Risale-i NurNur Çeşmesi

Urfa kahramancıklarının oranın savcılarını susturan müdafaalarıdır

Nur Çeşmesi · s.207

Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına

Urfa

Muhterem Hâkimler! Müsaadenizle bir-iki maruzatımı mecburen söyleyeceğim: Şimdi bu vatanın her tarafında ve Âlem-i İslâmın hattâ diğer ecnebi memleketlerinin mühim merkezlerinde Kur'an namına intişar etmiş ve milyonlarla kimselerin imanlarını taklidden tahkike çevirmiş ve bu millete en kıymetli ve büyük tesirini feyizli dersleriyle isbat etmiş, Kur'an'ın nuru Risale-i Nur'un neşretmemesi ve bizim gibi hayatı tehlikede, imansızlık ve dalalet vâdilerinde koşan bîçarelerin okumaması için dinimizin gizli düşmanları olan komünist veya tabiiyyun olan farmasonlar türlü desiselerle adliyeleri ve hükûmetleri şaşırtmak için çok çalıştılar. Kaç defa Nurları okuyan mübarek talebeleri ve başta dâhî bir mütefekkir ve kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî'yi mahkemelere verdirdiler. Eskişehir, Isparta, Denizli, Ankara, Afyon, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri... Neticede gizli ders, tarîkatçılık, cem'iyet kurmak gibi ittihamların tamamen hilaf-ı hakikat olduğu isbat edilerek beraetler verildi. Mahkemelerce tebeyyün etti ki: Risale-i Nur serapa İslâmiyet, Kur'an, iman hakikatlarından ibarettir ve Nur talebeleri Kur'ana kopmaz rabıtalarla bağlanmışlardır. Dini hiçbir şahsî, dünyevî, süflî menfaatlere âlet etmedikleri ve sadece rıza-yı İlahî için çalıştıkları güneş gibi tezahür etti. Çünki Risale-i Nur bin seneden beri İslâmiyet aleyhine ve insaniyet zararına tahribatçı küllî cereyanlara karşı sarsılmaz delil ve hüccetlerle tam mukabele edip din düşmanlarının temellerini dağıtıyor. İşte biz de bizim ebedî hayatımızı ve ebedî saadetimizin anahtarı imanımızı bu dalalet asrında bize kazandıran Risale-i Nur'u okurken ve yazdıklarımızı tashih ederken sanki dinsiz, komünistlerin saçma ve düzmece zehir saçan evraklarını okuyormuşuz gibi yakalanıp mahkemeye veriliyoruz. Masum dindarların aleyhinde olan dinsiz komünistler hem etrafa evham vererek bizim gibi gurbette, yalnız dersleriyle alâkadar, siyasetten hattâ dünyadan habersiz iki-üç talebenin birkaç kişi yanına gelip gitmesiyle ve onların kendi derslerini bir-iki kişinin dinlemesiyle hem bizi, hem adliyeyi, hem zabıtayı manasız meşgalelerle uğraştırıyorlar. Her asırda en az üçyüzelli milyon mensubu bulunan, milyonlarla hâfızların lisanında her zaman tekrarlanan Kur'anımızın emsalsiz tefsiri Risale-i Nur talebeleri olan bizleri, hayatımızdan daha çok sevdiğimiz imanî derslerimizden mahrum etmek istiyorlar. Habbeyi kubbe yaparak, formalitelere uydurarak, bir isim takarak, lastikli bir kanun maddesine rast getirip bizi kanunen mes'ul göstermek istiyorlar. Fakat âdil, vicdanlı hâkimler neticede hakikatı meydana çıkarıyorlar. Ezcümle:Bu son defa Afyon Mahkemesi dört sene devam ettiği halde, sonunda zâten serbest olan Risale-i Nur yine serbest bırakıldı. Bütün yüksek makamlara verilen Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî'nin müdafaasından bir küçük parçası şu ki: "Haşirdeki Mahkeme-i Kübra'ya bir arzuhaldir ve dergâh-ı İlahiyeye bir şekvadır ve bu zamanda Mahkeme-i Temyiz ve istikbaldeki dârülfünunların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler... ... Ben de otuz-kırk sene hayatımı bilenleri ve Nur'un binler has şakirdlerini işhad ederek derim: İstanbul'u işgal eden İngiliz'in başkumandanı İslâm içinde ihtilaf atıp hattâ Şeyhülislâmı ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevkederek itilafçı, ittihatçı fırkaları birbirine uğraştırmasıyla ve Yunan'ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde "Hutuvat-ı Sitte" eserimi Eşref Edib'in gayretiyle tab' ve neşretmekle o kumandanın dehşetli plânını kıran ve onun i'dam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara'ya kaçmayan ve esarette Rus'un başkumandanının i'dam kararına ehemmiyet vermeyen ve 31 Mart hâdisesinde sekiz taburu bir nutukla itaata getiren ve Divan-ı Harb-i Örfî'de, mahkemedeki paşaların; sen mürtecisin, şeriat istemişsin diye suallerine karşı i'dama beş para ehemmiyet vermeyip "Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise, bütün cinn ve ins şahid olsun ki; ben mürteciyim ve şeriatın bir tek mes'elesine ruhumu feda etmeye hazırım" diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevkedip, i'damını beklerken beraetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken ve onlara teşekkür etmeyerek "Zalimler için yaşasın Cehennem!" diye yolda bağıran ve Ankara'da divan-ı riyasette M. Kemal ona hiddetle dedi: "Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyan edesin, sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilaf verdin. Ona karşı "İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir... Hainin hükmü merduddur..." diye kırk elli meb'usun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri alan ve altı vilayet zabıtası ve hükûmeti asayişin ihlâline dair bir tek madde kaydetmeyen ve yüz binlerle Nur şakirdlerinin hiçbir vukuatı görünmeyen, hiçbir şakirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslah eden ve yüz binler nüsha Risale-i Nur'dan intişar etmekle beraber menfaattan başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmiüç sene hayatının üç hükûmet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur'un kıymetini bilen yüz bin şakirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle isbat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazib edenlere beddua etmeyen bir adam