Evliyadan Âşıkîn ve Ârifîn Beynlerinde Mühim Bir Fark
Âsâr-ı Bediiye · s.611
Eğer hakikî âşık, yolunda fena gitse, ya tabirde hata etse, ya tavsifte yanılsa, yine maşuka gider. Maşuktur onu çeker, yolunu da şaşırtmaz. Zira aşk cazibedar bir cemale müncezib, cenânî bir cezbedir. Bazan netice haktır, hem de mütehakkıktır. Lâkin delil bâtıldır, vesile de hatadır, ona zarar veremez. Eğer veli-yi ârif, yolunda fena gitse, ya suret hata görse, ya sözde yanlış etse, matlubuna yetişmez, maksuduna ulaşmaz. Zira bir yol bozuksa, hiç maksada götürmez. Eğer şartı olmazsa, meşrut hasıl olamaz. O aşıka benzemez, mukayyeddir hür olmaz. Zira ârif kendisi, yukarıya çıkıyor, basamaklara basar. Lâzım dikkat-i nazar. Fakat âşık, birisi onu yukarı çeker. Hür kalır mukayyed kalmaz. Demek veli-yi âşık, muhtîse yine binefsihi hâdîdir. Ligayrihî mudilldir. Fakat ârif muhtîse, mudill hem dâll olur. İktida da edilmez. Bu sırdandır; bir kısmı güruh-u ârifinden, i'dam ve idlâline sebeb olan rumuz ve şatahiyat ki tevili götürmez. Zümre-i Aşıkîni, rumuzdan çıkardılar, işarat şatahiyatı; sarihan söylediler. Yine nazar-ı ümmet, onları ta'zim etti, onlara ilişilmez. Bu sırdandır Muhyiddin, Câmî ve İbnü'l-Fârıd, İbnü's-Seb'în beraber, İşaret-i şatahatta, birbirine benziyor, telakkide benzemez. Vaktâ ki Muhyiddin'in, irfanı galip çıktı aşkına, sebeb oldu ki işaratı yağdırdı ona dehşetli oklar, tâ Selim'e keşfoldu remz. Fakat Câmî âşıktı, vâzıhan tasrih etti, hem hürmetle yaşadı, oklardan selîm kaldı, hem tenkid de edilmez. İbnü'l-Fârıd a'şak, o a'ref Muhyiddin'den, daha ileri gitti, ümmetin itabından, ondan geride kaldı, kusuruna bakılmaz. İbnü's-Seb'în'in vaktâ, sözünde sâfi bir aşk, pek de görünmez oldu; nazarvâri kelâmı, sebeb oldu ki ona, isnad-ı ilhad oldu, kendini kurtaramaz. Eğer desen:Muhyiddin, kelâmında tehalüf, belki tenakuz vardır? Ben derim:Elbette, o zât görmüş de demiş. Görmezse hiç söylemez. Lâkin nasıl görünse, bir şey nefsü'l-emirde, aynen öyle olması, her dem lâzım gelemez. Basar doğru görüyor, yanlış hükmediyor. Bazan basiret öyle, tamamını göremez. Eğer Muhyiddin dese: "Gördüm" doğrudur, görmüş. O ruh öyle âlidir; kasden yalan söylemek, ona hiç yanaşmaz, kat'an tenezzül etmez. Şu sırra faysal budur: O bir seyyare-i ruh, gayr-ı sabit tecelli, tecelliyat-ı seyyal, ona olmuş hakikat-i sabite. Sevabit hakaik, tane sünbülsüz olmaz. Fakat sabit hakikat, hem de seyyar tecelli; bir çekirdek bir çiçek.. Ne zâtîdir ne gayri. Hakikat hak mizanı, Kur'an'dır başka olmaz. Ger desen:Muhyiddin'in, âsâr-ı kelâmlarında, öyle sözleri vardır; Şer'de hiç yeri yoktur. Belki ona küfür demiş, bazı imamlarımız. Cevaben de derim:Bir kaide-i umumî, beyanı lâzımgelir. Mesela: Şeriat, bir vasfa ya bir söze, dese ki: "Bu küfürdür, mü'min işi olamaz." Murad ve manası; o hal imandan gelmez, sıfat'da kâfiredir. O söz de bir kâfirdir; o zât onunla küfretti demektir. Mutlak o zât, kâfirdir denilmez. Zira imandan neş'et eden, pek çok sıfatı vardır, imana delil-i azhar. Bir tevile muhtemel, bir hali de bir sözü, bunları hiç kıramaz. Demek o zata "kâfir" demek, bir şart ile caizdir, ki yakînen bir kanaat gelse; o söz küfürden tereşşuh etmiş, sıfat ondan naşidir, başka sebebten gelmez. Öyle sıfat, sözlerin pek çok sebebleri var.. Demek öyle vasıf ve kelâmın delâletinde şekk var, küfre kat'î delâlet etmez. Evsaf-ı sairenin, imana delâleti, hem düsturu: "Asıl bekadır" Onun da şehadeti; tahakkuk-u imanı yakînen isbat eder, sû'-i zan asıl olamaz. Şekk yakînin hükmünü, her dem zâil edemez. Nisyan veya sehiv ile, hata ve iltibasla, muhtemel bir söz ile, çabuk tekfir edilmez. Eğer desen:Muhtelif tarîkatlarda vardır; muhtelif âyinler, ibadet şekli giymiş?Derim:Üç şartı varsa, bir niyet-i hayr ile, belki de zarar veremez. Birinci şartı şudur:O münafî olmamak, kat'an vakar-ı zikre, hem âdâb-ı huzura.İkincisi:Menhî olan ef'alin, içinde bulunmamak, menhî olsa hiç olmaz. O ef'al ve harekât, kasdî birer ibadet nazarıyla yapmamak... Evet hal ve harekât, ihtiyarî ve kasdîden daha ziyade olmalı şuursuz, incizabî, ıztırârî. Başka çeşit yakışmaz. Zira asl-ı ibadet, bizzat nefs-i zikirdir. O ahval-i mübah'a, bir vesile-i müşevvik. Harekât tayininde, ihtiyar-ı zakiri, âyet serbest bırakmış, mübahda takyid etmez. O ef'al hiç benzemez, şer'an muayyen olan ibadat ef'aline. Zira ef'al-i şer'î, bir ceviz-i Hind'e benzer, süt misal lübbü gibi beyaz kışrı da lübbdür, cevizimize benzemez. Fakat âyîn-i zikirde olan ef'al ve ahval, cevizimize benziyor. Kışrı bir gılaftır, hiçbir vakit yenilmez, ceviz-i Hinde benzemez, ona makîs olamaz.