayet ettim ki, bu tokadı yedim. BEŞİNCİ CİNAYET:Gazeteler iki kıyas-ı fasid cihetiyle ve neşriyat-ı haysiyet-şikenâne ile ahlâk-ı İslâmiyeyi sarstılar. Ve efkâr-ı umumiyeyi perişan ettiler. Ben de onları redden, ceridelerde makaleler neşrettim. Dedim ki: Ey gazeteciler! Edibler edebli olmalı, hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddib olmalı. Ve onların sözleri, kalb-i umumî-i müşterek-i milletten bîtarafane çıkmalı. Ve matbuât nizamnamesini, vicdanınızdaki hiss-i diyanet ve niyet-i hâlisa tanzim etmeli. Halbuki, siz iki kıyas-ı hâdi' ile, yani taşrayı İstanbul'a ve İstanbul'u Avrupa'ya kıyas ederek efkâr-ı umumiyeyi bataklığa düşürdünüz. Ve ağraz-ı şahsiye ve fikr-i intikamı uyandırdınız. Zira elifbâ okumayan çocuğa, felsefe-i tabiiye dersi verilmez. Ve erkeğe, karı libası yakışmaz. Ve Avrupa'nın hissiyatı, İstanbul'da tatbik olunmaz. İhtilaf-ı milel ve akvam, tehalüf-ü emkine ve aktar; ihtilaf-ı ezmine ve a'sar gibidir. Birisinin libası, ötekinin endamına gelemez. Demek Fransızın ihtilal-i kebiri bize tamamen düsturu'l-hareket olamaz. Yanlışlık, tatbik-i nazariyat, mukteza-yı hali düşünmemekten çıkar. Ben ki ümmi ve bedevi bir Kürd'üm, böyle cerbezeli ve mugalatalı ve ağrazlı muharrirlere nasihat ettim; demek cinayet işledim!.. ALTINCI CİNAYET:Kaç defa büyük içtimalarda, heyecanları hissettim. Korktum ki, avam-ı nâs siyasete karışmakla asayişi ihlâl etsinler. Bir Kürd talebesinin lisanına yakışacak lafızlar ile heyecanı teskin ettim. Ezcümle: Bayezid'de talebenin içtimaında ve Ayasofya mevlidinde ve Ferah Tiyatrosu'ndaki heyecana yetiştim. Bir derece heyecanı teskin eyledim. Yoksa bir fırtına daha olacaktı. Ben ki, bedevi bir adamım. Medenîlerin entrikalarını bildiğim halde işlerine karıştım. Demek cinayet ettim!.. YEDİNCİ CİNAYET:İşittim; İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.) namıyla bir cem'iyet teşekkül etmiş. Nihayet derecede korktum ki; bu ism-i mübarekin altında bazılarının bir yanlış hareketi vücuda gelsin. Sonra işittim: Bu ism-i mübareki bazı mübarek zevat, -Süheyl Paşa ve Şeyh Sadık gibi zâtlar- daha basit ve sırf ibadete ve sünnet-i seniyeye tebaiyete nakletmişler. Ve o cem'iyetten kat'-ı alâka ettiler ve siyasete karışmayacaklar! Lâkin tekrar korktum, dedim: Bu isim umumun hakkıdır, tahsis ve tahdid kabul etmez. Ben nasıl ki, dindar yedi cem'iyete bir cihette mensubum. Zira maksadlarını bir gördüm. Kezalik o ism-i mübareke intisab ettim. Lâkin tarif ettiğim vecihle ki; işte bu tarifi ceridelerde neşretmiş idim. Benim murad ettiğim ve dâhil olduğum İttihad-ı Muhammedînin (A.S.M.) tarifi budur ki: Şark ve garba ve cenubdan şimale mümted bir silsile-i nuranî ile merbut bir dairedir. Dâhil olanlar, bu zamanda üçyüz milyondan ziyadedir. Bu ittihadın cihetü'l-vahdeti ve irtibatı, tevhid-i İlahîdir. Ve peyman ve yemini, imandır. Müntesibleri, Kalû Belâ'dan dâhil umum mü'minlerdir. Defter-i esmaları da, Levh-i Mahfuz'dur. Bu ittihadın naşir-i efkârı, umum kütüb-ü İslâmiyedir. Ve yevmiye cerideleri de, i'lâ-i kelimetullahı hedef-i maksad eden umum ceraid-i diniye.... Kulüp ve encümenleri, mesacid ve medaris ve zevâyadır... Merkezi de, Haremeyn-i Şerifeyn'dir. Böyle cem'iyetin reisi, Fahr-i Âlem'dir (A.S.M.). Ve mesleği, herkes kendi nefsiyle cihad-ı ekber, yani ahlâk-ı Ahmediye (A.S.M.) ile tahalluk ve Sünnet-i Nebeviyeyi ihya ve başkalara da muhabbet ve kavl-i leyyin ile -eğer ızrarı intac etmezse- nasihat... Bu ittihadın nizamnamesi Sünnet-i Nebeviye ve kanunnamesi evamir ve nevahi-i şer'iyedir. Ve kılınçları da, berahin-i kātıadır. Zira medenîlere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değil... Taharri-i