Risale-i NurÂsâr-ı Bediiye

ANGLİKAN KİLİSESİNE CEVAP

Âsâr-ı Bediiye · s.626

Bir zaman bî-eman, İslâmın düşmanı, siyasî bir dessas, yüksekte kendini göstermek isteyen el-hannas bir papaz, desise niyetiyle, hem inkâr suretinde, Hem de boğazımızı pençesiyle sıktığı bir zaman-ı elîmde, pek şematetkârane bir istifham ile, dört şey sordu bizden. Otuzbin kelime istedi. Şematetine karşı; yüzüne de tükürmek.., desisesine karşı; küsmekle sükût etmek.., inkârına karşı da; Tokmak gibi bir cevab-ı müskit vermek lâzımdı. Onu muhatab etmem. Bir hak-perest adama, böyle cevabımız var. O dedi birincide: "Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm) dini nedir?" Dedim:İşte Kur'an'dır. Erkân-ı sitte-i iman, erkân-ı hamse-i İslâm, esas maksad-ı Kur'an. Der ikincisinde:"Fikir ve hayata ne vermiş?" Dedim:"Fikre tevhid, hayata istikamet. Buna dair şahidim: ﻗُﻞْ ﻫُﻮَ ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ﺍَﺣَﺪٌ ٭ ﻓَﺎﺳْﺘَﻘِﻢْ ﻛَﻤَٓﺎ ﺍُﻣِﺮْﺕَ Der üçüncüsünde:"Mezahim-i hazıra, nasıl tedavi eder?" Derim:"Hurmet-i riba, hem vücub-u zekâtla. Buna dair şahidim: ﻳَﻤْﺤَﻖُ ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ﺍﻟﺮِّﺑَﻮﺍ da. ﻭَﺍَﺣَﻞَّ ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ﺍﻟْﺒَﻴْﻊَ ﻭَﺣَﺮَّﻡَ ﺍﻟﺮِّﺑَﻮﺍ ٭ ﻭَﺍَﻗ۪ﻴﻤُﻮﺍ ﺍﻟﺼَّﻠٰﻮﺓَ ﻭَﺍٰﺗُﻮﺍ ﺍﻟﺰَّﻛٰﻮﺓَ Der dördüncüsünde: "İhtilal-i beşere, ne nazarla bakıyor?" Derim:Sa'y, asl u esastır. Servet-i insaniye zalimlerde toplanmaz, saklanmaz ellerinde. Buna dair şahidim: ﻟَﻴْﺲَ ﻟِﻼﺎِﻧْﺴَﺎﻥِ ﺍِﻻَﺎ ﻣَﺎ ﺳَﻌٰﻰ ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﻜْﻨِﺰُﻭﻥَ ﺍﻟﺬَّﻫَﺐَ ﻭَﺍﻟْﻔِﻀَّﺔَ ﻭَﻻﺎ ﻳُﻨْﻔِﻘُﻮﻧَﻬَﺎ ﻓ۪ﻰ ﺳَﺒ۪ﻴﻞِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻓَﺒَﺸِّﺮْﻫُﻢْ ﺑِﻌَﺬَﺍﺏٍ ﺍَﻟ۪ﻴﻢٍ

(Yüz mâşâallah bu cevaba )

Cazibe-i Umumiden Ziyade, Küremizi Muhafaza Eden Cazibe-i Manevî-i Kur'an'dır.

