Bir İnsanla () Bir Şeytanın Bir Meselede Mücadeleleri
Âsâr-ı Bediiye · s.602
{() O insan şu kitabın sahibidir ki, şeytana ilzamı ikrar ettirmiş. -Müellif-} Bir zaman bir şeytan, o hasm-ı bî eman, vesveseye bindi. Çağırdı meydana, zînisyan bir insan, başladı cidal ve imtihan. Müvesvis dedi ki;"Kur'an'ı dinlersen bîtarafane bak, sonra da i'cazı, nerededir tahkik et."Cevaben dedi insan: Ey mel'un! Bîtarafane düşünmek ise, muvakkat bir dinsizlik olur, iltizamı kırar. İltizam, imanın lâzımı..Döndü yine şeytan Dedi:"Farzet ki; beşerin sözü imiş, o nazarla bir bak.. belâgatı nasıldır, tahkik de böyledir."Yine o insan Dedi:"Ey racim! Bîtarafane düşünmek başka; aksini, nakîzini düşünmek, hem farzetmek büsbütün başka olur her zaman." Zira o tevakkuf, bu reddir. O adem-i kabul, bu kabul-ü ademdir.O dedi:"Muhal dahi farzolunur, farazîde müşahhat olamaz."Döndü yine o insan Dedi:"Belâgat, mukteza-yı hale mutabakatıdır kelâmın. Halbuki mütekellim, muhatab ve esas-ı maksad, mutabakatta üç esastır bîgüman. Tesirleri azîmdir; en âli bir noktada olan şu üç esas, dediğin bir farz ile, minareden kuyuya indirip, edip tebdil-i mekân. En edna bir surette, esasat-ı âhere, kalb ve tebdil etmektir. Mezayası da söner.. Sadefi yaz baharken, olur manası kış bir hazân. Müthiş acılık veren bir kaba, ifrağ etsen gayet şirin bir suyu, tatlılığı kaybolur, zevke de acı gelir.Döndü yine o şeytan Dedi:"Muhakkik bir hâkimdir, hâkim de bîtaraftır."İnsan dedi:"Ey mel'un! İlmî mesele değil, o bir mes'ele-i iman. İltizam u i'tikad, her dem onun şe'nidir. İlmî mes'elelikten çoktan beri çıkmıştır, başkaya kıyas olmaz, o mes'ele-i vicdan. Zira bir mesele ki; tarafeyn yakındır birbirine, ortası düşünülür, iki taraf da razı, el de yetişebilir, kime düştüğü zaman. İki tarafı birer ihtimalle, hissesine rapteder; fakat bir tarafı Süreyya fevkindeyse, diğeri seranın tahtındaysa o zaman. İki taraf ortası, bîtarafı düşünmek, hiçbir vakit olamaz. Orta yerinde durmak; biri leke-i zemin, diğeri zînet-i âsuman. İki tarafa elini uzatıp, birer hisseyi vermek, tahkike hiç sıkışmaz. Mesafenin nısfında, aşağı tarafında farz ile bir meyelan; Hem vehm ile ne kadar indirirse ona temayül etse, tarafgirlik olur. Fakat fena tarafta, vesveseye itaat, insafa olur isyan. Madem orta yeri tutulmaz; ya serada farzedilir, o halde bahaneler çoğalır, lâzım olur, kat'î bedahet-i îkan. Mani'leri kıracak, fevkalade bir kuvvet, tâ mefrûzu seradan Süreyya fevkine çıkarsın. Evet oturmuş Furkan, ber fark-ı Ferkadan. Tahkikin şe'ni şudur; madem Süreyyada görünmüş, o sureti göstermiş, orada farzetmesi tahkikin mezhebinde, farz ve vâcibtir her an. Onu orada görecek, arş-ı a'lâda tutup, onun berahinini mismar gibi takacak, delailin sütunu birer birer takacak, dest-i emin-i iman. Şeytan dedi:Zannınız, nazımdaki letaif, derece-i