Ulaşmaz Dest-i Edeb-i Garb-i Hevesbâr-ı Hevakâr-ı Dehadâr
Âsâr-ı Bediiye · s.587
De'b-i Edeb, Ebed-müddet, Kur'an-ı Ziyabâr-ı Şifakâr-ı Hüdadâr
Kâmilîn insanların zevk-i maâlîsini hoşnud eden bir halet; çocukça bir hevese, sefihçe bir tabiat sahibine hoş gelmez, Onları eğlendirmez. Bu hikmete binaen: Bir zevk-i süflî, sefih, hem nefsî ve şehvanî içinde tam beslenmiş, zevk-i ruhîyi bilmez. Avrupa'dan tereşşuh etmiş şu hazır edebiyat,romanvari nazarla, Kur'anda olan letaif-i ulviyet, mezaya-yı haşmeti göremez, hem tadamaz. Kendindeki mihengi ona ayar edemez. Edebiyatta vardır üç meydan-ı cevelan; onlar içinde gezer, haricine çıkamaz: Ya aşkla hüsündür, ya hamaset ve şehamet, ya tasvir-i hakikat. İşteyabani edebse, hamaset noktasındahakperestliği etmez. Belki zalim nev'-i beşerin gaddarlıklarını alkışlamakla, kuvvet-perestlik hissini telkin eder.Hüsün ve aşk noktasında,aşk-ı hakikî bilmez. Şehvet-engiz bir zevki nefislerde zerkeder.Tasvir-i hakikat maddesinde,kâinata san'at-ı İlahî suretinde bakmaz, Bir sıbga-i Rahmanî suretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvir ediyor, hem ondan da çıkamaz. Onun için telkini aşk-ı tabiat olur. Maddeperestlik hissi, kalbe de yerleştirir, ondan ucuzca kendini kurtaramaz. Yine ondan gelen, dalaletten neş'et eden ruhun ızdırabatına o edebsizlenmiş edeb, müsekkin hem münevvim; hakikî fayda vermez. Tek bir ilâcı bulmuş, o daromanlarıymış.Kitab gibi bir hayy-ı meyyit,sinemagibi bir müteharrik emvat! Meyyit hayat veremez. Hemtiyatrogibi tenasühvari, mazi denilen geniş kabrin hortlakları gibi, şu üç nevi romanlarıyla hiç de utanmaz. Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış; dünyaya bir âlüfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz. Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi kārie ihtar eder, zahiren der: "Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz," Netice-i muzırrayı gösterir. Halbuki sefahete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz. İştihayı kabartır, hevesi tehyic eder, his daha söz dinlemez.Kur'an'daki edebsehevayı karıştırmaz. Hakperestlik hissi, hüsn-ü mücerred aşkı, cemalperestlik zevki, hakikatperestlik şevki verir; hem de aldatmaz. Kâinata tabiat cihetinde bakmıyor; belki bir san'at-ı İlahî, bir sıbga-i Rahmanî noktasında bahseder, akılları şaşırtmaz. Marifet-i Sâni'in nurunu telkin eder. Herşeyde âyetini gösterir. Her ikisi rikkatli bir hüzün de veriyor, fakat birbirine benzemez. Avrupazade edebse;fakdü'l-ahbabdan, sahibsizlikten neş'et eden gamlı bir hüznü veriyor, ulvî hüznü veremez. Zira sağır tabiat, hem de bir kör kuvvetten mülhemane aldığı bir hiss-i hüzün-gamdar; alemi bir vahşetzar tanır, başka çeşit göstermez. O surette gösterir, hem de mahzunu tutar, sahibsiz de olarak yabaniler içinde koyar, hiçbir ümid bırakmaz. Kendine verdiği şu hissî heyecanla git gide ilhada kadar gider, ta'tile