İKİNCİ KIYASIN HÜLÂSASI
Âsâr-ı Bediiye · s.32
Şu âlemde çok görüyoruz ki; zalim, fâcir, gaddar gayet refah ve rahat ile ömür geçiriyor. Halbuki, görüyoruz ki; mazlum, fakir, mütedeyyin, hüsn-ü hulk sahibi, zahmet ve zillet ve mazlumiyette hayatını geçiriyor. Sonra mevt gelir, ikisini müsavi kılar. Eğer şu müsavat nihayetsiz ise zulüm görünür. Halbuki zulümden tenezzühü kâinatın şehadetiyle sabit olan adalet ve hikmet-i İlahiye, bir mecma'-ı âher iktiza eder ki; birincisi cezasını, ikincisi mükâfatını görsün. Hem şu perişan beşeri, sair ihvanı olan kâinat-ı muntazama gibi tanzim edecek ve istidadıyla mütenasib tecziye ve mükâfat edecek bir mahkeme-i kübra ister. Tâ adalet-i mahza tecelli etsin. Şu dar dünya beşerin ruhunda mündemiç olan istidadat-ı gayr-ı mahdudenin sünbüllenmesine müsaid değildir. Demek başka âleme gönderilecektir. İnsanın cevheri büyüktür. Ebede namzettir. Mahiyeti âliyedir. Cinayeti dahi azîmdir. İntizamı da mühimdir. Sair kâinata benzemez. İntizamsız olamaz. Mühmel kalamaz. Abes olamaz. Fena-yı mutlak ile mahkûm olamaz. Adem-i sırfa kaçamaz. Cehennem ağzını, Cennet dahi âğuş-u nazendârânesini açıp bekliyorlar. Şu âyetler gibi, çok berahin-i latîfeyi tazammun eden âyât-ı saireyi kıyas ile, tetebbu' et! İşte bu menabi-i aşere muktezînin vücuduna kat'iyyen delalet eder.