Risale-i NurKur'an-ı Kerim Meali

Cüz-9

Kur'an-ı Kerim Meali · s.161

ﻗَﺎﻝَ ﺍﻟْﻤَـﻻﺎُ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍﺳْﺘَﻜْﺒَﺮُﻭﺍ ﻣِﻦْ ﻗَﻮْﻣِﻪ۪ ﻟَﻨُﺨْﺮِﺟَﻨَّﻚَ ﻳَﺎ ﺷُﻌَﻴْﺐُ ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻣَﻌَﻚَ ﻣِﻦْ ﻗَﺮْﻳَﺘِﻨَٓﺎ ﺍَﻭْ ﻟَﺘَﻌُﻮﺩُﻥَّ ﻓ۪ﻰ ﻣِﻠَّﺘِﻨَﺎۜ ﻗَﺎﻝَ ﺍَﻭَﻟَﻮْ ﻛُﻨَّﺎ ﻛَﺎﺭِﻫ۪ﻴﻦَ﴾٨٨﴿ 88- Kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki: "Ey Şuayb! Seni ve seninle beraber inananları memleketimizden kesinlikle çıkaracağız veya dinimize döneceksiniz" (Şuayb): İstemesek de mi? dedi. ﻗَﺪِ ﺍﻓْﺘَﺮَﻳْﻨَﺎ ﻋَﻠَﻰﺍﻟﻠّٰﻬِﻜَﺬِﺑًﺎ ﺍِﻥْ ﻋُﺪْﻧَﺎ ﻓ۪ﻰ ﻣِﻠَّﺘِﻜُﻢْ ﺑَﻌْﺪَ ﺍِﺫْ ﻧَﺠّٰﻴﻨَﺎﺍﻟﻠّٰﻬُﻤِﻨْﻬَﺎۜ ﻭَﻣَﺎ ﻳَﻜُﻮﻥُ ﻟَﻨَٓﺎ ﺍَﻥْ ﻧَﻌُﻮﺩَ ﻓ۪ﻴﻬَٓﺎ ﺍِﻻَٓﺎ ﺍَﻥْ ﻳَﺸَٓﺎﺀَﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺭَﺑُّﻨَﺎۜﻭَﺳِﻌَﺮَﺑُّﻨَﺎﻛُﻞَّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻋِﻠْﻤًﺎۜ ﻋَﻠَﻰﺍﻟﻠّٰﻬِﺘَﻮَﻛَّﻠْﻨَﺎۜﺭَﺑَّﻨَﺎﺍﻓْﺘَﺢْ ﺑَﻴْﻨَﻨَﺎ ﻭَﺑَﻴْﻦَ ﻗَﻮْﻣِﻨَﺎ ﺑِﺎﻟْﺤَﻖِّ ﻭَﺍَﻧْﺖَ ﺧَﻴْﺮُ ﺍﻟْﻔَﺎﺗِﺤ۪ﻴﻦَ﴾٨٩﴿ 89- Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah dilemiş başka, yoksa ona geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah'a dayanırız. Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında adaletle hükmet! Sen hükmedenlerin en hayırlısısın. {Bu âyette Şuayb (a.s.) kavminin dinlerine geri dönme teklifini reddetmekte, fakat bu işte Allah'ın dilemesini istisna etmektedir. Onun bu tutumu, Allah'ın iradesine teslim olmasının bir ifadesidir. Çünkü peygamber ve velîler devamlı olarak Allah'ın azabından ve durumlarının değişmesinden korkarlar. Bu sebeple Şuayb (a.s.) diyor ki: Allah'ın dinini bırakıp da sizin dininize dönmemiz kabul edilir şey değildir. Ancak Allah bizim helâkimizi dilemişse bir şey diyeceğimiz yoktur. Çünkü bütün işlerimiz onun elindedir. O, dilediğini itaat sebebiyle mutlu kılar, dilediğini de günahından ötürü cezalandırır.} ﻭَﻗَﺎﻝَ ﺍﻟْﻤَـﻻﺎُ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﻣِﻦْ ﻗَﻮْﻣِﻪ۪ ﻟَﺌِﻦِ ﺍﺗَّﺒَﻌْﺘُﻢْ ﺷُﻌَﻴْﺒًﺎ ﺍِﻧَّﻜُﻢْ ﺍِﺫًﺍ ﻟَﺨَﺎﺳِﺮُﻭﻥَ﴾٩٠﴿ 90- Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: Eğer Şuayb'e uyarsanız o takdirde siz mutlaka ziyana uğrarsınız. ﻓَﺎَﺧَﺬَﺗْﻬُﻢُ ﺍﻟﺮَّﺟْﻔَﺔُ ﻓَﺎَﺻْﺒَﺤُﻮﺍ ﻓ۪ﻰ ﺩَﺍﺭِﻫِﻢْ ﺟَﺎﺛِﻤ۪ﻴﻦَۚۛ﴾٩١﴿ 91- Derken o şiddetli deprem onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü donakaldılar. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﺬَّﺑُﻮﺍ ﺷُﻌَﻴْﺒًﺎ ﻛَﺎَﻥْ ﻟَﻢْ ﻳَﻐْﻨَﻮْﺍ ﻓ۪ﻴﻬَﺎۚۛ ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﺬَّﺑُﻮﺍ ﺷُﻌَﻴْﺒًﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﺨَﺎﺳِﺮ۪ﻳﻦَ﴾٩٢﴿ 92- Şuayb'ı yalanlayanlar sanki yurtlarında hiç oturmamış gibiydiler. Asıl ziyana uğrayanlar Şuayb'ı yalanlayanların kendileridir. ﻓَﺘَﻮَﻟّٰﻰ ﻋَﻨْﻬُﻢْ ﻭَﻗَﺎﻝَ ﻳَﺎ ﻗَﻮْﻡِ ﻟَﻘَﺪْ ﺍَﺑْﻠَﻐْﺘُﻜُﻢْ ﺭِﺳَﺎﻻﺎﺗِﺮَﺑّ۪ﻰﻭَﻧَﺼَﺤْﺖُ ﻟَﻜُﻢْۚ ﻓَﻜَﻴْﻒَ ﺍٰﺳٰﻰ ﻋَﻠٰﻰ ﻗَﻮْﻡٍ ﻛَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ۟﴾٩٣﴿ 93- (Şuayb), onlardan yüz çevirdi ve (içinden) dedi ki: "Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim. Artık kâfir bir kavme nasıl acırım!" ﻭَﻣَٓﺎ ﺍَﺭْﺳَﻠْﻨَﺎ ﻓ۪ﻰ ﻗَﺮْﻳَﺔٍ ﻣِﻦْ ﻧَﺒِﻰٍّ ﺍِﻻَٓﺎ ﺍَﺧَﺬْﻧَٓﺎ ﺍَﻫْﻠَﻬَﺎ ﺑِﺎﻟْﺒَﺎْﺳَٓﺎﺀِ ﻭَﺍﻟﻀَّﺮَّٓﺍﺀِ ﻟَﻌَﻠَّﻬُﻢْ ﻳَﻀَّﺮَّﻋُﻮﻥَ﴾٩٤﴿ 94- Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, ora halkını, (peygambere baş kaldırdıklarından ötürü bize) yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır. ﺛُﻢَّ ﺑَﺪَّﻟْﻨَﺎ ﻣَﻜَﺎﻥَ ﺍﻟﺴَّﻴِّﺌَﺔِ ﺍﻟْﺤَﺴَﻨَﺔَ ﺣَﺘّٰﻰ ﻋَﻔَﻮْﺍ ﻭَﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻗَﺪْ ﻣَﺲَّ ﺍٰﺑَٓﺎﺀَﻧَﺎ ﺍﻟﻀَّﺮَّٓﺍﺀُ ﻭَﺍﻟﺴَّﺮَّٓﺍﺀُ ﻓَﺎَﺧَﺬْﻧَﺎﻫُﻢْ ﺑَﻐْﺘَﺔً ﻭَﻫُﻢْ ﻻﺎ ﻳَﺸْﻌُﺮُﻭﻥَ﴾٩٥﴿ 95- Sonra kötülüğü (darlığı) değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik. Nihayet çoğaldılar ve: "Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı" dediler. Biz de onları, kendileri farkına varmadan ansızın yakaladık. ﻭَﻟَﻮْ ﺍَﻥَّ ﺍَﻫْﻞَ ﺍﻟْﻘُﺮٰٓﻯ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﻭَﺍﺗَّﻘَﻮْﺍ ﻟَﻔَﺘَﺤْﻨَﺎ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﺑَﺮَﻛَﺎﺕٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﻭَﻟٰﻜِﻦْ ﻛَﺬَّﺑُﻮﺍ ﻓَﺎَﺧَﺬْﻧَﺎ ﻫُﻢْ ﺑِﻤَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳَﻜْﺴِﺒُﻮﻥَ﴾٩٦﴿ 96- O (peygamberlerin gönderildiği) ülkelerin