i'cazdır. Meziyet-i kelâmı şu farz ile değişmez."Yine döndü o insan, Dedi:"Tam bâtılı iltizam demek olan bu farzdan, muzahref ve farazî bir sahib-i kelâm çıkar, tedehhüş eder vicdan. O mefrûzdan öyle müthiş noktalar gelir; değil i'caz-ı belâgat belki bütün meziyeti mahveder..."Döndü yine o şeytan, Dedi:"Neden öyledir?"O insan dedi:"Zira tahkik ve insafa zıd, o küfrî farzında (Eliyazübillah!..) bir mecmua-i riya, bühtan Farzetmek demektir. Bu farza şeytan dahi, elbet cesaret etmez."O dedi:"Şeytan olmasaydım, tasdik ederdim seni ey insan!" "Fakat bu noktadan veririm, kâfirlere şüpheler, mü'minlere vesvese." Bundan o mülzem oldu, başka şüpheye döndü,yine o şeytan. Dedi:"Beşerle hem beşer gibi konuşmak nasıl Ona yakışır? Hem nasıl da konuşur; azameti tenezzül etmez."Döndü dedi de insan: ﺍَﻻﺎ ﻳَﻌْﻠَﻢُ ﻣَﻦْ ﺧَﻠَﻖَ bir düstur-u kat'îdir, ﺍَﻻﺎﻳَﺘَﻜَﻠَّﻢُ ﻣَﻦْ ﻋَﻠِﻢَ O düsturun lâzımı, mütekellimdir bîgüman, o lâ-mekânî her zaman. Evet dünya içinde insan, insan içinde lisan, lisan içinde beyan, beyan içinde kelâm, kelâm içinde hurufu halkeden Hallak-ı Rahman. Hem lisanımızı, hem lisanımız içinde, huruf ve kelimatı, halkeden dahi, hem tamamıyla bilen, O Zülkelâm-ı Zülkemal, O Rahîm-i Mennân. Kendi tenezzülat-ı rahmetiyle, bizim lisanımızla, tarz-ı beyanımızla neden konuşmasın bizimle. İşte Tevrat, Zeburla Suhuf ve İncil ve Kur'an. Evet Rububiyet istiyor, Uluhiyet mukteza-i hikmet tensib ediyor. İnayet müstelzimdir, belagat der: Ahsen.. ona eder istinad sırr-ı nizam-ı cihan. Tokmak gibi bu cevap, o şeytanın başına, öyle müthiş bir indi ki; O şeytanı kaçırdı, zaptetti insanoğlu, o meydan-ı imtihan. Bundan da mülzem oldu..O şeytan döndü, dedi:"Dersiniz; Kur'an beşere rahmet.. Halbuki ekseriyet, elim zahmete düştü, sebeb küfür ile küfran." Yine o insan dedi:"Zeminde yüz çekirdek, ma' ve ziya gelmezse, sağlam kalıyor fakat, çekirdek kıymeti de beş para.. Eğer şems ve asuman, Mâ ve ziya verirse; sekseni sû'-i mizacları için eğer çürüse, yirmisi her biri bir şecer-i meyvedar, bir ağac-ı sayedar. Ger verilse bir lisan, Her çekirdek diyecek: Ey âb-ı hayatımız, ey ziya-i ruhumuz, siz mahza rahmetsiniz, pek şefkatli bir elden bize süzülmüşsünüz.. Sizi bize gönderen o Rahim, hem Rahman." Yahut mehd-i zeminde, yüz yumurta bulunur, fakat "Hüma" tayrının.. Eğer tayr oturmazsa, onlar sağlam kalır. Fakat birer âdi yumurta; ne kıymetdar, ne mizan. O kuş eğer otursa, şefkatli harareti onlara da verirse; çendan seksen bozulsa, lâkin yirmisi herbiri birer piliç çıkacak, o nev'e gelse lisan, Mutlak böyle diyecek: "Ey şefkatli valide, ey hürmetli mürebbî! Sen bir latîf rahmetsin" diyecek, ayağına kapanıp şükran ile öpecek. O hüma-misal hüda-yı Kur'an. Kaçtı o şeytan, dedi:"Seninle işim yoktur... Korkarım senden, beni yolumdan şaşırtırsın, ey insan-ı bîeman."