Îcaz ile Beyan-ı İ'caz-ı Kur'an
Âsâr-ı Bediiye · s.582
Bir zaman rü'yada gördüm ki: Ağrı Dağı altındayım. Birden o dağ patladı, dağ gibi taşları âleme dağıttı, sarstı cihanı. Füc'eten bir adam yanımda peyda oldu.Dedi ki:Îcaz ile beyan et, icmal ile îcaz et, bildiğin enva'-ı i'caz-ı Kur'anı! Daha rü'yada iken tabirini düşündüm,dedim:Şuradaki infilâk, beşerde bir inkılaba misal. İnkılabda ise elbet hüda-yı Furkanî, Her tarafta yükselip hem de hâkim olacak. İ'cazının beyanı, zamanı da gelecek!O sâile cevaben dedim:İ'caz-ı Kur'anî, Yedi menabi-i külliyeden tecelli, hem yedi anasırdan terekküb eder. Birinci Menba':Lafzın fesahatından selaset-i lisanı: Nazmın cezaletinden, mana belâgatından, mefhumların bedaatından, mazmunların beraâtından, üslûbların garabetinden birden tevellüd eden bârika-i beyanı. Onlarla oldu mümtezic, mizac-ı i'cazında acib bir nakş-ı beyan, garib bir san'at-ı lisanî. Tekrarı hiç bir zaman usandırmaz insanı. İkinci Unsur ise:Umûr-u kevniyede gaybî olan esasat, İlahî hakaikten gaybî olan esrardan, gaybî-yi âsumanî. Mazide gaib olan gaybî olan umûrdan, müstakbelde müstetir kalmış olan ahvalden birden tazammun eden bir ilmü'l-guyub hızanı, Âlemü'l-guyub lisanı, şehadet âlemiyle konuşuyor erkânı, rumuz ile beyanı, hedef nev'-i insanî, i'cazın bir lem'a-i nuranî... Üçüncü Menba' ise:Beş cihetle hârika bir câmiiyet vardır. Lafzında, manasında, ahkâmda, hem ilminde, makasıdın mizanı. Lafzıtazammun eder pek vasi' ihtimalat; hem vücuh-u kesîre ki, her biri nazar-ı belâgatta müstahsen, Arabiyece sahih, sırr-ı teşriî lâyık görüyor ânı. Manasında:Meşarib-i evliya, ezvak-ı ârifîni, mezahib-i sâlikîn, turuk-u mütekellimîn, menahic-i hükema, o i'caz-ı beyanî, Birden ihata etmiş, hem de tazammun etmiş; delaletinde vüs'at, manasında genişlik. Bu pencere ile baksan, görürsün ne geniştir meydanı! Ahkâmdakiistiab; şu hârika şeriat ondan olmuş istinbat, saadet-i dâreynin bütün desatirini, bütün esbab-ı emni, İçtimaî hayatın bütün revabıtını, vesail-i terbiye, hakaik-i ahvali birden tazammun etmiş onun tarz-ı beyanı... İlmindekiistiğrak; hem ulûm-u kevniye, hem ulûm-u İlahî, onda meratib-i delalat, rumuz ile işarat, sureler surlarında cem'etmiştir cinanı. Makasıd ve gayatta;muvazenet, ıttırad. Fıtrat desatirine mutabakat, ittihad; tamam müraat etmiş, hıfzeylemiş mizanı. İştelafzınihatasında,mananınvüs'atinde,hükmünistiabında,ilministiğrakında,muvazene-i gayattacâmiiyet-i pür-şanı!.. Dördüncü unsur ise:Her asrın derece-i fehmine, edebî rütbesine, hem her asırdaki tabakata, derece-i istidad, rütbe-peni kabiliyet nisbetinde