halkı inansalar ve (günahtan) sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık, fakat yalanladılar, biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik. {Yüce Allah insanlığı doğru yola iletmek için zaman zaman onların içinden seçtiği yüksek şahsiyetleri peygamber olarak göndermiştir. Fakat bazı memleketlerin halkı, şeytana ve nefislerine uymada son derece ileri gittikleri için peygamberlerin uyarılarını kabul etmemiş ve onları reddetmişlerdir. Cenab-ı Allah böyle davrananların kimini hemen cezalandırmış, kimini de bir müddet mühlet verip müreffeh bir hayattan sonra ansızın yakalamış ve helâk etmiştir. İşte 94-96. âyetler bu durumu tasvir etmektedir.} ﺍَﻓَﺎَﻣِﻦَ ﺍَﻫْﻞُ ﺍﻟْﻘُﺮٰٓﻯ ﺍَﻥْ ﻳَﺎْﺗِﻴَﻬُﻢْ ﺑَﺎْﺳُﻨَﺎ ﺑَﻴَﺎﺗًﺎ ﻭَﻫُﻢْ ﻧَٓﺎﺋِﻤُﻮﻥَۜ﴾٩٧﴿ 97- Yoksa o ülkelerin halkı geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi oldular? ﺍَﻭَ ﺍَﻣِﻦَ ﺍَﻫْﻞُ ﺍﻟْﻘُﺮٰٓﻯ ﺍَﻥْ ﻳَﺎْﺗِﻴَﻬُﻢْ ﺑَﺎْﺳُﻨَﺎ ﺿُﺤًﻰ ﻭَﻫُﻢْ ﻳَﻠْﻌَﺒُﻮﻥَ﴾٩٨﴿ 98- Ya da o ülkelerin halkı kuşluk vakti eğlenirlerken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi oldular? ﺍَﻓَﺎَﻣِﻨُﻮﺍ ﻣَﻜْﺮَﺍﻟﻠّٰﻬِۚﻔَﻼﺎ ﻳَﺎْﻣَﻦُ ﻣَﻜْﺮَﺍﻟﻠّٰﻬِﺎِﻻَﺎ ﺍﻟْﻘَﻮْﻡُ ﺍﻟْﺨَﺎﺳِﺮُﻭﻥَ۟﴾٩٩﴿ 99- Allah'ın azabından emin mi oldular? Fakat ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah'ın (böyle) mühlet vermesinden emin olamaz. ﺍَﻭَ ﻟَﻢْ ﻳَﻬْﺪِ ﻟِﻠَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﺮِﺛُﻮﻥَ ﺍﻻﺎَﺭْﺽَ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِ ﺍَﻫْﻠِﻬَٓﺎ ﺍَﻥْ ﻟَﻮْ ﻧَﺸَٓﺎﺀُ ﺍَﺻَﺒْﻨَﺎﻫُﻢْ ﺑِﺬُﻧُﻮﺑِﻬِﻢْۚ ﻭَﻧَﻄْﺒَﻊُ ﻋَﻠٰﻰ ﻗُﻠُﻮﺑِﻬِﻢْ ﻓَﻬُﻢْ ﻻﺎ ﻳَﺴْﻤَﻌُﻮﻥَ﴾١٠٠﴿ 100- Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanlara hâla şu gerçek belli olmadı mı ki: Eğer biz dileseydik onları da günahlarından dolayı musibetlere uğratırdık! Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar (gerçekleri) işitmezler. ﺗِﻠْﻚَ ﺍﻟْﻘُﺮٰﻯ ﻧَﻘُﺺُّ ﻋَﻠَﻴْﻚَ ﻣِﻦْ ﺍَﻧْﺒَٓﺎﺋِﻬَﺎۚ ﻭَﻟَﻘَﺪْ ﺟَٓﺎﺀَﺗْﻬُﻢْ ﺭُﺳُﻠُﻬُﻢْ ﺑِﺎﻟْﺒَﻴِّﻨَﺎﺕِۚ ﻓَﻤَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻟِﻴُﻮْۭﻣِﻨُﻮﺍ ﺑِﻤَﺎ ﻛَﺬَّﺑُﻮﺍ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻞُۜ ﻛَﺬٰﻟِﻚَ ﻳَﻄْﺒَﻌُﺎﻟﻠّٰﻬُﻌَﻠٰﻰ ﻗُﻠُﻮﺏِ ﺍﻟْﻜَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ﴾١٠١﴿ 101- İşte o ülkeler... Onların haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Andolsun ki, peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişlerdi. Fakat önceden yalanladıkları gerçeklere iman edecek değillerdi. İşte kâfirlerin kalplerini Allah böyle mühürler. ﻭَﻣَﺎ ﻭَﺟَﺪْﻧَﺎ ﻻﺎَﻛْﺜَﺮِﻫِﻢْ ﻣِﻦْ ﻋَﻬْﺪٍۚ ﻭَﺍِﻥْ ﻭَﺟَﺪْﻧَٓﺎ ﺍَﻛْﺜَﺮَﻫُﻢْ ﻟَﻔَﺎﺳِﻘ۪ﻴﻦَ﴾١٠٢﴿ 102- Onların çoğunda, sözünde durma diye bir şey bulamadık. Gerçek şu ki, onların çoğunu yoldan çıkmış bulduk. {103-156. âyetlerde Musa (a.s.)ın Mısır'da Firavun ve kavmini tevhid dinine daveti ve İsrailoğullarını Mısır esaretinden kurtarma mücadelesi anlatılır:} ﺛُﻢَّ ﺑَﻌَﺜْﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِﻫِﻢْ ﻣُﻮﺳٰﻰ ﺑِﺎٰﻳَﺎﺗِﻨَٓﺎ ﺍِﻟٰﻰ ﻓِﺮْﻋَﻮْﻥَ ﻭَﻣَﻼﺎ۬ﺋِﻪ۪ ﻓَﻈَﻠَﻤُﻮﺍ ﺑِﻬَﺎۚ ﻓَﺎﻧْﻈُﺮْ ﻛَﻴْﻒَ ﻛَﺎﻥَ ﻋَﺎﻗِﺒَﺔُ ﺍﻟْﻤُﻔْﺴِﺪ۪ﻳﻦَ﴾١٠٣﴿ 103- Sonra onların ardından Musa'yı mucizelerimizle Firavun ve kavmine gönderdik de o mucizeleri inkâr ettiler; ama, bak ki, fesatçıların sonu ne oldu! ﻭَﻗَﺎﻝَ ﻣُﻮﺳٰﻰ ﻳَﺎ ﻓِﺮْﻋَﻮْﻥُ ﺍِﻧّ۪ﻰ ﺭَﺳُﻮﻝٌ ﻣِﻨْﺮَﺑِّﺎﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَۚ﴾١٠٤﴿ 104- Musa dedi ki: "Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim. ﺣَﻘ۪ﻴﻖٌ ﻋَﻠٰٓﻰ ﺍَﻥْ ﻻٓﺎ ﺍَﻗُﻮﻝَ ﻋَﻠَﻰﺍﻟﻠّٰﻬِﺎِﻻَﺎ ﺍﻟْﺤَﻖَّۜ ﻗَﺪْ ﺟِﺌْﺘُﻜُﻢْ ﺑِﺒَﻴِّﻨَﺔٍ ﻣِﻨْﺮَﺑِّﻜُﻤْﻔَﺎَﺭْﺳِﻞْ ﻣَﻌِﻰَ ﺑَﻨ۪ٓﻰ ﺍِﺳْﺮَٓﺍﺋ۪ﻴﻞَۜ﴾١٠٥﴿ 105- Allah hakkında gerçekten başkasını söylememek benim üzerime borçtur. Size Rabbinizden açık bir delil getirdim; artık İsrailoğullarını benimle bırak!" {İsrailoğulları, daha önce Yusuf (a.s.) Mısır'da hazine yetkilisi iken babaları Ya'kub Peygamber'le beraber Filistin'den göçüp Mısır'a yerleşmişlerdi. Bilahare Mısır firavunları İsrailoğullarını parya sınıfı olarak geri ve ağır işlerde istihdam ettiler, bunlara birçok zulüm ve işkenceyi reva gördüler. Şimdi aynı milletten peygamber olarak gelmiş olan Musa (a.s.), kendi kavmini Firavun zulmünden kurtarmak için Mısır'dan çıkarıp tekrar Filistin'e götürmeyi ona teklif etti.