Risale-i NurÂsâr-ı Bediiye

Fâsıkımız Başka Fâsıka Benzemez... Ahlâkımız Dinimizle Kaimdir

Âsâr-ı Bediiye · s.619

Bizde biri fâsıksa, galiben ahlâksızdır; ekser vicdansız olur. Zira bir arzu-yu şerri, vicdanındaki imanın sadâsını, İskâtla susturmakla, inkişaf edebilir. Demek o şahs-ı fâsık; vicdanını kalbini, birden bire sarsmadan, hem maneviyatını, İstihfaf, iskât etmeden, tam bir ihtiyarla, serbest şerri işlemez. Bundandır: İslâm dini, fâsıkı hain bilir, hem görür onu câni. Şahidliği reddeder. Mürtedi de zehir bilir, hem de bir semm-i kātil. Onun için idam eder, heder eder kanını. Fakat zimmî ve muahidi, şartıyla ibka eder. Niyettir hayrı hayreder. Hem icra-yı adalet, din namına olmalı; tâ akıl ve kalb ve vicdanı, Ruh ile de beraber, müteessir olsunlar, imtisal de etsinler. Yoksa yalnız kanun, nizam namına olsa; yalnız müteessir olur vehm-i insanî.. Hem vehm-alûd bir aklı, müteessir ediyor; vaktâ şerre meyletse, onun vehmi düşünür hükûmet cezasını, te'dibin kamçısını.. Yalnız ondan korkar, eğer tahakkuk etse, tahkikteki işkali, o vehmi teşci' eder. Yahut itab-ı nâsdan utanır, çeker elini, Şayet tebeyyün etse. Tebeyyün her vakit olmaz, ona teselli verir. Bu sır sebeb olmuştur; içimizde adalet, kaybetmiş hürmetini. Şer' namına olmayan, adalet çendan mahz ise, öyle namaza benzer; ya niyetsiz olur, ya kıblesiz oluyor, ya abdestsiz kılıyor o bâtıl namazını.

Mü'min Mü'mine Karşı Vazifesi: Büyüğe Hürmet, Küçüğe Merhamet, Müsaviye Muhabbet, Mürüvvettir

Tek bir câni yüzünden, masumları muhtevi bir gemi batırılmaz. Onun gibi bir câni vasıf ve fiilin yüzünden, çok evsaf-ı masume muhtevi bir mü'mine, adavet hiç edilmez. Lâsiyyema, sebeb-i muhabbet olan iman, tevhid ve İslâm gibi, evsaf-ı mükerreme, Uhud Dağı gibidir. Adavetin sebebi olan hatalı şeyler, çakıl taşlar gibidir, o evsaf-ı mezmume. Evet çakıl taşları, Uhud Dağı'ndan daha ağır telakki etmek, ne kadar akılsızlıksa; hem cinnet-i mahmûme. Mü'min, mü'mine karşı, adaveti o kadar elbette kalbsizliktir hem de mizan hasede. Mü'minlerde adavet, zıddır İslâm selâma. Olsa olsa yalnız, acımak manasında, garazsız olabilir. Elhasıl: İslâmiyet, uhuvveti istiyor. Muhabbetse imana bir lâzıme. Sû'-i hulkun azabı, içinde mündemiçtir. Hüsn-ü hulkun sevabı, içinde münderiçtir. Öyle ise işi bırak, o Âdil-i Hakîme. Fenn-i hazır içinde, cehl-i mahz müstetirdir. Zira âsâr-ı Hâlık-ı Kadîr, esbabın hesabına, vesaitin namına kaydediyor, telkin eder âleme.