hakikat, muhabbet iledir. Husumet ise, vahşet ve taassuba karşı idi. Zaten medeniyet onları tokatlıyor. Hedef-i maksadları da, i'lâ-i kelimetullah'tır. Şeriatta yüzde doksandokuzu ahlâk ve ibadet ve fazilete aittir. Yüzde bir nisbetinde siyasiyata mütealliktir; onu da ulü'l-emirlerimiz düşünsünler. Şimdiki maksadımız: O silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle, herkesi bir şevk ve hâhiş-i vicdanî ile tarîk-i terakkide kâ'be-i kemalâta sevketmektir. Zira i'lâ-i kelimetullahın bu zamanda en büyük bir sebebi, maddeten terakki etmektir. Ben bu ittihadın efradındanım ve bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebeb-i iftirak olan fırkalardan değilim. Elhasıl:Sultan Selim'e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâmdaki fikrini kabul ettim. Zira o, Kürd'leri ikaz etti. Onlar da ona biat ettiler. Şimdiki Kürd'ler, o zamandaki Kürd'lerdir. Bu mes'elede seleflerim: Şeyh Cemaleddin-i Efganî, allâmelerden Mısır müftüsü merhum Muhammed Abdüh, müfrit âlimlerden Ali Suavi, Hoca Tahsin Efendilerle Namık Kemal Bey ve Sultan Selim'dir.
"Kıt'a"
İhtilaf u tefrika endişesi Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni. İttihadken savlet-i a'dayı def'e çaremiz İttihad etmezse millet, dağdar eyler beni...
Sultan Selim
Ben zahiren buna teşebbüs ettim, iki maksad-ı azîm için: Birincisi:O ismi tahdid ve tahsisten halâs etmek ve umum mü'minine şümulünü ilân etmek... Tâ ki, tefrika düşmesin ve evham çıkmasın. İkincisi:Bu geçen musibet-i azîmeye sebebiyet veren fırkaların iftirakını, tevhid ile önüne sed olmak idi. Vâ esefâ ki, zaman fırsat vermedi. Sel geldi, beni de yıktı. Hem derdim: Eğer bir yangın olsa, bir parçasını söndüreceğim. Fakat elbisem de yandı... Ve uhdesinden gelmediğim şöhret-i kâzibem de maalmemnuniye ref' oldu. Ben ki, âdi bir adamım. Böyle meclis-i meb'usan ve a'yan ve vükelanın en mühim vazifelerini düşündürecek bir emri, uhdeme aldım. Demek cinayet ettim... SEKİZİNCİ CİNAYET:Ben işittim; Askerler bazı cem'iyetlere intisab ediyorlar. Yeniçerilerin hâdise-i müthişesi hatırıma geldi. Gayet telaş ettim. Bir gazetede yazdım ki: En mukaddes cem'iyet, askerin cem'iyetleridir ki; umum asker silkine girenler, neferden ser-askere kadar dâhildir. Zira ittihad, uhuvvet, itaat, muhabbet ve i'lâ-i kelimetullah ki, dünyanın en mukaddes cem'iyetinin maksadıdır. Umum askerler tamamıyla mazhardırlar. Askerler merkezdir. Millet ve cem'iyet onlara intisab etmek lâzımdır. Sair cem'iyetler, milleti asker gibi mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet etmek içindir. Amma İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.) -ki, umum mü'minlere şâmildir- cem'iyet ve fırka değil!.. Merkezi ve saff-ı evveli guzât ve şüheda, ulema ve sulehâ teşkil ediyor. Hiçbir ferd, zabit olsun, nefer olsun hariç değil ki, tâ intisaba lüzum kalsın.. Lâkin bazı cem'iyet-i hayriye, kendine İttihad-ı Muhammedî diyebilir. Buna karışmam. Ben ki, âdi bir talebeyim. Böyle büyük ulemanın vazifelerini gasbettim. Demek cinayet ettim... DOKUZUNCU CİNAYET:Mart'ın 31'inci günündeki dehşetli hareketi, iki-üç dakika uzaktan temaşa ettim. Müteaddid metalibi işittim. Fakat elvan-ı seb'a sür'atle çevrilse, yalnız beyaz göründüğü gibi; sair metalipdeki fesadatı binden bire indiren ve avamı anarşistlikten kurtaran ve efrad elinde kalan umum siyasâtı, mu'cize gibi muhafaza eden lafz-ı şeriat yalnız göründü. Anladım; iş fena, itaat muhtell, nasihat tesirsizdir. Yoksa her vakit gibi, yine o ateşin itfasına teşebbüs edecektim. Fakat avam çok, bizim Kürdler gafil ve safdil; ben de