Eğer denilse:
Mektubat · s.106
Âl-i Beyt'e muhabbeti, Kur'an emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş. O muhabbet, Şîalar için belki bir özür teşkil eder. Çünki ehl-i muhabbet, bir derece ehl-i sekirdir. Ne için Şîalar hususan Râfızîler, o muhabbetten istifade etmiyorlar; belki işaret-i Nebeviye ile o fart-ı muhabbetten mahkûmdurlar?
Elcevab:
Muhabbet iki kısımdır. Biri: Mana-yı harfiyle, yani: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenab-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyt'i sevmektir. Şu muhabbet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın muhabbetini ziyadeleştirir. Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşrudur, ifratı zarar vermez, tecavüz etmez, başkalarının zemmini ve adavetini iktiza etmez. İkincisi: Mana-yı ismiyle muhabbettir. Yani bizzât onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı düşünmeden Hazret-i Ali'nin kahramanlıklarını ve kemalini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hattâ Allah'ı bilmese de, Peygamber'i tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın muhabbetine ve Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine sebebiyet vermez; hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adavetini iktiza eder. İşte işaret-i Nebeviye ile, Hazret-i Ali hakkında ziyade muhabbetlerinden, Hazret-i Ebu Bekiri's-Sıddık ile Hazret-i Ömer'den teberri ettiklerinden hasarete düşmüşler. Veo menfî muhabbet, sebeb-i hasarettir. Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmiş ki: ﺍِﺫَﺍ ﻣَﺸَﻮُﺍ ﺍﻟْﻤُﻄَﻴْﻄَٓﺎﺀَ ﻭَﺧَﺪَﻣَﺘْﻬُﻢْ ﺑَﻨَﺎﺕُ ﻓَﺎﺭِﺱَ ﻭَﺍﻟﺮُّﻭﻡِ ﺭَﺩَّ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺑَﺎْﺳَﻬُﻢْ ﺑَﻴْﻨَﻬُﻢْ ﻭَ ﺳَﻠَّﻂَ ﺷِﺮَﺍﺭَﻫُﻢْ ﻋَﻠٰﻰ ﺧِﻴَﺎﺭِﻫِﻢْ deyip, "Ne vakit size Fars ve Rum kızları hizmet etti; o vakit belanız, fitneniz içinize girecek, harbiniz dâhilî olacak; şerirleriniz başa geçip, hayırlılar ve iyilerinize musallat olacaklar!" haber vermiş. Otuz sene sonra haber verdiği gibi çıkmış. Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- ferman etmiş ki: ﻭَﺗُﻔْﺘَﺢُ ﺧَﻴْﺒَﺮُ ﻋَﻠٰﻰ ﻳَﺪَﻯْ ﻋَﻠِﻰٍّ deyip,"Hayber Kal'asının fethi, Ali'nin eliyle olacak."Me'mulün pek fevkinde ikinci gün bir mu'cize-i Nebeviye olarak Hayber Kal'asının kapısını Hazret-i Ali çekip kalkan gibi istimal ederek, fethe muvaffak olduktan sonra kapıyı yere atmış; sekiz kuvvetli adam, o kapıyı yerden kaldıramamış; bir rivayette kırk adam kaldıramamış. Hem ferman etmiş ki: ﻻﺎ ﺗَﻘُﻮﻡُ ﺍﻟﺴَّﺎﻋَﺔُ ﺣَﺘّٰﻰ ﺗَﻘْﺘَﺘِﻞَ ﻓِﺌَﺘَﺎﻥِ ﺩَﻋْﻮَﺍﻫُﻤَﺎ ﻭَﺍﺣِﺪَﺓٌ diye, Sıffîn'de Hazret-i Ali ile Muaviye'nin harbini haber vermiş. Hem ferman etmiş ki: ﺍِﻥَّ ﻋَﻤَّﺎﺭًﺍ ﺗَﻘْﺘُﻠُﻪُ ﺍﻟْﻔِﺌَﺔُ ﺍﻟْﺒَﺎﻏِﻴَﺔُ diye, "Bâğî bir taife, Ammar'ı katledecek." Sonra, Sıffîn Harbi'nde katledildi. Hazret-i Ali, onu Muaviye'nin taraftarları bâğî olduklarına hüccet gösterdi. Fakat Muaviye tevil etti. Amr İbnü'l-Âs dedi: "Bâğî yalnız onun kātilleridir, umumumuz değiliz." Hem ferman etmiş ki: ﺍِﻥَّ ﺍﻟْﻔِﺘَﻦَ ﻻﺎ ﺗَﻈْﻬَﺮُ ﻣَﺎ ﺩَﺍﻡَ ﻋُﻤَﺮُ ﺣَﻴًّﺎ diye,"Hazret-i Ömer sağ kaldıkça, içinizde fitneler zuhur etmez!"haber vermiş, öyle de olmuş. Hem Sehl İbn-i Amr daha imana gelmeden esir olmuş. Hazret-i Ömer, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a demiş ki: "İzin ver, ben bunun dişlerini çekeceğim. Çünki o fesahatiyle küffar-ı Kureyş'i harbimize teşvik ediyordu." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: ﻭَﻋَﺴٰﻰ ﺍَﻥْ ﻳَﻘُﻮﻡَ ﻣَﻘَﺎﻣًﺎ ﻳَﺴُﺮُّﻙَ ﻳَﺎ ﻋُﻤَﺮُ diye, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın vefatı hengâmında olan dehşet-engiz ve sabırsûz hâdisede, Hazret-i Ebu Bekiri's-Sıddık nasılki Medine-i Münevvere'de kemal-i metanetle herkese teselli verip mühim bir hutbe ile sahabeleri teskin etmiş.. aynen onun gibi: Şu Sehl o hengâmda, Mekke-i Mükerreme'de aynı Ebu Bekiri's-Sıddık gibi sahabeye teskin ve teselli verip, malûm fesahatıyla Ebu Bekiri's-Sıddık'ın aynı hutbesinin mealinde bir nutuk söylemiş. Hattâ iki hutbenin kelimeleri birbirine benzer. Hem Süraka'ya ferman etmiş ki: ﻛَﻴْﻒَ ﺑِﻚَ ﺍِﺫَﺍ ﺍُﻟْﺒِﺴْﺖَ ﺳُﻮَﺍﺭَﻯْ ﻛِﺴْﺮٰﻯ diye, "Kisra'nın iki bileziğini giyeceksin!" Hazret-i Ömer zamanında Kisra mahvedildi, zînetleri ve şahane bilezikleri geldi; Hazret-i Ömer Süraka'ya giydirdi. Dedi: ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠّٰﻪِ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺳَﻠَﺒَﻬُﻤَﺎ ﻛِﺴْﺮٰﻯ ﻭَﺍَﻟْﺒَﺴَﻬُﻤَﺎ ﺳُﺮَﺍﻗَﺔَ İhbar-ı Nebevîyi tasdik ettirdi. Hem ferman etmiş ki: ﺍِﺫَﺍ ﺫَﻫَﺐَ ﻛِﺴْﺮٰﻯ ﻓَﻼﺎ ﻛِﺴْﺮٰﻯ ﺑَﻌْﺪَﻩُ diye, "Kisra-yı Fars gittikten sonra, daha kisra çıkmayacak!" Haber vermiş, hem öyle olmuş. Hem Kisra elçisine demiş: "Şimdi Kisra'nın oğlu Şirveyh Perviz, Kisra'yı öldürdü." O elçi tahkik etmiş, aynı vakitte öyle olmuş; o da İslâm olmuş. Bazı ehadîste, o elçinin adı Firuz'dur. Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- Hâtıb İbn-i Beltea'nın, gizli Kureyş'e gönderdiği mektubu haber vermiş. Hazret-i Ali ile Mikdad'ı göndermiş. "Filan mevkide bir şahısta şöyle bir mektub var. Alınız, getiriniz!" Gittiler, aynı yerden aynı mektubu getirdiler. Hâtıb'ı celbetti. "Neden yaptın?" demiş; o da özür beyan etmiş, özrünü kabul etmiş. Hem -nakl-i sahih ile- Utbe İbn-i Ebî Leheb hakkında ferman etmiş ki: ﻳَﺎْﻛُﻠُﻪُ ﻛَﻠْﺐُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ diye, Utbe'nin âkıbet-i feciasını haber vermiş. Sonra Yemen tarafına giderken bir arslan gelip onu yemiş. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın hem bedduasını, hem haberini tasdik etmiş. Hem -nakl-i sahih ile- Feth-i Mekke vaktinde, Hazret-i Bilâl-i Habeşî, Kâ'be damına çıkıp ezan okumuş. Rüesa-yı Kureyş'ten Ebî Süfyan, Attab İbn-i Esid ve Hâris İbn-i Hişam oturup konuştular. Attab dedi: "Pederim Esid bahtiyar idi ki, bugünü görmedi." Haris dedi ki: "Muhammed, bu siyah kargadan başka adam bulmadı mı ki müezzin yapsın?" Hazret-i Bilâl-i Habeşî'yi tezyif etti. Ebî Süfyan dedi: "Ben korkarım, birşey demeyeceğim; kimse olmasa da şu Batha'nın taşları, ona haber verecek, o bilecek." Hakikaten bir parça sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onlara rast geldi, harfiyen konuştuklarını söyledi. O vakit Attab ile Haris şehadet getirdiler, müslüman oldular. İşte ey bîçare mülhid! Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı tanımayan kalbsiz adam! Bak, Kureyş'in iki muannid büyükleri, bir tek ihbar-ı gaybî ile imana geldiler. Ne kadar kalbin bozulmuş ki; manevî tevatürle, bu ihbar-ı gaybî gibi binler mu'cizatı işitiyorsun, yine kanaat-i tammen gelmiyor!.. Her ne ise, sadede dönüyoruz. Hem -nakl-i sahih ile- Gazve-i Bedir'de, Hazret-i Abbas sahabelerin eline esir düştüğü vakitte, fidye-i necat istenilmiş. O da demiş: "Param yok." Hazret-i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: "Zevcen Ümm-ü Fadl yanında bu kadar parayı filan yere bırakmışsın." Hazret-i Abbas tasdik edip, "İkimizden başka kimsenin bilmediği bir sır idi." O vakit kemal-i imanı kazanıp İslâm olmuş. Hem -nakl-i sahih-i kat'î ile- muzır bir sahir olan Lebid-i Yahudi; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı rencide etmek için acib ve müessir bir sihir yapmış. Bir tarağa saçları sarmış, üstünde sihir yapmış, bir kuyuya atmış. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali'ye ve sahabelere ferman etmiş: "Gidiniz, filan kuyuda bu çeşit sihir âletlerini bulup getiriniz!" Gitmişler, aynen öyle bulup getirmişler. Her bir ipi açıldıkça, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dahi rahatsızlığından hiffet buluyordu. Hem -nakl-i sahih ile- Ebu Hüreyre ve Huzeyfe gibi mühim zâtlar bulunduğu bir heyette, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş