Melaike bir Ümmettir; Şeriat-ı Fıtriye ile Memurdur
Âsâr-ı Bediiye · s.578
Şeriat-ı İlahî ikidir. Hem iki sıfattan gelmiş; iki insan muhatab, hem de mükellef olmuş. Sıfat-ı iradeden gelen şer'-i tekvinî, İnsan-ı ekber olan âlemin ahvalini, hem de harekâtını ki -ihtiyarî değil,- tanzim eden Şer'dir. O meşiet-i Rabbanî, Yanlış bir ıstılahla tabiat da denilir. Sıfat-ı kelâmından gelen şeriat ise, âlem-i asgar olan insanın ef'alini, -Ki ihtiyarî olmuş,- tanzim eden Şer'dir. İki Şer', bir yerde bazan eder içtima'. Melaike-i İlahî, bir ümmet-i azîme, hem bir cünd-ü Sübhanî; Birinci Şer'a olmuş hamele-i mümtesil, amele-i mümessil. Hem onlardan bir kısmı ibad-ı müsebbihtir. Bir kısmı da müstağrak, arşın mukarrebîni.
Madde Rikkat Peyda Ettikçe, Hayat Şiddet Peyda Eder
Hayat asl u esastır; madde ona tâbi'dir, hem de onunla kaimdir. Bir hurdebînî huveyn havass-ı hamsesiyle, insanın havassını Muvazene edersen, görürsün; insan ondan ne derece büyükse, havassı o derece onunkinden aşağı. O huveyne işitir kardeşinin sesini. Hem de görür rızkını. Ger insan kadar büyüse, havassı hayret-feza; hayatı şu'le-feşan; rü'yeti de berk-âsâ bu nur-u âsumanî. İnsan, bir kitle-i mevattan bir zîhayat değildir. Belki de milyarlarla zîhayat hüceyratından mürekkeb ve zîhayat bir hücre-i insanî. ﺍِﻥَّ ﺍﻻﺎِﻧْﺴَﺎﻥَ ﻛَﺼُﻮﺭَﺓِ ﻳٰﺲٓ ﻛُﺘِﺒَﺖْ ﻓ۪ﻴﻬَﺎ ﺳُﻮﺭَﺓُ ﻳٰﺲٓ ﻓَﺘَﺒَﺎﺭَﻙَ ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ﺍَﺣْﺴَﻦُ ﺍﻟْﺨَﺎﻟِﻘ۪ﻴﻦَ
Maddiyyunluk, Bir Taun-u Manevîdir
Maddiyyunluk bir taun-u manevî, beşere de tutturdu şu müdhiş bir sıtmayı. Hem de onu çarptırdı bir gazab-ı İlahî, telkin hem de taklid. Tenkide kabiliyet-i tevessüü nisbeten o tâun da ediyor tevessü' ve intişar. Telkini fenden almış, medeniyetten taklid. Hürriyet, tenkid vermiş, gururundan dalalet çıkmış.
Vücudda Atalet Yok. İşsiz Adam, Vücudda Adem Hesabına İşler
En bedbaht, sıkıntılı, muzdarib, işsiz olan adamdır. Zira ki atalet; vücud içinde adem, hayat içinde mevttir. Sa'y ise: Vücudun hayatı, hem hayatın yakazasıdır elbet!
Riba, İslâm'a Zarar-ı Mutlaktır
Riba atalet verir, şevk-i sa'yi söndürür. Ribanın kapıları hem de onun kapları olan bu bankaların her Dem nef'i ise, beşerin en fena kısmınadır; onlar da gâvurlardır. Gâvurlardaki nef'i en fena kısmınadır, onlar da zalimler. Her Dem.. Zalimlerdeki nef'i en fena kısmınadır, onlar da sefihlerdir. Âlem-i İslâm'a bir zarar-ı mutlaktır. Mutlak beşer her Dem refahı nazar-ı şer'de yoktur; Zira harbî bir gâvur hürmetsiz, ismetsizdir; demi hederdir her de...m.