bir şöhret-i kâzibe ile görünüyordum. Üç dakikadan sonra çekildim. Makri Köyü'ne gittim, tâ beni tanıyanlar karışmasınlar. Rast gelenlere de karışmamak tavsiye ettim. Eğer zerre mikdar dahlim olsa idi, zâten elbisem beni ilân ediyor. Şöhret de beni büyük gösteriyor; bu işde pek büyük görünecektim. Belki Ayastafanos'a kadar tek başıma olsun mukabele ederek isbat-ı vücud edecektim, merdane ölecektim. O vakit dahlim bedihî olurdu. Tahkike lüzum kalmazdı. İkinci günde ukde-i hayatımız olan itaat-i askeriyeden sual ettim. Dediler ki: "Askerin zabitleri asker kıyafetine girmiş. İtaat çok bozulmamıştır." Tekrar sual ettim: "Kaç zabit vurulmuş?" Beni aldattılar, dediler: "Yalnız dört tane. Onlar da müstebid imişler. Hem de şeriatın âdâb ve hududu icra olunacak!" Ben de gazetelere baktım; onlar da o kıyamı meşru gibi tasvir ediyorlar idi. Ben de bir cihetten sevindim. Zira en mukaddes maksadım, şeriatın ahkâmını tamamen icra ve tatbiktir. Fakat itaat-i askeriyeye halel geldiğinden, nihayet derecede me'yus ve müteessir oldum. Ve umum gazetelerle askere hitaben neşrettim ki: "Ey askerler! Zabitleriniz bir günah ile nefsine zulmediyorlarsa, siz o itaatsizlikle otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon nüfus-u İslâmiyenin birer birer haklarında zulmediyorsunuz. Zira umum İslâm ve Osmanlıların haysiyet ve saadet ve bayrak-ı tevhidi sizin itaatiniz ile kaimdir. Hem de şeriat istiyorsunuz, fakat itaatsizlikle şeriata şiddetli muhalefet ediyorsunuz." Ben onların hareketini ve şecaatlarını okşadım. Zira efkâr-ı umumiyenin yalancı tercümanı olan cerideler, nazarımıza hareketlerini meşru göstermiştiler. Ben de takdirle beraber, nasihatı bir derece tesir ettirdim. İsyanı bir derece bastırdım. Yoksa böyle âsân olmazdı. Ben ki bilfiil tımarhaneyi ziyaret etmiş bir adamım, "Böyle işler neme lâzım, akıllılar düşünsün" demediğimden cinayet ettim... ONUNCU CİNAYET:Harbiye nezaretindeki asakir içine Cuma günü ulema ile beraber gittim. Gayet müessir nutuklarla sekiz tabur askeri itaata getirdim. Nasihatımın tesirini sonradan gösterdiler. İşte nutkun sureti: "Ey asakir-i muvahhidîn! Otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon İslâmın namus ve haysiyeti ve asr-ı saadeti ve bayrak-ı tevhidi, sizin itaatinizle vâbestedir. Sizin bir zabitiniz bir günah ile kendi nefsine zulmetse, siz bu itaatsizlikle üçyüz milyon İslâma zulüm ediyorsunuz. Zira bu itaatsizlikle hayat-ı İslâmı tehlikeye atıyorsunuz. Biliniz ki: Asker ocağı cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Bir çark itaatsizlik etse, bütün fabrika herc ü merc olur. Asker neferatı siyasete karışmaz. Yeniçeriler şahiddir. Siz şeriat dersiniz, halbuki şeriata muhalefet ediyorsunuz ve lekedar ediyorsunuz. Şeriatla, Kur'an ile, hadîs ile, hikmet ile, tecrübe ile sabittir ki: Sağlam, dindar, hakperest ulü'l-emre itaat farzdır. Sizin ulü'l-emriniz ve üstadınız; zabitlerinizdir. Nasıl ki mahir mühendis ve hâzık tabib günahkâr olursa; tıb ve hendeselerine halel vermez. Kezalik münevverü'l-efkâr ve fenn-i harbe aşina, mektebli, hamiyetli, mü'min zabitlerinizin -ki herbiri binlere mukabildir- bir cüz'î nâmeşru hareketi için itaate halel vermekle umum Osmanlı ve İslâmlara zulmetmeyiniz! Zira itaatsizlik yalnız bir zulüm değil, milyonlarca nüfusun hakkına tecavüz demektir. Bilirsiniz ki, bayrak-ı tevhid-i İlahî sizin yed-i şecaatinizdedir. O yed'in kuvveti de itaattir ve intizamdır. Zira bin muntazam ve mutî asker, yüzbin başı-bozuğa mukabildir. Ne hâcet!.. Yüz sene zarfında otuz milyon nüfusun vücuda getiremediği böyle inkılabları itaatle siz yaptınız. Bunu da söylüyorum