Beşerde Şu Zelzele, İslâmdaki Tezelzül; Tenezzül-ü Tezellülü İzale Ederek, Ona İstiklal, İstikrar Verecek. Belki Garbı Garib, Şarkı Şârık Edecek

Bir vakit biri dedi:"Medeniyet-i küffar, İslâma bela oldu. Şimdi Sosyalist çıktı, dünyayı karıştırdı, müfritleri dehşetli." Ben demiştim:"Hiç korkma! Medeniyet-i avam, sosyalist gayesidir Düsturları bozmuyor, İslâmî esasatı, düşünsün Avrupalı." Fakat havassa mahsus,medeniyet-i sefihe,bozmağa çalışırdı, İslâma pek pahalı düştü, hem de belalı... Büyük rüşveti aldı. Zira ki maddiyyunluk, hem engizisyonluk mayasıyla yoğrulmuş,şu hazır medeniyet,cazibe cerbezeli, Aldatıcı, müşevvik vesaitle mücehhez, hevesle cazibedar. O sehhare-i fettâne, din ve namus fazilet, hissiyat-ı maâlî Bedeline kendini İslâmlara satıyor. Şaşaalı bir hayat, gösterip takdim eder; dinden hem de namusdan, hem de bir iki katlı, Fazla rüşvet alıyor. Fakatsosyalistlikse,basit ve hem de sade bir hayatı gösterir, cumhura takdim eder. Onun da mukabili; Kimse dinden namustan, büyük bir hisse vermek, hem de feda etmeğe icbar etmez, edemez. Hem de kimse hissetmez, kendini ona borçlu. Nasıl her bir insanda, gıdaya ihtiyaç var; onun gibi zevke de, bir ihtiyacı vardır. Nefs ve heva yolunda, süflî ve hem zelili; Zevki tatmin olmazsa, ruh ve hüda vechinde zevkini arayacak. Mesela: Burada iki adam var, sen onlara davetli. Birinci: Pek müşa'şa, hem dahi cazibedar, eğlenceli heveskâr.. Seni bir ziyafete teşriflerle çağırır. Öbürüsü: Sadeli, Fakirane bir yerde, hem basit bir çorbaya, seni umumla çağırır. Namaz vakti de gelmiş. Birinci davet için ki, o pek şaşaalı. Cemaat ve sünneti, belki de hem namazı terkedersin gidersin. Zevksiz diğer davete, zevk-i ruhanî olan lezzet-i bîzevali; İbadet ve sünneti terk etmezsin, gitmezsin. Birinci ziyafetse; şimdiki medeniyet. İkinci ziyafetse, avamî medeniyet o daha adaletli. Adalet-i hâlise, İslâmiyetten çıkar; ruha hayat veriyor, hayatını öldürmez. Zulmetsizdir hayatı, hakikattır kemali. İslâm bir ibret aldı; İslâmiyet eskide gaflet edip de küstü, Hristiyanlık dini ise, kendi hasm-ı galibi, ki medeniyetle fenni, dost ederek, hileli, Kendine mal ederek, o iki silâh ile bize galebe çaldı. Şimdi şarkta bir müthiş, silâh imal edilir; yakın oldu ikmali. Bunun kısm-ı azamı, hem haktır hem malımız, biz sahib olmalıyız. Zira hak kısmı hakkımızdır. Muzahref kısmı ise, onlara bırakmalı, başlarına vurmalı. Eğer bundan müstağni, eski gibi de küssek; o hayyal Hristiyanlık, kendine dost ederek, onu aleyhimizde ederek istimali. İslâmın zararına, yine istihdam eder, karşısında husumetle dayanmak pek güç olur. O yeni bir fikirdir, belalı hem faideli. Cumhura müteveccih, muhatabı avamdır. Şu cumhur-u avama, tevcih olan bir fikir, ger kudsiyet almazsa, yakın olur zevali. Çabuk söner de ölür, o yeni desatire, bir kudsiyet verecek, iki muazzam din var, ona ziya buna zulmetli. Buna zulmet, ona ziyalı. Şu şarkî keskin fikir, vaktâ gözünü açmış; başında duran hasmı, Hristiyan dini bulmuş. Hasmın elinde silâh, yine o din olmalı. Öyle ise: O fikir, onunla hiç barışmaz. Elbet o fikir ve meslek, beka, yaşamak ister... Yaşaması cumhurda kat'an takarrur ister, kalb etmeli kabulü. Avam kalbinde takarrur, bir kudsiyet ister. Kudsiyeti verecek, içtima'î din ister. Avamı çok düşünmüş ihsanlı, merhametli Bir şeriat ister. Demek ister istemez, dehalet edecek. İslâmiyete, teslim olacak, ya ölecek. Bunu iyi bilmeli. Eğer desen:"Nedendir, İslâmiyet pek garib düştü de zaîf oldu, izzeti kayboldu, saadeti âfile, tali'le gurûb ettik. Yıldız tulû' etmedi.?!Derim:Onun sebebi, Garba karşı istihsan, muhabbetimiz oldu. Biz menhus bir muhabbetle, Garba teveccüh ettik, Şems-i İslâmiyeti de, guruba yüz tutturduk. Garbdan şedid nefretle, ne vakit yüz çevirip, Şarka bir muhabbetle, cidden teveccüh ettik; Şevket-i İslâmiyet, kameri işrak eder, İslâmiyet şemsinden, nuru alır dağıtır. Hilâli teali eder. Aldandık hata ettik. Muhabbeti hariçte, husumeti dâhilde sarf ettik, hem de düştük. Kalkmak için lâzımdır; bunları becayiş etmek, hata ettik de gördük."