kadar yol verir, dönmesi müşkil olur, belki daha dönemez. Kur'anın edebi ise:Öyle bir hüznü verir ki, âşıkane hüzündür, yetimane değildir. Firaku'l-ahbabdan gelir, fakdü'l-ahbabdan gelmez. Kâinatta nazarı; kör tabiat yerine, şuurlu hem rahmetli bir san'at-ı İlahî onun medar-ı bahsi, tabiattan bahsetmez. Kör kuvvetin yerine; inayetli, hikmetli bir kudret-i İlahî ona medar-ı beyan. Onun için kâinat, vahşetzar suret giymez. Belki muhatab-ı mahzunun nazarında oluyor bir cem'iyet-i ahbab. Her tarafta tecavüb, her canibde tahabbüb; ona sıkıntı vermez. Her köşede istinas, o cem'iyet içinde mahzunu vaz'ediyor, bir hüzn-ü müştakane, bir hiss-i ulvî verir, gamlı bir hüznü vermez. İkisi birer şevki de verir: O yabani edebin verdiği bir şevk ilenefis düşer heyecana, heves olur münbasit; ruha ferah veremez. Kur'anın şevki ise:Ruh düşer heyecana, şevk-i maâlî verir. İşte bu sırra binaen, şeriat-ı Ahmediye (A.S.M.) lehviyatı istemez. Bazı âlât-ı lehvi tahrim edip, bir kısmı helâl diye izin verip. Demek hüzn-ü Kur'anî veya şevk-i Tenzilî veren âlet, zarar vermez. Eğer hüzn-ü yetimî veya şevk-i nefsanî verse, âlet haramdır. Değişir eşhasa göre, herkes birbirine benzemez.
Tarz-ı Nazar İkidir. Biri Zulmettar, Diğeri Ziyadar
Tarz-ı nazar ikidir, tedkik iki çeşittir.Birigittikçe nurun alâ nur tenevvür eder. Diğeri de: Gittikçe şübehatta boğulur. Zihni olur zulmettar. Meselâ: Tatlı leziz bir su var. Onun da menba'ı var, o menba'dan ise, binler cedavili var. Şubeleri çok yerlerde dolaşır, bazan ecza-i murdar, Onunla da bulaşır. İşte eğer bir adam o menba'ı da gördü, onun suyunu tattı, tatlılığı anladı; bir his ile de bildi, şuabâtta ittisal var. Sonra hangi cedvele, yahut hangi fer'a birdenbire rastgelse, en edna bir emare tatlılığına dair onu eder teslimkâr. Meğer kat'î delil ile aksini isbat ile o emareyi nakzeder. O vakit o da der: Başka madde karışmış şu zülâl-i hayattar. Bu tarz ile bir tedkik; imana kuvvet verir, kalbe verir inşirah, Hakka verir inkişaf. Kur'an'a da yakışır bu nazar-ı revnakdar. Başka nazar hatardır.İkinci tarz-ı tedkik;o menba'dan aşağı Zihnen inmeğe bedel, tutar aşağıda gezer sersem gibi o davar. Tedkikinde zemini semaya tercih eder; bu adam hangi fer'a birden bire rastgelse, acılığına dair bir emare-i şübhedar Görürse, şübheye düşer. Tatlılığına hükmetmek kat'î delili ister, yakînî bir bürhanı daim bu arzu var. Heyhat! Bürhan her yerde ucuz ile gelmez. Böyle her incecik bir fer'a, bir delile umumun semeresi, netice-i cesîme, ona bindirmeğe talebkâr. Gitgide şüphe tezayüd eder, emniyetsizlik basar, vesvese de şek olur. İşte böyle bir nazar, cezası olur sakar, akılda da kusur var. Desatiri fakirdir, havsalası da dardır, ger eli yetişmezse bu ulvî hakikata döner der: Değil hak, red ile eder inkâr. Emsal-i Kürdîye imiş: Bir vakit ayı gitmiş üzüm ağacının altına. Ağzı yetişmeyince demiş: "Tuh!.. Bu ekşidir murdar."