ki: Bir mektepli ve münevverü'l-fikir zabitini zayi' etmek, meydan-ı harbde binlerce adamı zayi' etmektir. Zira şimdi hüküm-ferma, şecaat-i akliye ve fenniyedir. Bir münevverü'l-fikir, binlere mukabildir. Ecnebiler size bu şecaatle galebe çaldılar. Yalnız şecaat-i kalbi kâfi değil!.. Elhasıl:Fahr-i Âlem'in fermanını size tebliğ ediyorum ki: İtaat farzdır. Yaşasın asker!.. Yaşasın meşrutiyet-i meşruâ!.." Demek ben, bu kadar âlim varken, böyle mühim vazifeleri deruhde ettiğimden cinayet ettim!.. ONBİRİNCİ CİNAYET:Ben Kürdistanda Kürdlerin hal-i perişanını görüyordum. Anladım ki: Dünyevî saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedide-i medeniye ile olacaktır. O fünunun da gayr-ı müteaffin bir mecrası ulema ve bir menba'ı da medreseler olmak lâzımdır. Tâ ulema-i din, fünun ile ünsiyet peyda etsinler. Zira, Kürdlerin zimam-ı ihtiyarı, ulema elindedir. O vesaik (yeni yazılarda "ve o saik ile" şeklindedir) ile devr-i istibdadda Dersaadet'e geldim. Saadet tevehhümüyle!. O vakitte şimdi münkasım olmuş ve şiddetlenmiş olan istibdadlar, umumen Sultan-ı Mahlu'a isnad edildiği halde; onun Zabtiye Nâzırı ile bana verdiği maaş ve ihsan denilen rüşvet ve hakk-ı sükûtu kabul etmedim, reddettim. Milletimin namını lekedar etmedim. Aklımı feda ettim, hürriyetimi terk etmedim. O şefkatli sultana boyun eğmedim. Başka sivrisinekler {() İttihatçılara bakıyor. -Müellif-} beni cebr ile değil, muhabbetle kendilerine müttefik edebilirler. Bir buçuk senedir burada Kürdistanda neşr-i maarif için çalışıyorum. Ekser İstanbul bunu bilir. Ben ki bir hammalın oğluyum. Bu kadar dünya bana müyesser iken kendi nefsimi hammal oğulluğundan ve fakr-ı halden çıkarmadım. Ve dünya ile gönülleşemediğim halde; ve en sevdiğim mevki olan Kürdistanın yüksek dağlarını terketmekle millet için tımarhaneye, tevkifhaneye ve meşrutiyet zamanında işkenceli hapishaneye düştüğüme sebebiyet veren öyle umûrlara teşebbüs etmekle büyük bir cinayet eyledim ki; bu dehşetli mahkemeye girdim!.. YARI CİNAYET:Şöyle ki: Daire-i İslâm'ın merkezi ve rabıtası olan nokta-i hilafet elinden kaçırmamak fikriyle ve sultan-ı sâbık, sâbık kusuratını derk ile, nedamet ederek kabul-ü nasihata istidad kesbetmiş zannıyla ve "Aslah tarîk, musalahadır" mülahazasıyla, şimdiki en çok ağraz ve infialâta mebde ve tohum olan suret-i garazı daha ahsen suretle düşündüğümden, Sultan-ı Sâbık'a, ceride lisanıyla söyledim ki: "Münhasif Yıldız'ı dârülfünun et, tâ Süreyya kadar i'lâ olsun!.. Ve oraya seyyahlar ve eski zebaniler yerine, melaike-i rahmeti yerleştir! Tâ cennet gibi olsun!.. Ve Yıldız'daki milletin servetini, milletin baş hastalığı olan cehaleti tedavi için millete iade et! Ve milletin mürüvvet ve muhabbetine itimad et! Zira senin idarene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra âhireti düşünmek lâzım. Dünya seni terk etmeden, sen dünyayı terket! Zekatü'l-ömrü, Ömer-i Sâni (ömr-i sânî) yolunda sarfeyle!.. Şimdi muvazene edelim: Yıldız, eğlence yeri olmalı veya darülfünun? Ve içinde seyyahîn gezmeli veyahut ulema tedris etmeli? Ve mağsub olmalı veyahut mevhub olmalı?! Hangisi daha iyidir? Ashab-ı insaf hükmetsin." Ben ki bir gedayım, padişaha nasihat ettim, demek yarı cinayet ettim. Cinayetin öteki yarısını söylemek zamanı gelmedi. {(HAŞİYE) O yarının zamanı; onbeş sene sonra, yirmisekiz senedir müellifin sebeb-i hapsi olan, Siracünnur'un âhirindeki Risaleye bakınız. Tam o yarı cinayeti bileceksiniz. -Müellif-} Diriğa! Maden-i saadetimiz olan meşrutiyet-i meşru'a ve menba-ı hayatımız ve İslâmiyete uygun olan maarif-i cedideye, millet nihayet derecede müştak ve susamış olduğu