ediyor bir ifaza-i nuranî. Her asra, her asırdaki her tabakaya kapısı küşade. Güya her demde, her yerde taze nâzil oluyor o Kelâm-ı Rahmanî. İhtiyarlandıkça zaman, Kur'an da gençleşiyor. Rumuzu hem tavazzuh eder, tabiat ve esbabın perdesini de yırtar o hitab-ı Yezdanî. Nur-u tevhidi, her dem her âyetten fışkırır. Şehadet perdesini gayb üstünden kaldırır. Ulviyet-i hitabı dikkate davet eder, o nazar-ı insanî. Ki o lisan-ı gaybdır; şehadet âlemiyle bizzât odur konuşur. Şu unsurdan bu çıkar; hârika tazeliği bir ihata-i ummanî! Te'nis-i ezhan için akl-ı beşere karşı İlahî tenezzülât. Tenzil'in üslûbunda tenevvü ü munisliğidir mahbub-u ins ü cânı. Beşinci Menba' ise:Nakl ve hikâyatında, ahbar-ı sadıkada, esasî noktalardan hazır müşahid gibi bir üslûb-u bedi-i pür-maânî Naklederek, beşeri onunla ikaz eder. Menkulâtı şunlardır: Ahbar-ı evvelîni, ahval-i âhirîni, esrar-ı cehennem ve cinanı. Hakaik-i gaybiye, hem esrar-ı şehadet, serair-i İlahî, revabıt-ı kevniyeye dair hikâyatıdır hikâyet-i ayânî. Ki, ne vaki' reddeylemiş, ne mantık tekzib etmiş. Mantık kabul etmezse, red de bile edemez. Semavî kitabların ki matmah-ı cihanî. İttifakî noktalarda musaddıkane nakleder. İhtilafî yerlerinde musahhihane bahseder. Böyle naklî umûrlar bir "Ümmi"den sudûru hârika-i zamanî... Altıncı Unsur ise:Mutazammın ve müessis olmuş din-i İslâma. İslâmiyet misline ne mazi muktedirdir, ne müstakbel muktedir; araştırsan zaman ile mekânı!.. Arzımızı senevî, yevmî dairesinde şu hayt-ı semavîdir; tutmuş da döndürüyor. Küreye ağır basmış, hem dahi ona binmiş, bırakmıyor isyanı. Yedinci Menba' ise:Şu altı menba'dan çıkan envâr-ı sitte, birden eder imtizac. Ondan çıkar bir hüsün, bundan gelir bir hads, vasıta-i nurânî. Şundan çıkan bir zevktir; zevk-i i'caz bilinir, tabirine lisanımız yetişmez. Fikir dahi kāsırdır, görünür de tutulmaz o nücum-u âsumanî. Onüç asır müddette meylü't-tahaddi varmış Kur'anın a'dâsında, şevk-i taklid uyanmış Kur'anın ahbabında. İşte i'cazın bir bürhanı... Şu iki meyl-i şedidle yazılmıştır meydanda, milyonlarla kütüb-ü Arabiye, gelmiştir kütübhane-i vücuda. Onlar ile Tenzili düşerse bir mizanı. Muvazene edilse, değil dânâ-i bî-müdânî, hattâ en âmî adam, göz kulakla diyecek: Bunlar ise insanî, şu ise âsumanî! Hem de hükmedecek: Şu bunlara benzemez, rütbesinde olamaz. Öyle ise ya umumdan aşağı; bu ise, bilbedahe malûm olmuş butlanı. Öyle ise, umumun fevkindedir. Mazmunları o kadar zamanda kapı açık beşere vakfedilmiş, kendine davet etmiş ervah ile ezhanı! Beşer onda tasarruf, kendine de maletmiş. Onun mazmunları ile yine