İslâmiyet, İnsaniyette Temin-i Müsalemet ve İ'lâ-yı Kelimetullah İçin Cihad İster. Cihad Mertebe-i Şehadetin Nerdibanıdır

Âlem-i İslâm cihadı, zamanen iki yüz senelik, mekânen ikiyüz günlük, tedafüî bir harb ve darb cephesi daima var idi. En son siper ise, bu yeni senedir, hem Eskişehirdi. Zalim kafirin, en son taarruzu da, bu cephede de hemen kırıldı. Bu harb, başka harbe benzemez. Şu küçücük cephede, muvakkat galebesi; hakikî gaddar hasma, zaferi temin etmez, boşa gider inadı. Şarkta onun hayatı; şu İslâm kuvvetinin, imha-i mevtindendir. Kuvvetimiz hayatı; ona müthiş bir mevttir, zulüm etmez temadi. İslâm kuvveti ise; nasıl ki dayanmışsa, dayansa nerede olsa, gaddar hasmın hayatı, şarkta elbette söner. Bâki kalır ramadı. İkiyüz günlük, vasi' bir cephede, hem de yedi noktada, hasım manen mağlubdur. Yalnız Anadolu cephesinde muvakkat, biraz ileri gitti. Sebebiyse aldandık; infiradî siyaseti, bilmeyerek takındık. ﺍِﺻْﺒِﺮُﻭﺍ ﻭَ ﺻَﺎﺑِﺮُﻭﺍ ﻭَ ﺭَﺍﺑِﻄُﻮﺍ Fermanına mü'minane imtisal etsek, gelir Allah'ın va'di. Âlem-i İslâmın, hak ve hürriyetinin, istirdadı için, biiznillahi Teâlâ, tedafü'den taarruza geçiyor. Belki çok yerlerde de geçti. İnönü'nün iki zaferi, zâhiren ger küçüktü; bâtınen pek büyüktü. Nasıl ki devletlerin, haysiyet ve şevketi, kuvvet ile inadı, Bir mizanla tartılır. Drahm ve Mark gibi, mizanü'l-iktisatla, derecesi bilinir. Öyle de: Milletlerin, izzetinin imadı, Hem de tarz-ı hayatı, bir mizanla tartılır. Mizan tarz-ı nazardır, bakmak barometredir... Mecruh, mazlum adamın me'yusane feryadı, Fakirane nazarı, zilletine mizandır. Fakat ümidkârâne, müntakimvârî nazar, izzetine mikyastır. Yeni sene cephe idi, Eskişehir bir siperdi. İnönü zaferi olmadan, her müslim-i mazlumun, kâfir olan hasmını, mütecebbir bir zalim, mevkiinde görürdü. Aşağıdan yukarı cihetine bakardı, Yüksekte tanıyordu. Zaferden sonra gördü. Birer hain alçak derekesinde görür, habaset çamurunda, çabalar da batardı. O mizan-ı nazarı, derecatı kuyudan minareye çıkmıştır. İntibah-ı İslâmî, izzet ve intikamla, ayak üstüne kalktı. Ey Alem-i İslâmî! Dinle, âyet ne der; ediyor işareti ki: "Havf-ı mevt, mevt getirir, hırs-ı hayat zilleti." Bizde lezzetsiz zillet oldu. Tavuğa bir dikkat et; piliçleri yanında, camus tecavüz etse, o şefkat-i cinsiye, verdiği cesaretle, hem verdiği inadı; Kaplan gibi camusa, birdenbire saldırır. Keçiye et bir nazar; vaktâ kalırsa muztar, o sivri boynuzu ile, kurdun karnını delerdi. Iztırarî şecaat, mukavemetsuz olur. Demek şefkat-i cinsiyede, müdhiş cesaret vardır. Iztırarı vaktinde, vaktâ ki ümid kalmadı; Hârika hem de fıtrî bir şecaat