halde, bu hâdisede ifratperver olanlar meşrutiyete ağraz karıştırmakla; ve münevverü'l-fikirler de harekât-ı lâübaliyane ile rağabat-ı millete karşı maatteessüf sed çektiler. Bu seddi çekenler, ref'etmelidirler. Vatan namına rica olunur. Ey paşalar, zabitler! Bu onbir buçuk cinayetin şahidleri binlerce adamdır. Belki bazılarına İstanbul'un yarısı şahiddir. Ben bu onbir buçuk cinayetin cezasına rıza ile beraber, onbir buçuk sualime de cevab isterim. İşte bu seyyiatıma bedel bir hasenem de var. Söyleyeceğim: Herkesin şevkini kıran ve neş'esini kaçıran ve ağraz ve hiss-i taraftarlığı uyandıran ve sebeb-i tefrika olan cem'iyat-ı avamiyenin teşkiline sebebiyet veren meşrutiyetü'l-isim ve müstebidü'l-mana olan ve "İttihad ve Terakki" ismini de lekedar eden buradaki şube-i hafiyeye muhalefet ettim. Herkesin bir fikri var. Ben de hürrüm... Selâmet-i millet için bir fikrim var. İşte: Sulh-u umumî ve afv-ı umumî ve ref'-i imtiyaz lâzım. Tâ ki biri bir imtiyaz ile, başkasına haşerat nazarıyla bakmakla nifak çıkmasın. Fahr olmasın, derim: Biz ki Kürdüz (nüsha farkında: Biz ki, hakikî müslümanız) aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için, yalana tenezzül etmeyiz. Zira biliriz ki: ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﺍﻟْﺤ۪ﻴﻠَﺔُ ﻓ۪ﻰ ﺗَﺮْﻙِ ﺍﻟْﺤِﻴَﻞِ Fakat meşrutiyet-i hakikiyenin müsemmasına ahd ü peyman ettiğimden, istibdad ne şekilde olursa olsun, isterse meşrutiyet libası giysin ve ismini taksın; rast gelsem sille vuracağım. Fikrimce meşrutiyetin düşmanı; meşrutiyeti gaddar, çirkin ve hilaf-ı şeriat göstermekle meşveretin düşmanlarını çok edenlerdir. "Tebeddül-ü esma ile hakaik tebeddül etmez." En büyük hata, insan kendini hatasız zannetmek olduğundan, hatamı itiraf ederim ki; nâsın nasihatını kabul etmeden, nâsa nasihatımı kabul ettirmek istedim. Ve nefsimi irşad etmeden başkasının irşadına çalıştığımdan, emr-i bilmarufu tesirsiz etmekle tenzil ettim. Hem de tecrübe ile sabittir ki: Ceza, bir kusurun neticesidir. Fakat bazan o kusur, işlenilmemiş başka kusurun suretinde kendini gösterir. O adam masum iken cezaya müstehak olur. Allah musibet verir, adalet eder. Fakat hâkim ceza verir, zulmeder. Ey ulü'l-emr! Bir haysiyetim vardı, onunla milletime (yani: İslâm milletine) hizmet edecektim; kırdınız. Bir şöhret-i kâzibem vardı; onunla avama nasihatımı tesir ettirirdim, maal-memnuniye mahvettiniz. Şimdi usandığım bir hayat-ı zaîfem var. Kahrolayım eğer i'dama esirger isem. Mert olmayayım, eğer ölmeye gülmekle gitmezsem. Sureten mahkûmiyetim, vicdanen mahkûmiyetinizi intac edecektir. Bu hal bana zarar değil, belki şandır. Fakat millete zarar ettiniz. Zira nasihatımdaki tesiri kırdınız. Saniyen: Kendinize zarardır. Zira hasmınızın elinde bir hüccet-i kātıa olurum. Beni mihenk taşına vurdunuz. Acaba fırka-i hâlisa dediğiniz adamlar böyle mihenge vurulsa, kaç tane sağlam çıkacaktır. Eğer meşrutiyet, bir şubenin istibdadından ibaret ise ve yalnız ona isim ise ve hilaf-ı şeriat hareket ise: ﻓَﻠْﻴَﺸْﻬَﺪِ ﺍﻟﺜَّﻘَﻼﺎﻥِ ﺍَﻧّ۪ﻰ ﻣُﺮْﺗَﺠِﻊٌ Zira yalanlarla ittihad yalandır. Ve ifsadat üzerine müesses olan ism-i meşrutiyet fasiddir. Müsemma-yı meşrutiyet; hak, sıdk, muhabbet ve imtiyazsızlık üzerine beka bulacaktır. Maatteessüf bunu kemal-i telaş ve teessüfle ihtar ediyorum ki: Meselâ bir âlim-i zîtehevvür ki, sıfat-ı ilim kendini fesad ve fenalıktan men'etmiş iken, daima onun sıfat-ı tehevvüründen vücuda gelen (fesad ve fenalığın zikri vaktinde,) onu âlimlikle yâdetmek ve sıfat-ı ilme ilişmek, nasıl ki ilme husumet ve adaveti îma eder. Kezalik; şeriat-ı mutahharanın ve ittihad-ı Muhammedînin ism-i mukaddesi ki, fırkaların