Arzımızı senevî, yevmî dairesinde, şu hayt-ı semavîdir, tutmuş da dönderiyor. Küreye ağır basmış, hem dahi ona binmiş, bırakmıyor isyanı. Şeriat arştan indi, beşerden de çıkardı, nuranî bir ibadet. İbadetten beş namaz, başlarında ezanlar, namaz ile ezanı. Dane dane olmuştur, birbirine muttasıl, hem âlem-i gayb ile, hem de Arş-ı âzamla, insan ile zemini, bağlatmış da tutturmuş, o beş hayt-ı nuranî. Başı evkat-ı hamse, nihayeti arş ve gayb. Aynı zamanda olmuş, rabıta-i ittisal. Şehadeti gayb ile, zemin ile insanı, insanla âsumanı. Bu beşler bu küreye, beş kemer hem tek kemer, hem ayrı hem muttasıl, hem kemerde... hem gömlek; iki kutbu iki el, üryan yoktur sükkânı. Bir ân-ı vâhidde, beşi birdir beraber, ziya-yı şemse benzer. Hem de ayrı ayrılar, kavs-i kuzah misali, o nuranî elvanı. Bir nokta-i vâhidede, hem arş ile bağlanır, hem küreyi bağlıyor. Hayat verir dönderir. Ger gömleği yırtılsa, küre-i sergerdanî, Veya ipi bir kopsa, seyreyle günbürtüyü; zulmet soğuğu basar, o da incimad eder, o vakit mevti geliyor, kıyameti kopuyor, dehhaş zelzele-i cihanî. ﻭَﻟَﻘَﺪْ ﻛَﺮَّﻣْﻨَﺎ ﺑَﻨ۪ﻰ ﺍٰﺩَﻡَ Biri dedi:"Nedendir, haml-i emanet olan, mertebe-i azîme. Yalnız insanoğlu onunla tekrim edilmiş, onunla halife olmuş?" Derim:"Zira o evsat, ﺧَﻴْﺮُ ﺍﻻﺎُﻣُﻮﺭِ ﺍﻻﺎَﻭْﺳَﻂُ Kâinatın vücudu, bir şekl-i mahrutidir, sivri ucunda cüz'-i lâyetecezza durmuş. Cesîm kaidesinden, Şemsü'ş-Şümusa kadar, nuranî bir kutru var, tam kutrun ortasında, insan ayakta durmuş, emaneti beklermiş. İnsandan ta zerreye, hem ondan tâ o şemse olan iki mesafe, birbirine müsavi. Kılâde-i hilkatte, bir cevher-i feridmiş. Zira o cevher-i yegâne, Muhammedü'l-Hâşimî (A.S.M.) olan Dürr-ü Yetime, bir sadef-i latîftir; insan enmuzec-i câmi'dir, gayb ve şehadet tutmuş. Bütün avalimlere, birer penceresi var; onunla onlara bakar. Malûm bâtın ve zâhir, on hâssasından başka, çok hâsseleri varmış. Şâmme, zaika gibi; saika da bir hisdir, şaika diğer bir his. İkisi de pek hassas, akıl ve nazar girmemiş, çok yerlerde gezermiş. Hiss-i kable'l-vuku' ile, rü'ya-yı sadık ile, hem de keşf-i sahihle, derkolunan çok şeyler, miftahları bu hisler, ellerinde tutarmış.

Kışrı Lübb Zannetmek, Lübbü Zayi' Etmektir.

Beş şey beş şey'e perde: Şehadet ise gayba, tabiat meşiete.. Kör kuvvet de kudrete. Lafız medlûl-ü zihniye. Medlûl dahi manaya. Perdeye hasr-ı nazar, daim olur pür-hatar, vesvese ondan çıkar. Mesela ki medlûlün, zihindir ona her makarr, eğlencedir zekâya. Mana haricî olur, o medlûl-ü zihniyle, kasden ismî hem bizzat; eğer meşgul olursa, televvünlü bir suret, ya bir lafz-ı hayalî; bînema u bîmâye. Himmeti meşgul eder, o daracık seyyale, incecik hem cevvale. O medlûlün veledi, suret-i bî-meâle, ne deva ne şifaya. Himmeti tatmin etmez, şevki de teskin etmez, zevki de taltif etmez. Öyle ise o medlûlü, ya cam gibi etmeli, ya her taraf delmeli; harice baktırmalı, zekâ çıksın ziyaya. Zira haric geniştir, meydan-ı cevelandır, hakaik-i sabitedir. O küçücük zihninde, medlûlün parçasından diktiğin ankebutî dâm-ı vehm ü hevaya. Bir sineğe dar gelen bir gömleği getirme, Arş, Kürsîye giydirme. Sinek kanadı kadar, küçücük bir harita, vesveseye sermaye. Sahife-i medlûlde, zihinde tersim edersin; sonra onun içinde, kendini kaybedersin. At koşturmak istersin, bak dahi bu belaya. Ey maddeperest, tabiatla âlûde, kör kuvvet de kör etmiş, lafız ve suret aldatmış; bırak deha-yı fennî, tâ çıkasın hüdaya. Beş perdeden bir perde, sana misal gösterdim, ki beşinci en küçüğü, başkaları kıyas et. Safsata-i maddiyyun, seni atar Gayyaya, Sarıl silsile-i semaya. Îsal eder o bizi, tâ Cennet-i Âlâya.