hakkında "Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, öyle ise suçludur" diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i Kübra'da hesabını verecekler." Muhterem hâkimler! Böyle bir İslâm kahramanı ve bu asrın ve istikbalimizin bir hidayet serdarı ve eşine rastlanmayan İslâmiyet fedaisi Bedîüzzaman'ın eserlerini okumak; dinsizlerin, komünistlerin, imandan bîhaberlerin elbette işine gelmez. Üstadımız Bedîüzzaman'ın beyanı ki: Risale-i Nur koca bir Cennet'in fiatı olacak bir servet ve hayat-ı ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve hakikata muarız bütün feylesofları ilzam edip hayrette bırakacak bir keşfiyattır. Risale-i Nur Sahabe-i Kiram'ın âlî seciyesini ve Hazret-i Peygamber (A.S.M.) nuranî meşrebini beyan eden bir nur ve feyiz hazinesidir. Risale-i Nur bu asırda Kur'an-ı Hakîm'in bir mu'cize-i maneviyesi, hakikî, yüksek ve parlak bir tefsiridir. Risale-i Nur şu zamanın yaralarına en münasib bir ilâç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi' bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğunu yüzbinlerle kimseler tarafından idrak ve tasdik edilen bir eser külliyatıdır. Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikatü'l-hakaika yol açmış Cadde-i Kübra-i Kur'aniye'dir. Bunun içindir ki, Avrupa'nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerhedilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır. İşte bu hakikatler içindir ki; Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır. Muhterem hâkimler! Arkadaşımla tashihat yaparken yakalanıp müsadere edilen, Denizli'de beraet eden ve Temyiz'in de tasdik ettiği büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî'nin "Âyetü'l-Kübra" risalesinin bir yerinde, kâinat Hâlıkını ve sahibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor: "Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zâtın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitab, bizim Hâlıkımızın kitabı olduğunu isbat etmek lâzımdır, diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel manevî i'caz-ı Kur'aniyenin lem'aları olan Risale-i Nur'a baktı ve onun yüzotuz risaleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri gördü ve Risaleti'n-Nur bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakaik-i Kur'aniyeyi mücahidane neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından isbat eder ki, onun üstadı ve menba'ı olan Kur'an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili'n-Nur'un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur'aniye olan "Yirmibeşinci Söz" ve "Ondokuzuncu Mektub"un âhiri Kur'an'ın kırk vecihle mu'cize olduğunu öyle isbat etmiş ki; kim görmüş ise değil tenkid ve itiraz belki isbatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş." İşte muhterem heyet-i hâkime! Madem hakikat budur. Ben de Üstadım gibi derim : "Madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem gözünü kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar. Ve madem Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değildir." Biz talebeler Risale-i Nur'un güneş gibi hakikatlarına karşı gözümüzü kapayamıyoruz... Hakikat-i Kur'aniye güneşi ise üflemekle sönmez. Nurlananlar da Nur yolundan hiçbir beşerî kuvvetle dönmez. Gizli din düşmanlarımız zabıtayı hükûmeti, adliyeyi iğfal etmeğe çalışanlar dünyamızı başımıza ateş yapsalar Nurları okuyacağız ve yazacağız. İnşâallah adalet namına hareket edenleri, o müfsidler aldatamayacaklardır. Diğer mahkemelerde hak namına adalet için çalışanların Kur'anın lemaatı ve tereşşuhatı olan ve beşeri gaflet sersemliğinden ikaz eden Risale-i Nur'u serbest bırakmaları gösteriyor ki; zikrettiğim gibi bu asrın Kur'an dellâlı olan Risale-i Nur'a herkesin çok büyük ihtiyacı vardır. Ve Risale-i Nur şahsî, süflî, dünyevî menfaatlere âlet olamıyor. Bizim gibi masum dindarlara musallat olanlar ve onları imanî derslerinden ayırmayı tevehhüm edenler, lâiklik prensibini dinsizliğe ve komünizme âlet etmek isteyenlerdir. Asrımızın dâhîsi büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî'nin beyanı vechile: "Ekser-i enbiyanın şarkta ve Asya'da zuhurları ve ağleb-i hükemanın garbda ve Avrupa'da gelmeleri kader-i ezelînin bir işaretidir ki; Asya'da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen Asya'da hüküm süren, dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli. Kur'an-ı Hakîm, bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El'iyazü billah, Kur'an küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak; akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebeb olmak akıldan uzak değildir. Evet Kur'an ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zincirdir, bir hablullahtır. Cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur'an-ı Azîmüşşan'ın hakikî ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmisekiz seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlahiye ve sönmez bir mu'cize-i Kur'aniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vaz geçirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerektir." İşte bütün bu cerhedilmez hakikatlardan sonra, yine evet Risale-i Nur'la meşguliyete dünyada hiçbir âdil mahkeme suç diyemez. Fakat size bir ad takıp, bir bahane ile işkence yapmak istiyorlar, denilse: Ben de derim: ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛ۪ﻴﻞُ ٭ ﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻤَﻮْﻟٰﻰ ﻭَﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟﻨَّﺼ۪ﻴﺮُ

17.2.1953

Urfa, Yusuf Paşa Mahallesi

Kadı Oğlu Câmii mevkiinde mukim

Abdullah Yeğin