ağraz-ı şahsiye ve hilaf-ı şeriat ile ektikleri tohum-u fesadı, bir milyon fişenk havaya atıldığı ve umum siyasât ve asayiş efrad elinde kaldığı ve ortalık anarşist gibi olduğu halde, o müdhiş fırtına mu'cize-i şeriatla kansız, hafif geçtiği halde, o mübarek namlar, o müdhiş fesadı binden bir dereceye indirmekle beraber; daima o ismi sahib-i ağraza siper göstermek, pek büyük ve hatarlı bir noktaya, belki ukde-i hayatiyeye ilişmektir ki; dehşetinden her bir vicdan-ı selim titriyor ve dağdar-ı teessüf oluyor. Süreyya'yı süpürge yapmağa ve üfürmekle Şems'i söndürmeğe ihtimal veren; belâhetini ilân eder. Meselâ: Ağrı Dağı ile Sübhan Dağı, ikisini tartacak dehşetli bir mizan ile muvazenelerini, cevv-i semada Zühal'de duran bir melaike de o mizanın ucunu tutsa, Ağrı Dağı üzerine bir dirhem ilâve olunsa; Sübhan Dağı âsumana, Ağrı Dağı zemine geldiğini görenlerden kāsırü'n-nazar olan, kıymet ve sıkletini, tamamen o dirhemden bilecektir. İşte haysiyet-i askeriye ve hamiyet-i İslâmiye ve şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) o cesîm dağlara benzer. Esbab-ı hariciye bir dirhem kıymetindedir. Bu kıymetsiz esbabı esas tutmak, insaniyetin ve İslâmiyetin kıymetini bilmemek ve tenzil etmektir. Hakkın hatırını kırmayacağım, hakikatı söyleyeceğim! Zira hakkın hatırı âlîdir, hiçbir hatıra feda edilmez! Kimin hatırı kırılırsa kırılsın, yalnız hak sağ olsun!... Şöyle ki: 31 Mart hâdisesi denilen o saika ve müdhiş fırtına, esbab-ı adîde tahtında öyle bir istidad-ı tabiîyi müheyya etmişti ki; neticesi herc ü merc olduğu halde, min-indillah ehl-i kıyamın lisanına daima mu'cizesini gösteren ism-i şeriat geldi. O fırtınayı gayet hafif geçirdiğinden; Nisan'ın nısfından sonraki umum cerideleri indallah mahkûm ediyor. Zira o hâdiseye sebebiyet veren yedi mes'ele ve onunla beraber yedi hal nazar-ı mütalaaya alınsa, hakikat tezahür eder. Onlar da bunlardır: Birincisi:Yüzde doksan İttihad ve Terakki'nin tahakkümü aleyhinde bir hareket idi. İkincisi:Fırkaların meydan-ı münakaşatı olan vükelayı tebdil idi. Üçüncüsü:Sultan-ı mahlu'u (nüsha farkında: Sultan-ı mazlumû) sukut-u musammemden kurtarmaktı. Dördüncüsü:Hissiyat-ı askeriyenin ve âdâb-ı dindaranelerinin muhalif telkinatın önüne sed çekmekti. Beşincisi:Pekçok i'zâm edilen Hasan Fehmî Bey'in katilini meydana çıkarmaktı. Altıncısı:Kadro haricine çıkanları ve alay zabitlerini mağdur etmemekti. Yedincisi:Hürriyeti, sefahete şümulünü men'.. ve âdâb-ı şeriatla tahdid.. ve avamların siyaset-i şer'î bildikleri yalnız kısas ve kat'-ı yed haddini icra idi. Fakat zemin bataklık ve dam ve plân serilmiş idi.. Ve en mukaddes olan itaat-i askeri feda edildi. Üssülesas esbab: Fırkaların taraftarâne ve garazkârane münakaşatı ve ceridelerinin belâgat yerine mübalağât ve yalan ve ifratperverane keşmekeşleri idi. Bu metalib-i seb'ada nasıl ki elvan-ı seb'a çevrilse, yalnız beyaz görünür. Bunda da yalnız ziya-yı şeriat-ı beyza tecelli etti. Zira fesadın önüne sed çekti. Hem de yedi mukaddeme düşünülse, her birinde şeriatın ism-i mübarekinin mu'cizesini gösterir. Elhasıl:Sekiz-dokuz ayda ceridelerin neşriyat-ı müheyyicâneleriyle; ve fırkaların cem'iyetlere fedaî yazmakla; ve inkılabı vücuda getiren zevatın tahakkümatıyla; ve itaat-i askeriyeye münafî olan hürriyet-i mutlaka efrada sirayetle; ve âdâb-ı diniyeye muhalif zannettikleri şeyler, bazı dikkatsizlerin efrada telkinatıyla; ve itaat bozulduktan sonra müstebidler, mürteciler, dinde hassas, muhakeme-i akliyede noksan olanlar iyilik zannı ile o bataklık zeminde tohum ekmeğe başlamasıyla; ve devletin umum siyasâtı cahil efradın elinde kalmakla; ve