vardır. Bunlar ile beraber, mahiyet-i imanda, öyle şehamet vardır; mevti hayat bilirdi. Dünyayı cennet eder, şehadet devletidir. İzzet-i İslâmiyet, tabiatında vardır; âlempesend şecaat, hayatı her dem satardı. Firdevse gözü diker. Elhasıl bu dört nokta, İslâmî uhuvvetin, intibahı vaktinde, elbette mu'cizeler, izhar edebilirdi. Hakkı himaye eder, intikam alabilir.Eğer desen:"Şimdi ise, harbe kuvvet kalmadı, telefiyat çok oldu. Baştaki adamların, niyetleri şüpheli?"Ben de derim:"Muztarız; harb gelir, çekmiyoruz. Şehid de bir velidir; cihadımız eskide farz-ı kifaye idi. Şimdi farz-ı ayn olmuş, belki muzaaf bir farz, hac ve zekâtta gibi, cihaddaki niyetin tasarrufu pek az idi. Hatta adem-i niyet de, niyet hükmünde olur. Zira asıl hâkimdir. Demek niyetin zıddı, kat'an sübut bulmazsa, intac eder cihadı; Hakikî bir şehadet. Zira vücub tezauf etse, taayyün eder. İhtiyarî niyetin, tesiri de azalır, olmaz fiilin mesnedi. Şu günahkâr millette, birdenbire onbinler, veli olan şehidler, etse inkişaf zuhur; az mükâfat değildir, küçük ihsan değildi." Ger desen:"Tehlikedir, tehlikeye atılmaz."Derim:"Tehlike odur; ondan biri olmazsa, necatın ihtimali. Halbuki değil biri, belki de yedi, İhtimal-i zafer ihtimali."Eğer desen:"Evvelde, bilirdik ki olmazdı; bilerek bizi attı, bazılar bu belaya?"Ben derim:"Nasıl oldu, Ki harbin nihayeti, nazarî kalmış idi; harbdeki dâhilerin, nazarında saklandı, dört sene meçhul kaldı. Siz gibi acemiler, bedaheten bildiniz? Sakın o fikir, dediğiniz tasavvur, bir arzu olmasın. El'iyazü billah!" O öyle olamazdı. Şahısperest bir muhteris, bir garaz-ı şahsî ile, arzu-yu nefsanî bir fikir zannediyor, suretini giydirir.Ger desen:"Hata bizdendi, Medenî olmalıyız?"Ben de derim:"Hatamız, hata-i hasmın aksidir. Gölge ile uğraşmak, asıl hasmın hücumu, hem dahi temerrüdü, Onunla teshil olur." Hem de nasıl halettir; pis bir çamura düşen, kendini aldatıyor, nefsini iğfal eder; güya çamur değildi. Misk ü anber diyerek, yüzüne hem gözüne, bulaştırır sürüyor. Cisme hayat verdim diye, vicdan ve ruh öldürülmez. Eyvah ki öldürüldü. Yahu hakperest, hakikatbin ol! Hakikatbin göz, keskindir hiç aldanmaz. Hakperest bir kalb, yüksektir hiç aldatmaz. Şeriattır mizanı, Kur'an'dır müstenedi. Cazibe-i umumî gibi; sırr-ı teavün, bir düstur-u fıtrattır, hatta cemada girmiş, kubbedeki taşlara, başlarıyla dururdu, Eğer nazar edersen; usta elinden çıksa, bir taş başını eğer, kardeşinin başına, huzû ile sarılır, başı başa verirdi; Tâ aşağı düşmesin. Ey taş yürekli arkadaş! Taştan daha taş oldun, taşlar başına yağar, tavşan gibi kaçarsın, bin taş başına değdi!