Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına
Nur Çeşmesi · s.218
Urfa
Muhterem heyet-i hâkime! Bizlere yapılan gizli mekteb zan veya ittihamı bütün bütün hakikat hilafınadır. Çünki bulunduğumuz câmi önünde çeşmeler var, buraya ve câmiye günde ikiyüz kişinin gelmesi, böyle bir yerin gizli olamayacağı, çocukların dahi bileceği bir hakikattır. Hem bizim şehrin en işlek bir yerinde kalmamız gösteriyor ki; gizlilikle ve gizli şeylerle alâkamız yoktur. Mekteb açmışsınız sözü de büsbütün yanlış bir şâyiadır. Bunu işitenler gülüyorlar. Biz Kur'an-ı Kerim'in gayet parlak ve yüksek tefsiri Risale-i Nur'a çalışan talebeleriz. Evet aslâ inkâr etmeyiz. Biz okurken gelip dinleyenler oluyor, bu bir mekteb midir? Şahidlerin görüşleri doğrudur, fakat hükümleri yanlıştır, hakikat hilafınadır. Biz o gün arkadaşımla kendi elimizle yazdığımız iki aded "Âyetü'l-Kübra" Risalesini tashih etmek için beraber okuyorduk ve o iki arkadaş da dinliyordu. Bu vaziyette, sanki komünistlerin ve dinsizlerin eserlerini okuyormuşuz gibi; hem adliyeyi, hem zabıtayı, hem mahkemeyi bizimle meşgul ederek bir bahane ile mahkemelere sevkettiriyorlar. Hem sizlerin de bildiğiniz gibi Urfa'nın ekserî evlerinde dinî bir kitabı biri okuyup diğerleri dikkatle dinliyorlar. Hem bir yerde, yasak olmayan bir eseri okuyup başkalarının dinlemesiyle bir mekteb mi açılmış olur? Sadece kitab okumak ve dinlemekten ibarettir. Bu vaziyetten anlaşılıyor ki; biz yalnız bu asırda Kur'an'ın yüksek ve parlak bir tefsiri ve kâinatta en yüksek olan iman hakikatlarını beyan eden Risale-i Nur'u okuyoruz. İmanî ve İslâmî kitabları okuyup dinlemeye tedrisat süsü vermek, kuvvetli bir icbarla üzerimize mekteb açmışsınız etiketini yapıştırmağa gayret etmek olduğunu; bizim masum, dindar, iman ve âhiretiyle meşgul olan gençler olduğumuzu herkesin bildiği gibi, sizce de malûmdur. Hem dâhî mütefekkir Üstadımız Bedîüzzaman otuz seneden beri siyaseti terk etmiş, "Eûzü billahi mineşşeytani vessiyase" demiş ve talebelerine de "Biz imanın cereyanındayız, gayemiz rıza-yı İlahiyedir, siyasî cereyanlara girmeyiniz" diye ders verdiğinden hiçbir siyasî ve dünyevî süflî şeylerle alâkamız yoktur. Hem altı vilayetin zabıtası, Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî hakkında: "Bedîüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri imanla kafalara bir yasakçı bırakıp, emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar diye rapor vermişler. Muhterem hâkimler! Bizim bütün okuyup yazdığımız ve daima meşgul olacağımız Risale-i Nur, bütün mahkemelerde beraet etmiş ve sırf İslâmiyet ve iman ve Kur'an hakikatlarından ibaret olduğu güneş gibi tezahür ederek kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Son Afyon Mahkemesinde; bütün kitab, risale ve mektubları iade etmeğe ittifaken karar vermişlerdir. Risale-i Nur: Yüzotuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur'aniyeyi mezc ve te'lif ederek, bu asra kadar hiçbir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatça, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika'ya kadar inkişaf etmiş. Müellifi büyük İslâm dâhîsi Bedîüzzaman Said Nursî Risale-i Nur hakkında şöyle diyor: "Risale-i Nur, manevî hakikatları ve iman ilmini Avrupa'nın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken isbat eder. Risale-i Nur, hal ve istikbalin, ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevab verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. Risale-i Nur'da başka eserlerden nakil yoktur, Kur'an'ın mu'cize-i maneviyesidir. Risale-i Nur, yüz manevî keşfiyatı hâvi ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır. Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, Âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. Risale-i Nur, şu zamanın yaralarına en münasib bir ilâç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi' bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüzbinlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır." Muhterem heyet-i hâkime! Risale-i Nur'un gayet hârika bir cüz'ü olan "Âyetü'l-Kübra" risalesinin beyanı vechiyle: Madem bin seneden beri iman ve Kur'an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şübheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Bir saadet-i ebediyenin, bir hayat-ı bâkiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan imanı sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklidden tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz. Risale-i Nur'la mübareze edilmez, o mağlub olmaz, yirmi senedir en muannid feylesofları da susturuyor. (Şimdi yirmisekiz sene oldu.) İman hakikatlarını güneş gibi gösteriyor, bu memlekete hükmeden onun kuvvetinden istifade etmek gerektir. Risale-i Nur, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Onun