bir milyona yakın fişenk havaya atmakla; ve dâhil ve hariç müddeîler parmak vurmakla ortalık anarşistlik haline girdiğinden, bu hâdisenin istidad-ı tabiîsi, herc ü merc ve müdahale-i ecnebi iken; -min-indillah- ism-işeriat,o esbab-ı müteaddideden çıkan ervah-ı habîse ve münteşireyi yuvalarına irca' ile onüç asırdan sonra bir mu'cize daha gösterdi. Hem de geçen inkılab-ı azîmde ordu ve ulemanın sadâsı ki; "Meşrutiyet, şeriata müsteniddir" diye umum ehl-i İslâmın vicdanlarını manyetizmalandırdı. O inkılabların kaide-i tabiiyesini hark ile, şeriatın tesir-i mu'cizanesini gösterdi. Ve daima da gösterecektir. Nisan'ın nısf-ı âhirindeki ceridelerin esas-ı fikirlerine mu'terizim. Şöyle ki: Hayat onun yoluna daima feda edilen ve hayattan bin derece daha mukaddes ve daha âlî olan haysiyet ve itaat-i askeriyeyi, -hayata feda edilen ve ehl-i vicdan nazarında gayet hasis olan- mal-ı nâmeşruaya feda etmeğe ihtimal verdiler. Hem de hakaik ve ahval onun cazibesine tâbi ve o merkeze merbut olan şems-i şeriat, saltanata veya hilafete veya başka siyasete tâbi ve âlet; şems-i müniri bir menhus ve münkesif yıldıza peyk ve cazibesine tâbi itikad etmek gibi göstermekle, tarîk-i narefteye sülûk ettiler. Cemi' kuvvetimle derim ki:Terakkimiz, ancak milletimiz olan İslâmiyetin terakkisiyle ve hakaik-i şeriatın tecellisiyledir. Yoksa "Yürüyüşünü terk ile, başkasının yürüyüşünü öğrenmedi"ye mâsadak olacağız. Evet hem şan ve şeref, hem sevab-ı âhiret, hem hamiyet-i millî, hem hamiyet-i İslâmî, hem hubb-u vatan, hem hubb-u din ile mütehassis olmalıyız. Zira müsenna daha muhkemdir! Ey paşalar, zabitler! Cinayetlerime ceza ve şimdi suallerime de {(HAŞİYE) Bu sualler, kırk-elli masum mahpusun tahliyelerine sebeb oldu. -Müellif-} cevab isterim. İslâmiyet insaniyet-i kübra ve şeriat medeniyet-i fuzla olduğundan, âlem-i İslâmiyet, medine-i fâzıla-i Eflatuniye olmağa sezadır. Birinci Sual:Ceridelerin tesvilâtıyla meşru bilerek, burada görenek ve âdetine binaen cereyan-ı umumiye kapılan safdillerin cezası nedir? İkinci Sual:Bir insan yılan suretine girse; veyahut bir veli haydut kıyafetine, yahut meşrutiyet istibdad şekline girse, ona taarruz edenlerin cezası nedir? Belki hakikaten yılan ve haydut ve istibdaddır. Üçüncü Sual:Acaba müstebid yalnız bir şahıs olur? Veyahut eşhas-ı müteaddide müstebid olurlar? Bence, kuvvet kanunda olmalı, yoksa istibdad münkasım olmuş olur. Ve komitecilikle tam şiddetlenir. Dördüncü Sual:Bir masumu i'dam yoksa on câniyi afv, daha zarardır? Beşinci Sual:Tazyikat-ı maddiye, ehl-i meslek ve fikre galebe etmediği için, daha ziyade nifak ve tefrika vermez mi? Altıncı Sual:Bir maden-i hayatımız olan ittihad-ı millet, ref'-i imtiyazdan başka ne ile olur? Yedinci Sual:Müsavatı ihlâl, yalnız bazılara tahsis ve haklarında kanunu tamamıyla tatbik etmek zahiren adalet iken, bir cihette acaba müsavatsızlıkla zulüm ve garaz olmaz mı? Hem de tebrie ve tahliye ile masumiyetleri tebeyyün eden ekser mahpusînin, belki yüzde sekseni masum iken; acaba ekseriyet nokta-i nazarında bu hal hüküm-ferma olsa, garaz ve fikr-i intikam olmaz mı? Divan-ı Harb'e diyeceğim yok!.. İhbar edenler düşünsünler. Sekizinci Sual:Bir fırka kendine bir imtiyaz taksa, herkesin en hassas nukāt-ı asabiyesine daima dokundura dokundura, zorla herkesi meşrutiyete muhalif gibi gösterse; ve herkes de onlar kendilerine taktığı ism-i meşrutiyet altında olan mana-yı istibdada ilişse, acaba kabahat kimdedir? Dokuzuncu Sual:Acaba bahçıvan bir bahçenin kapısını açsa, herkese ibaha etse, sonra da zayiat vuku bulsa, kabahat kimdedir? Onuncu Sual:Hürriyet-i kelâm ve fikir verilse, sonra