} ﻗَﺎﻝَ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺖَ ﺟِﺌْﺖَ ﺑِﺎٰﻳَﺔٍ ﻓَﺎْﺕِ ﺑِﻬَٓﺎ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺖَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ﴾١٠٦﴿ 106- (Firavun) dedi ki: Eğer bir mucize getirdiysen ve gerçekten doğru söylüyorsan onu göster bakalım. ﻓَﺎَﻟْﻘٰﻰ ﻋَﺼَﺎﻩُ ﻓَﺎِﺫَﺍ ﻫِﻰَ ﺛُﻌْﺒَﺎﻥٌ ﻣُﺒ۪ﻴﻦٌۚ﴾١٠٧﴿ 107- Bunun üzerine Musa asasını yere attı. O hemen apaçık bir ejderha oluverdi! ﻭَﻧَﺰَﻉَ ﻳَﺪَﻩُ ﻓَﺎِﺫَﺍ ﻫِﻰَ ﺑَﻴْﻀَٓﺎﺀُ ﻟِﻠﻨَّﺎﻇِﺮ۪ﻳﻦَ۟﴾١٠٨﴿ 108- Ve elini (cebinden) çıkardı. Birdenbire o da seyredenlere bembeyaz görünüverdi. {Baston ve el beyazlığı Hz. Musa'ya verilen iki mucizedir.} ﻗَﺎﻝَ ﺍﻟْﻤَـﻻﺎُ ﻣِﻦْ ﻗَﻮْﻡِ ﻓِﺮْﻋَﻮْﻥَ ﺍِﻥَّ ﻫٰﺬَﺍ ﻟَﺴَﺎﺣِﺮٌ ﻋَﻠ۪ﻴﻢٌۙ﴾١٠٩﴿ ﻳُﺮ۪ﻳﺪُ ﺍَﻥْ ﻳُﺨْﺮِﺟَﻜُﻢْ ﻣِﻦْ ﺍَﺭْﺿِﻜُﻢْۚ ﻓَﻤَﺎﺫَﺍ ﺗَﺎْﻣُﺮُﻭﻥَ﴾١١٠﴿ 109- 110- Firavun'un kavminden ileri gelenler dediler ki: Bu çok bilgili bir sihirbazdır. Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Ne buyurursunuz? ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍَﺭْﺟِﻪْ ﻭَﺍَﺧَﺎﻩُ ﻭَﺍَﺭْﺳِﻞْ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻤَﺪَٓﺍﺋِﻦِ ﺣَﺎﺷِﺮ۪ﻳﻦَۙ﴾١١١﴿ ﻳَﺎْﺗُﻮﻙَ ﺑِﻜُﻞِّ ﺳَﺎﺣِﺮٍ ﻋَﻠ۪ﻴﻢٍ﴾١١٢﴿ 111-112- Dediler ki: Onu da kardeşini de beklet; şehirlere toplayıcılar (memurlar) yolla. Bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler. {Hz. Musa'nın kardeşi, Harun (a.s.)dır. O da kardeşine yardımcı olarak gönderilmiş bir peygamberdir.} ﻭَﺟَٓﺎﺀَ ﺍﻟﺴَّﺤَﺮَﺓُ ﻓِﺮْﻋَﻮْﻥَ ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍِﻥَّ ﻟَﻨَﺎ ﻻﺎَﺟْﺮًﺍ ﺍِﻥْ ﻛُﻨَّﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﺍﻟْﻐَﺎﻟِﺒ۪ﻴﻦَ﴾١١٣﴿ 113- Sihirbazlar Firavun'a geldi ve: Eğer üstün gelen biz olursak, bize kesin bir mükâfat var mı? dediler. ﻗَﺎﻝَ ﻧَﻌَﻢْ ﻭَﺍِﻧَّﻜُﻢْ ﻟَﻤِﻦَ ﺍﻟْﻤُﻘَﺮَّﺑ۪ﻴﻦَ﴾١١٤﴿ 114- (Firavun): Evet hem de siz mutlaka yakınlarımdan olacaksınız, dedi. ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻳَﺎ ﻣُﻮﺳٰٓﻰ ﺍِﻣَّٓﺎ ﺍَﻥْ ﺗُﻠْﻘِﻰَ ﻭَﺍِﻣَّٓﺎ ﺍَﻥْ ﻧَﻜُﻮﻥَ ﻧَﺤْﻦُ ﺍﻟْﻤُﻠْﻘ۪ﻴﻦَ﴾١١٥﴿ 115- (Sihirbazlar), Ey Musa sen mi (önce) atacaksın, yoksa atanlar biz mi olalım? dediler. ﻗَﺎﻝَ ﺍَﻟْﻘُﻮﺍۚ ﻓَﻠَﻤَّٓﺎ ﺍَﻟْﻘَﻮْﺍ ﺳَﺤَﺮُٓﻭﺍ ﺍَﻋْﻴُﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﻭَﺍﺳْﺘَﺮْﻫَﺒُﻮﻫُﻢْ ﻭَﺟَٓﺎﻭُۭ۫ ﺑِﺴِﺤْﺮٍ ﻋَﻈ۪ﻴﻢٍ﴾١١٦﴿ 116- "Siz atın" dedi. Onlar atınca, insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir gösterdiler. {Sihirbazlar ip ve odun parçalarını ortaya attılar. Fakat halkın gözlerini büyüledikleri için bu attıkları şeyler onlara yılan gibi gözüktü.} ﻭَﺍَﻭْﺣَﻴْﻨَٓﺎ ﺍِﻟٰﻰ ﻣُﻮﺳٰٓﻰ ﺍَﻥْ ﺍَﻟْﻖِ ﻋَﺼَﺎﻙَۚ ﻓَﺎِﺫَﺍ ﻫِﻰَ ﺗَﻠْﻘَﻒُ ﻣَﺎ ﻳَﺎْﻓِﻜُﻮﻥَۚ﴾١١٧﴿ 117- Biz de Musa'ya, "Asanı at!" diye vahyettik. Bir de baktılar ki bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor. ﻓَﻮَﻗَﻊَ ﺍﻟْﺤَﻖُّ ﻭَﺑَﻄَﻞَ ﻣَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَۚ﴾١١٨﴿ 118- Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların yapmakta oldukları yok olup gitti. ﻓَﻐُﻠِﺒُﻮﺍ ﻫُﻨَﺎﻟِﻚَ ﻭَﺍﻧْﻘَﻠَﺒُﻮﺍ ﺻَﺎﻏِﺮ۪ﻳﻦَۚ﴾١١٩﴿ 119- İşte Firavun ve kavmi, orada yenildi ve küçük düşerek geri döndüler. ﻭَﺍُﻟْﻘِﻰَ ﺍﻟﺴَّﺤَﺮَﺓُ ﺳَﺎﺟِﺪ۪ﻳﻦَۚ﴾١٢٠﴿ 120- Sihirbazlar ise secdeye kapandılar. ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍٰﻣَﻨَّﺎﺑِﺮَﺑِّﺎﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَۙ﴾١٢١﴿ﺭَﺑِّﻤُﻮﺳٰﻰ ﻭَﻫٰﺮُﻭﻥَ﴾١٢٢﴿ 121-122 -"Musa ve Harun'un Rabbi olan âlemlerin Rabbine inandık" dediler. ﻗَﺎﻝَ ﻓِﺮْﻋَﻮْﻥُ ﺍٰﻣَﻨْﺘُﻢْ ﺑِﻪ۪ ﻗَﺒْﻞَ ﺍَﻥْ ﺍٰﺫَﻥَ ﻟَﻜُﻢْۚ ﺍِﻥَّ ﻫٰﺬَﺍ ﻟَﻤَﻜْﺮٌ ﻣَﻜَﺮْﺗُﻤُﻮﻩُ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻤَﺪ۪ﻳﻨَﺔِ ﻟِﺘُﺨْﺮِﺟُﻮﺍ ﻣِﻨْﻬَٓﺎ ﺍَﻫْﻠَﻬَﺎۚ ﻓَﺴَﻮْﻑَ ﺗَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ﴾١٢٣﴿ 123- Firavun dedi ki: "Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? Bu, hiç şüphesiz şehirde, halkını oradan çıkarmak için kurduğunuz bir tuzaktır. Ama yakında (başınıza gelecekleri) göreceksiniz! ﻻﺎُﻗَﻄِّﻌَﻦَّ ﺍَﻳْﺪِﻳَﻜُﻢْ ﻭَﺍَﺭْﺟُﻠَﻜُﻢْ ﻣِﻦْ ﺧِﻼﺎﻑٍ ﺛُﻢَّ ﻻﺎُﺻَﻠِّﺒَﻨَّﻜُﻢْ ﺍَﺟْﻤَﻌ۪ﻴﻦَ﴾١٢٤﴿ 124- Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım!" {Firavun'un sihirbazları toptan Hz. Musa'ya iman edince, Firavun bu işin bir komplo olduğunu sandı ve halkın da toptan iman edeceğinden korktu. Bunu önlemek maksadıyla sihirbazları tehdit ederek hem onlara, hem de halka gözdağı verdi. Ayrıca Hz. Musa ve ona inananlara karşı halkı tahrik etmek ve kendi durumunu korumak maksadıyla da halkın yurtlarından çıkarılmak istendiğini ileri sürdü.} ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍِﻧَّٓﺎ ﺍِﻟٰﻰﺭَﺑِّﻨَﺎﻣُﻨْﻘَﻠِﺒُﻮﻥَۚ﴾١٢٥﴿ ﻭَﻣَﺎ ﺗَﻨْﻘِﻢُ ﻣِﻨَّٓﺎ ﺍِﻻَٓﺎ ﺍَﻥْ ﺍٰﻣَﻨَّﺎ ﺑِﺎٰﻳَﺎﺗِﺮَﺑِّﻨَﺎﻟَﻤَّﺎ ﺟَٓﺎﺀَﺗْﻨَﺎۜﺭَﺑَّﻨَٓﺎﺍَﻓْﺮِﻍْ ﻋَﻠَﻴْﻨَﺎ ﺻَﺒْﺮًﺍ ﻭَﺗَﻮَﻓَّﻨَﺎ ﻣُﺴْﻠِﻤ۪ﻴﻦَ۟﴾١٢٦﴿ 125-126- Onlar: Biz zaten Rabbimize döneceğiz. Sen sadece Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver, müslüman olarak canımızı al, dediler. ﻭَﻗَﺎﻝَ ﺍﻟْﻤَـﻻﺎُ ﻣِﻦْ ﻗَﻮْﻡِ ﻓِﺮْﻋَﻮْﻥَ ﺍَﺗَﺬَﺭُ ﻣُﻮﺳٰﻰ ﻭَﻗَﻮْﻣَﻪُ ﻟِﻴُﻔْﺴِﺪُﻭﺍ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﻭَﻳَﺬَﺭَﻙَ ﻭَﺍٰﻟِﻬَﺘَﻚَۜ ﻗَﺎﻝَ ﺳَﻨُﻘَﺘِّﻞُ ﺍَﺑْﻨَٓﺎﺀَﻫُﻢْ ﻭَﻧَﺴْﺘَﺤْﻴ۪ﻰ ﻧِﺴَٓﺎﺀَﻫُﻢْۚ ﻭَﺍِﻧَّﺎ ﻓَﻮْﻗَﻬُﻢْ ﻗَﺎﻫِﺮُﻭﻥَ﴾١٢٧﴿ 127- Firavun'un kavminden ileri gelenler dediler ki: Musa'yı ve kavmini, seni ve ilâhlarını bırakıp yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye mi bırakacaksın? (Firavun): "Biz onların oğullarını öldürüp, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz" dedi. ﻗَﺎﻝَ ﻣُﻮﺳٰﻰ ﻟِﻘَﻮْﻣِﻪِ ﺍﺳْﺘَﻌ۪ﻴﻨُﻮﺍﺑِﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﺍﺻْﺒِﺮُﻭﺍۚ ﺍِﻥَّ ﺍﻻﺎَﺭْﺿَﻠِﻠّٰﻬِ۠ﻴُﻮﺭِﺛُﻬَﺎ ﻣَﻦْ ﻳَﺸَٓﺎﺀُ ﻣِﻦْ ﻋِﺒَﺎﺩِﻩ۪ۜ ﻭَﺍﻟْﻌَﺎﻗِﺒَﺔُ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘ۪ﻴﻦَ﴾١٢٨﴿ 128- Musa kavmine dedi ki: "Allah'tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Sonuç (Allah'tan korkup günahtan) sakınanlarındır." ﻗَﺎﻟُٓﻮﺍ ﺍُﻭ۫ﺫ۪ﻳﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻞِ ﺍَﻥْ ﺗَﺎْﺗِﻴَﻨَﺎ ﻭَﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِ ﻣَﺎ ﺟِﺌْﺘَﻨَﺎۜ ﻗَﺎﻝَ ﻋَﺴٰﻰﺭَﺑُّﻜُﻤْﺎَﻥْ ﻳُﻬْﻠِﻚَ ﻋَﺪُﻭَّﻛُﻢْ ﻭَﻳَﺴْﺘَﺨْﻠِﻔَﻜُﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﻓَﻴَﻨْﻈُﺮَ ﻛَﻴْﻒَ ﺗَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَ۟﴾١٢٩﴿ 129- Onlar da, sen bize (peygamber olarak) gelmeden önce de geldikten sonra da bize işkence edildi, dediler. (Musa), "Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helâk eder ve onların yerine sizi yer yüzüne hakim kılar da nasıl