Kur'an, Kendi Kendini Himaye Edip Hâkimiyetini İdame Eder
Bir zâtı gördüm ki yeis ile mübtela, bedbînlikle hasta idi.Dedi:Ulema azaldı, kemmiyet keyfiyeti. Korkarız dinimiz sönecek de bir zaman. Dedim:Nasıl kâinat söndürülmezse, iman-ı İslâmî de sönemez. Öyle de, zeminin yüzünde çakılmış mismarlar hükmünde her an Olan İslâmî şeair, dinî minarat, İlahî maabid, şer'î maâlim itfa olmazsa, İslâmiyet parlayacak an be-an!.. Her bir mabed bir muallim olmuş, tab'ıyla tabâyie ders verir. Her maâlim dahi birer üstad olmuştur; onun lisan-ı hali eder telkin-i dinî; hatasız, hem bînisyan. Herbir şeâir bir hoca-i dânâdır, ruh-u İslâmı daim enzara ders veriyor. Mürur-u a'sar ile sebeb-i istimrar-ı zaman Güya tecessüm etmiş envâr-ı İslâmiyet şeairi içinde.. Güya tasallüb etmiş zülâl-i İslâmiyet, maabidi içinde. Birer sütun-u iman. Güya tecessüd etmiş ahkâm-ı İslâmiyet, maâlimi içinde. Güya tahaccür etmiş erkân-ı İslâmiyet, avalimi içinde. Birer sütun-u elmas. Onunla murtabıttır zemin ile âsuman. Lâsiyyema bu Kur'an-ı hatib-i mu'ciz-beyan; daima tekrar eder bir hutbe-i ezelî, aktar-ı İslâmîde kalmamış hiç de bir köy, hem dahi hiç bir mekân; Nutkunu dinlemesin, talimi işitmesin. ﺍِﻧَّﺎ ﻟَﻪُ ﻟَﺤَﺎﻓِﻈُﻮﻥَ sırrı ile hâfızlıktır pek de büyük bir rütbe. Tilavetse, ibadet-i ins ü cân. Onun içinde talim, hem müsellematı tezkir. Tekerrür-ü zamanla nazariyat, kalbolur müsellemata hem döner bedihiyata. İstemez daha beyan. Zaruriyat-ı dinî, nazariyattan çıkıp zaruriyat olmuştur. Tezkir ise kâfidir. İhtar ise vâfidir. Şâfîdir her dem Kur'an. İhtara hem tezkire şu intibah-ı İslâm, hem içtimaî yakaza her birine veriyor: Umuma ait olan delail ve hem mizan. Madem içtimaî hayat İslâmda başlamıştır; her birinin imanı kendine mahsus olan delile münhasıran değil, müstenid vicdan. Belki cemaâtın kalbinde gayr-ı mahdud esbaba dahi eder istinad. Hattâ cây-ı dikkattir; bir mezheb-i zaîfin, mürur ettikçe zaman, İbtali müşkil olur. Nerede kaldı ki İslâm, vahy ile fıtrat gibi, iki metin esasa hem istinad etmiştir; hem bu kadar a'sarda nafizane hükümran!.. Râsih esaslarıyla, bahir eserleriyle kürenin yarısıyla iltiham peyda etmiş, bir ruh-u fıtrî olmuş; nasıl küsufa girer, küsuftan çıkmış elan! Fakat maatteessüf, bazı zevzek kefere, safsatalı adamlar şu kasr-ı âlînin metin esaslarına ilişir buldukça imkân. Onları deprettirir. Esaslara ilişilmez, onlarla oynanılmaz. Sussun şimdi dinsizlik, iflas etti o teres. Bestir tecrübe-i küfran ve yalan. Bu âlem-i İslâmın âlem-i küfre karşı en ileri karakolu şu dârülfünun idi. Lâkayd ve gafletlikle hasm-ı tabiat-yılan Gediği açtı cephenin arkasında, dinsizlik hücum etti, millet epey sarsıldı. En ileri karakol, İslâmiyet ruhuyla tenevvür etmiş cinan. En mütesallib olmalı. En müteyakkız olmalı. Yahut o dar olmamalı, İslâmı aldatmamalı. İmanın yeri kalbdir; dimağ ise oluyor ma'kes-i nur-u iman. Bazan de mücahiddir, bazan süpürgecidir; dimağda vesveseler, hem pek çok ihtimaller kalb içine girmese, sarsmaz iman, vicdan. Yoksa bazıların zannınca iman dimağda olsa; ruh-u iman olan hakkalyakîne, ihtimalat-ı kesîre olur birer hasm-ı bîeman. Kalb ile vicdan, mahall-i iman. Hads ile ilham, delil-i iman. Bir hiss-i sâdis; tarîk-ı iman... Fikr ile dimağ, bekçi-i iman.
Talim-i Nazariyattan Ziyade, Tezkir-i Müsellemata İhtiyaç Var
Zaruriyat-ı dinî, müsellemat-ı Şer'î; kulûblerde hasıldır, ihtar ile huzuru, tezkir ile şuuru. Matlub da hasıl olur. İbare-i Arabî {() On sene sonra gelen bir hâdiseyi hissetmiş, mukabeleye çalışmış -Müellif-} daha ulvî ediyor tezkiri, hem ihtarı. Onun için Cum'ada hutbe-i Arabiye; zaruriyatı ihtar, müsellematı tezkir, maalkifaye olur onun tarz-ı tezkiri. Nazariyatı talim onda maksud değildir; hem İslâmın vahdanî sîmasında şu Arabî ibare bir nakş-ı vahdettir; kabul etmez teksiri.
Hadîs Der Âyete: Sana Yetişmek Muhal!
Hadîs ile âyeti muvazene edersen, bilbedahe görürsün; beşerin en beliği, vahyin de mübelliği, o dahi baliğ olmaz Belâgat-ı âyete. O da ona benzemez. Demek ki: Lisan-ı Ahmedî'den gelen herbir kelâm her dem O'nun olamaz.