ki: ﺿِﺮْﺱُ ﺍَﺣَﺪِﻛُﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻟﻨَّﺎﺭِ ﺍَﻋْﻈَﻢُ ﻣِﻦْ ﺍُﺣُﺪٍ diye, birinin irtidadıyla müdhiş âkıbetini haber vermiş. Ebu Hüreyre dedi: "O heyetten, ben bir adamla ikimiz kaldık; ben korktum. Sonra öteki adam, Yemame Harbi'nde Müseylime tarafında bulunup, mürted olarak katledildi." İhbar-ı Nebevînin hakikatı çıktı. Hem -nakl-i sahih ile- Umeyr ve Safvan müslüman olmadan evvel, mühim bir mala mukabil, Peygamber'in (A.S.M.) katline karar verip; Umeyr ise Peygamber'in (A.S.M.) katlini niyet ederek Medine'ye gelmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Umeyr'i gördü, yanına çağırdı. Dedi: "Safvan ile maceranız budur!" Elini Umeyr'in göğsüne koydu; Umeyr "Evet" dedi, müslüman oldu. Daha bunlar gibi pek çok sahih ihbarat-ı gaybiye vuku bulmuş. Meşhur Kütüb-ü Sitte-i Sahiha-i Hadîsiyede zikredilmiştir ve senedleriyle beyan edilmiştir. Bu risalede beyan edilen vakıatın ekseri, tevatür-ü manevî hükmünde kat'îdir, yakînîdirler. Başta Buharî ve Müslim ki, Kur'andan sonra en sahih kitab olduklarını, ehl-i tahkik kabul etmiş. Ve sair Sahih-i Tirmizî, Nesaî ve Ebu Davud ve Müsned-i Hâkim ve Müsned-i Ahmed İbn-i Hanbel ve Delail-i Beyhakî gibi kitablarda an'anesiyle beyan edilmiştir. Şimdi ey mülhid-i bîhuş! "Muhammed-i Arabî (A.S.M.) akıllı bir adam idi" deyip geçme. Çünki şu umûr-u gaybiyeye dair ihbarat-ı sadıka-i Ahmediye (A.S.M.) iki şıktan hâlî değil; ya diyeceksin ki:O Zât-ı Kudsî'de öyle keskin bir nazar ve geniş bir deha var ki, mazi ve müstakbeli ve umum dünyayı görür, bilir ve etraf-ı âlemi ve şark ve garbı temaşa eder bir gözü ve geçmiş ve gelecek bütün zamanları keşfeder bir dehası vardır. Bu hal ise, beşerde olamaz; eğer olsa, Hâlık-ı Âlem tarafından verilmiş bir hârika, bir mevhibe olur. Bu ise, tek başıyla bir mu'cize-i a'zamdır. Veyahut inanacaksın ki: O Zât-ı Mübarek, öyle bir Zât'ın memuru ve şakirdidir ki, herşey onun nazarında ve tasarrufundadır ve bütün enva'-ı kâinat ve bütün zamanlar, onun taht-ı emrindedir.. Defter-i Kebirinde herşey yazılıdır; istediği zaman talebesine bildirir ve gösterir. Demek Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Üstad-ı Ezelîsinden ders alır, öyle ders verir... Hem -nakl-i sahih ile- Hazret-i Hâlid'i, harb için Düvmetü'l-Cendel Reisi olan Ükeydir'e gönderdiği vakit ferman etmiş ki: ﺍِﻧَّﻚَ ﺗَﺠِﺪُﻩُ ﻳَﺼ۪ﻴﺪُ ﺍﻟْﺒَﻘَﺮَ diye, bakar-ı vahşi avında bulacağını, kavgasız esir edileceğini ihbar etmiş. Hazret-i Hâlid gitmiş, aynen öyle bulmuş, esir etmiş getirmiş. Hem -nakl-i sahih ile- Kureyş, Benî Hâşimî aleyhinde yazdıkları ve Kâ'be'nin sakfına astıkları sahife hakkında ferman etmiş ki: "Kurtlar yazılarınızı yemiş, yalnız sahifedeki Esma-i İlahiyeye ilişmemişler!" Haber vermiş. Sonra sahifeye bakmışlar, aynen öyle olmuş. Hem -nakl-i sahih ile- "Beytü'l-Makdis'in fethinde büyük bir taun çıkacak." ferman etmişti. Hazret-i Ömer zamanında Beytü'l-Makdis fetholundu. Ve öyle bir taun çıktı ki, üç günde yetmiş bin vefiyat oldu. Hem -nakl-i sahih ile- o zamanda vücudu olmayan Basra ve Bağdad'ın vücuda geleceklerini ve Bağdad'a dünya hazinelerinin gireceğini ve Türkler ve Bahr-i Hazar etrafındaki milletler ile Arablar muharebe edeceklerini ve sonra onlar çoklukla İslâmiyete girecek, Arablara Arablar içinde hâkim olacaklarını haber vermiş. Demiş ki: ﻳُﻮﺷِﻚُ ﺍَﻥْ ﻳَﻜْﺜُﺮَ ﻓ۪ﻴﻜُﻢُ ﺍﻟْﻌَﺠَﻢُ ﻳَﺎْﻛُﻠُﻮﻥَ ﻓَﻴْﺌَﻜُﻢْ ﻭَﻳَﻀْﺮِﺑُﻮﻥَ ﺭِﻗَﺎﺑَﻜُﻢْ Hem ferman etmiş ki: ﻫَﻼﺎﻙُ ﺍُﻣَّﺘ۪ﻰ ﻋَﻠٰﻰ ﻳَﺪِ ﺍُﻏَﻴْﻠِﻤَﺔٍ ﻣِﻦْ ﻗُﺮَﻳْﺶٍ diye, Emeviye'nin Yezid ve Velid gibi şerir reislerinin fesadını haber vermiş. Hem Yemame gibi bir kısım yerlerde, irtidad vuku bulacağını haber vermiş. Hem Gazve-i Meşhure-i Hendek'te ferman etmiş ki: ﺍِﻥَّ ﻗُﺮَﻳْﺸًﺎ ﻭَﺍﻻﺎَﺣْﺰَﺍﺏَ ﻻﺎ ﻳَﻐْﺰُﻭﻧ۪ﻰ ﺍَﺑَﺪًﺍ ﻭَﺍَﻧَﺎ ﺍَﻏْﺰُﻭﻫُﻢْ diye, "Bundan sonra onlar bana değil, belki ben onlara hücum edeceğim!" Haber vermiş, haber verdiği gibi çıkmış. Hem -nakl-i sahih ile- vefatından bir-iki ay evvel ferman etmiş ki: ﺍِﻥَّ ﻋَﺒْﺪًﺍ ﺧُﻴِّﺮَ ﻓَﺎﺧْﺘَﺎﺭَ ﻣَﺎ ﻋِﻨْﺪَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ diye, vefatını haber vermiş. Hem Zeyd İbn-i Suvahan hakkında ferman etmiş ki: ﻳَﺴْﺒِﻖُ ﻋُﻀْﻮٌ ﻣِﻨْﻪُ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟْﺠَﻨَّﺔِ Zeyd'den evvel, bir uzvu şehid edileceğini haber vermiş. Bir zaman sonra, Nihavend Harbi'nde bir eli kesilmiş. Demek en evvel o el şehid olup, manen Cennet'e gitmiş. İşte bütün bahsettiğimiz umûr-u gaybiye, on kısım enva'-ı mu'cizatından bir tek nevidir. O nev'in on kısmından bir kısmını söylemedik. Şimdi bu kısımla beraber i'caz-ı Kur'ana dair Yirmibeşinci Söz'de, gayet geniş ihbar-ı gayb nev'inin dört nev'ini icmalen beyan etmişiz. İşte buradaki nev'i ile beraber, Kur'anın lisanıyla gaybdan haber verilen o dört büyük nev'i beraber düşün. Gör ki: Ne kadar kat'î, şübhesiz, parlak, kuvvetli, kavî bir bürhan-ı risalettir ki; bütün bütün kalbi, aklı bozulmayan elbette iman edecek ki:Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Hâlık-ı Küll-i Şey ve Allâmü'l-Guyub olan bir Zât-ı Zülcelal'in resulüdür ve ondan haber alıyor.