Kur'ana karşı çıkmamış, hiçbir zaman çıkamaz; geçti zaman-ı imtihanı. Sair kitablara benzemez, onlara makîs olmaz; zira yirmi sene zarfında müneccemen hâcetlere nisbeten nüzulü; müteferrik, mütekatı'; bir hikmet-i Rabbanî. Esbab-ı nüzulü muhtelif, mütebayin. Bir maddede es'ile mütekerrir, mütefavit. Hâdisat-ı ahkâmı müteaddid, mütegayir. Muhtelif, mütefarık nüzulünün ezmanı. Halat-ı telakkisi mütenevvi', mütehalif. Aksam-ı muhatabı müteaddid, mütebâid. Gayat-ı irşadında mütederric, mütefavit. Şu esaslara müstenid binaî, hem beyanî, Cevabî, hem hitabî. Bununla da beraber selaset ve selâmet, tenasüb ve tesanüd, kemalini göstermiş; işte onun şahidi: Fenn-i Beyan u maânî. Kur'an'da bir hâssa var; başka kelâmda yoktur. Bir kelâmı işitsen, asıl sahib-i kelâmı arkasında görürsün, ya içinde bulursun. Üslûb: Âyine-i insanî. Kur'an ise, zahiren o Nebiyy-i Muhatabı gösterir; muhatap sahib-i kelâma perde. Zira bir Vâcibü'l-Vücud ki, bî-nefad u bînihayet hitabu kelimat-ı Sübhanî Lâyühad muhatabîne ezelden tâ ebede birden teveccüh etmiş, tekellüm de ediyor şöyle mahdud kelâmın arkasında ezel ebed sultanı. Yalnız bir lem'a-i tecellisi; kabildir sıkışması; eğer bütün o bî nihayet kelimat def'aten dinlenmesi daire-i imkânda olsa idi bir mekânı Yahut bütün muhatabîn, zerrat-ı kâinat suretinde tek bir kulak olsaydı, o üzn-ü cihanî, hem bir nur-u imanî; hem bir hads-i vicdanî. Belki kelâm-ı bî nihayet arkasında, ya içinde bî nihayet celal u azameti içinde o haşmet-i sübhanî görürdü timsalini. Demek Tenzilin esalibinde tenevvü'; İlahî tenezzülat, tecelli-i esma ve sıfattır ki, kelâmın arkasında görüyor onu bir nazar-ı imanî. Her adam diyebilir: Şems benim için yakılmış evim olan dünyada, şu âyinede güneş bana tebessüm eder, bakıyor o ayn-ı âsumanî. Allah eğer şuuru hem de sözü verseydi, o nâzenin-i sema benimle konuşurdu, âyine de olurdu vasıta-i beyanî. İnhisar-ı zihniyet ona bu hakkı verir, hem dahi diyebilir: "Rabbim benimle konuşur" kelâmın arkasında, görüyorum imanımla bir Rahman-ı Nuranî. Bütün zîruh hem de bütün kâinat, birden böyle derler. Zira onda tezahüm yoktur. İnhisar da olamaz; O sermedîdir lâ-mekânî. Ey sail-i misalî! Sen ki îcaz istedin, ben de işaret ettim. Eğer tafsil istersen, haddimin haricinde!.. Sinek seyretmez âsumanı. Zira o kırk enva'-ı i'cazından yalnız bir tekini ki, cezalet-i nazmıdır; İşaratü'l-İ'caz'da sıkışmadı tibyanı. Yüz sahife tefsirim ona kâfi gelmedi. Senin gibi ruhanî ilhamları ziyade; ben istiyorum senden tafsil ile beyanı.
ﺍﻭﻻﺷﻤﺎﺯ ﺩﺳﺖ ﺩﺏ ﻏﺮﺏ ﻫﻮﺳﺒﺎﺭ ﻫﻮﺍﻛﺎﺭ ﺩﻫﺎﺩﺍﺭ ﺩﺏ ﺩﺏ ﺑﺪ ﻣﺪﺕ ﻗﺮﻥ ﺿﻴﺎﺑﺎﺭ ﺷﻔﺎﻛﺎﺭ ﻫﺪﺍﺩﺍﺭ