talebeleri başkalara benzemezler, mağlub olmazlar. Risale-i Nur'u mağlub edebilmek, için kâinatı elinde tutan bir kuvvet lâzımdır. Çünki Risale-i Nur, dünyevî işlere, şahsî ve süflî menfaatlere âlet olamaz. Güneş gibi hakikat-i imaniye ve Kur'aniye yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tâbi' ve âlet olmadığı gibi, o hakikatı tanıyan Risale-i Nur'u değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemez. Evet Risale-i Nur'un vazifesi ise; hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatlariyle gayet kat'î ve en mütemerrid zındık feylesofları da imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur'an'a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur'u hiçbir şeye âlet edemeyiz ve bilfiil öyleyiz. Heyet-i hâkime! Bin seneden beri Kur'an'ın bayraktarı ve mücahidi ve âlem-i İslâm'ın kahraman mücahidi olan ve Kur'anı cihanın cihat-ı sittesinde ilân eden necib ve mübarek kahraman ecdadımızın evlâdlarını nur-u imandan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefahir-i âliyesine zıd olarak maddî ve manevî helâketlere maruz bırakmak olan dehşetli sû'-i kasdlara ve o kahraman ecdadın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrum etmek olan dehşetli dinsizlik telkinlerine karşı; Kur'an-ı Kerim'in ondördüncü asr-ı Muhammedîdeki (A.S.M.) aziz dellâlı ve bu asrın bir hidayet medarı ve bu müdhiş zamanın müdhiş zulümatına karşı Nur-u Kur'anla mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur'un yüzbinler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip, dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur'anî tesis eden muhteşem kahramanı Bedîüzzaman Said Nursî ve yüzbin başlar feda oldukları hakikata başımız dahi feda olsun diyerek nur-u İslâmı söndürmek ve nur-u imanı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden, istibdadlara, icbarlara karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza ve şeref-i imanı âleme ilân eden, Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'dan kalb-i münevverlerine gelen ve iman hakikatlarını güneş gibi parlak delil ve hüccetlerle isbat eden ve Risale-i Nur'la dinsizlik, dalalet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde "Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silâh edip vatan ve millet ve İslâmiyete hıyanet etmem ve hakikat-i Kur'an'a feda olan bu başı zalimlere eğmem" diyen ve ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî, hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dava ettiği gibi, bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bedîüzzaman ve Risale-i Nur'dan bizi uzaklaştıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur. Hem Risale-i Nur iki hayatımızın halaskârı ve sermaye-i ömrümüz ve gaye-i hayatımızdır. Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar, eğer mümkün olsa derimizi kâğıt ve kanımızı mürekkep yapıp yine Risale-i Nur'u yazacağız. Heyet-i hâkime bilsinler ki: Halife-i rûy-i zemin Hazret-i Ömer (R.A.) hilafeti zamanında âdi bir hristiyan ile birlikte mahkemede muhakeme oldular. {1: Bu hakikatı Üstadımız İstanbul Adliyesinde beyan etmiştir.} Halbuki o hristiyan, İslâm Hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki: Adalet hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirlik güdemez. İşte bunun içindir ki, mahkemede kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî'nin beyanı vechile: "Ehl-i imandan bütün gelenler maziye gidenlere mağfiret dualarıyla ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binaen Denizli mahkemesinde demiştim: Mahkeme-i Haşir'de milyarlar ehl-i imandan davacılar tarafından, Kur'an hakikatlarına hizmet eden Nur talebelerini mahkûm ve perişan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki: Serbestiyet kanunlarıyla dinsizlerin, komünistlerin neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cem'iyetlerine müsamahakârane bakıp ilişmediğiniz halde; vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan, vatandaşları ölümün i'dam-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan Risale-i Nur talebelerini hapisler ve tazyiklerle perişan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa; ne cevab vereceksiniz, biz de sizlerden soruyoruz, diye o zaman onlara demiştim, o zaman o insaflı ve adaletli zâtlar bizi beraet ettirdiler." İşte Hâkimler! Bu âlî hakikatlara rağmen bize deseniz ki; sizi mahkemeye sevk ettirmek ve biçilmiş bir kaftan giydirmek istiyorlar. Bu takdirde şu âyet-i kerimenin kal'a-i kudsiyesine iltica ediyorum: ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛ۪ﻴﻞُ ٭ ﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻤَﻮْﻟٰﻰ ﻭَﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟﻨَّﺼ۪ﻴﺮُ
17.2.1953
Urfa, Yusuf Paşa Mahallesinde
Hüsnü Bayram
--