da muahaze olunsa; acaba bîçare milleti ateşe atmak için bir plân olmaz mı? Böyle olmasa idi, başka bahaneyle mevki-i tatbike konulacağı hayale gelmez mi? Onbirinci Sual:Herkes meşrutiyete yemin ediyor. Halbuki ya müsemma-yı meşrutiyete kendi muhalefet.. veya edenlere karşı sükût etse; acaba keffaret-i yemin vermek lâzım gelmez mi? Ve millet yalancı olmaz mı? Ve masum olan efkâr-ı umumiye yalancı, ma'tuh ve gayr-ı mümeyyiz addolunmaz mı? Elhasıl:İstibdad ve tahakküm, cehalet cihetiyle şimdi hükümfermadır. Güya istibdad ve hafiyelik tenasüh etmiş. Ve Sultan Abdülhamid'den de istirdad-ı hürriyet değilmiş. Belki hafif ve az istibdadı, şiddetli ve kesretli yapmakmış! Zira hürriyetle alışverişi yoktur. Yarım Sual:Nazik ve zaîf bir vücud ki, sivrisinek ve arıların ısırmasına tahammül edemediği için, gayet telaş ve zahmetle def'ine çalışırken; biri çıksa, dese ki: Maksadı bu sivrisinekleri ve arıları def' değil, belki arkasında yarı mürde büyük ejderhayı ihya ile kendine musallat etmek ister. Acaba hangi ahmağı kandıracaktır? Sualin diğer yarısı çıkmağa izin yoktur. Ey paşalar, zabitler! Cemi' kuvvetimle derim ki: Ceridelerde neşrettiğim umum makalatımdaki umum hakaika nihayet derecede musırrım. Şayet zaman-ı mazi canibinden, Asr-ı Saadet mahkemesinden adaletname-i şeriatla davet olunsam; neşrettiğim hakaikı aynen ibraz edeceğim. Olsa olsa, o zamanın ilcaatının modasına göre bir libas giydireceğim. Şayet müstakbel tarafına, üçyüz sene sonra tenkidat-ı ukalâ mahkemesinden tarih celbnamesiyle celb olunsam, yine bu hakikatları tevessü' ve inbisat ile çatlayan bazı yerlerini yamalamakla beraber, taze olarak orada da göstereceğim. Demek, hakikat tahavvül etmez; hakikat haktır. ﺍَﻟْﺤَﻖُّ ﻳَﻌْﻠُﻮ ﻭَﻻﺎ ﻳُﻌْﻠٰﻰ ﻋَﻠَﻴْﻪِ Millet uyanmış, mugalata ve cerbeze ile iğfal olunsa da devam etmeyecektir. Hakikat telakki olunan hayalin ömrü kısadır. Feveran-ı efkâr-ı umumî ile, o tesvilat ve mugalatât dağılacak ve hakikat meydana çıkacaktır. ﺑَﺲْ ﻛُﻨَﻢْ ُﻭﻥْ ﺯ۪ﻳﺮَﻛَﺎﻧْﺮَﺍ ﺍ۪ﻳﻦْ ﺑَﺲ ﺍﺳْﺖ ﺑَﺎﻥِْ ﺩِﻩْ ﻛَﺮْﺩَﻡْ ﺍََﺭْ ﺩَﺭْ ﺩِﻩْ ﻛَﺲ ﺍﺳْﺖ Sizin işkenceli hapishanenin hali: Zaman müdhiş, mekân muvahhiş, mahpusîn mütevahhiş, cerideler mürcif, efkâr müşevveş, kalbler hazîn, vicdanlar müteessir ve me'yus. Bidayet-i halde zabitler şematetli, nöbetçiler müz'iç olmakla beraber, vicdanım beni tazib etmediği için o hal bana eğlence gibi idi. Ve musibetlerin tenevvü'ü, musikînin tenevvü-ü nağamatı gibi bana gelirdi. Hem de geçen sene tımarhanede tahsil ettiğim dersi, şimdi bu mektebde itmam ettim. Musibet zamanının uzunluğundan, uzun dersler gördüm. Dünyanın ruhanî lezzeti olan hüzn-ü masumane ve mazlumaneden, zaîfe şefkat, gadre şiddet-i nefreti istifade eyledim. Ümidim kavîdir ki: Çok masumların kalblerinden hararet-i hüzünle tebahhur eden Ây! Vây! ve Âh! lar, rahmetli bir bulut teşkil edecektir. {() Âlem-i İslâm'da yeni yeni İslâm devletlerinin teşekkülleriyle o rahmetli bulut teşekküle başlamıştır. -Müellif-} İstitrad olarak bir latîfe söyleyeceğim: (Böyle ciddiyât esnasında latîfe söylemekten maksadım; Dünyaya bir mel'abe nazarıyla baktığımı îma ve işarettir. Zaten şuunat-ı dünya santranç oyununa benzer.) Ben geçen sene Garibüzzaman idim... Sonra Bedîüzzaman oldum.. Şimdi de Bid'atüzzaman oldum. İstanbul'a da şeamet oldum. O da bana şeametli oldu. Beni sathında kabul etmez, batnına geçirmek istiyor. Bâhusus Mart ve Mayıs müstebid aylardır. Mart'ı kadro haricine çıkarmalı. Mayıs'ı da tekaüd etmeli, tâ muvazene-i malî husule gelsin. Çıkılmayacak yola sapılmış bir işarettir. Elhasıl:Ya ben İstanbul'da kalacağım yahut bu iki ay gitmeyecekse, ben veda' edeceğim!..