hareket edeceğinize bakar" dedi. {Böylece Hz. Musa istikbalin, inananların olacağına işaret etti. Yüce Allah, Firavun ile kavmini suda boğarak bu vadini yerine getirdi. İsrailoğullarını, onların yurtlarına ve mallarına Davud ve Süleyman (a.s.) zamanlarında sahip kıldı. Yûşa' b. Nûn devrinde de Kudüs'ü fethettiler.} ﻭَﻟَﻘَﺪْ ﺍَﺧَﺬْﻧَٓﺎ ﺍٰﻝَ ﻓِﺮْﻋَﻮْﻥَ ﺑِﺎﻟﺴِّﻨ۪ﻴﻦَ ﻭَﻧَﻘْﺺٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺍﺕِ ﻟَﻌَﻠَّﻬُﻢْ ﻳَﺬَّﻛَّﺮُﻭﻥَ﴾١٣٠﴿ 130- Andolsun ki, biz de Firavun'a uyanları ders alsınlar diye yıllarca kuraklık ve mahsül kıtlığı ile cezalandırdık. ﻓَﺎِﺫَﺍ ﺟَٓﺎﺀَﺗْﻬُﻢُ ﺍﻟْﺤَﺴَﻨَﺔُ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻟَﻨَﺎ ﻫٰﺬِﻩ۪ۚ ﻭَﺍِﻥْ ﺗُﺼِﺒْﻬُﻢْ ﺳَﻴِّﺌَﺔٌ ﻳَﻄَّﻴَّﺮُﻭﺍ ﺑِﻤُﻮﺳٰﻰ ﻭَﻣَﻦْ ﻣَﻌَﻪُۜ ﺍَﻻٓﺎ ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﻃَٓﺎﺋِﺮُﻫُﻢْ ﻋِﻨْﺪَﺍﻟﻠّٰﻬِﻮَﻟٰﻜِﻦَّ ﺍَﻛْﺜَﺮَﻫُﻢْ ﻻﺎ ﻳَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ﴾١٣١﴿ 131- Onlara bir iyilik (bolluk) gelince, "Bu bizim hakkımızdır" derler; eğer kendilerine bir fenalık gelirse Musa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı. Bilesiniz ki, onlara gelen uğursuzluk Allah katındandır, fakat onların çoğu bunu bilmezler. ﻭَﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻣَﻬْﻤَﺎ ﺗَﺎْﺗِﻨَﺎ ﺑِﻪ۪ ﻣِﻦْ ﺍٰﻳَﺔٍ ﻟِﺘَﺴْﺤَﺮَﻧَﺎ ﺑِﻬَﺎۙ ﻓَﻤَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻟَﻚَ ﺑِﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ﴾١٣٢﴿ 132- Ve dediler ki: "Bizi sihirlemek için ne mucize getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz." ﻓَﺎَﺭْﺳَﻠْﻨَﺎ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢُ ﺍﻟﻄُّﻮﻓَﺎﻥَ ﻭَﺍﻟْﺠَﺮَﺍﺩَ ﻭَﺍﻟْﻘُﻤَّﻞَ ﻭَﺍﻟﻀَّﻔَﺎﺩِﻉَ ﻭَﺍﻟﺪَّﻡَ ﺍٰﻳَﺎﺕٍ ﻣُﻔَﺼَّﻼﺎﺕٍ ﻓَﺎﺳْﺘَﻜْﺒَﺮُﻭﺍ ﻭَﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻗَﻮْﻣًﺎ ﻣُﺠْﺮِﻣ۪ﻴﻦَ﴾١٣٣﴿ 133- Biz de ayrı ayrı mucizeler olarak onların üzerine tufan, çekirge, haşere, kurbağalar ve kan gönderdik; yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular. {Mısırlılar Hz. Musa'ya inanmadıkları için Allah Teâlâ onlara yağmur ve sel tufanı gönderdi, bilahare sırasıyla çekirge, haşere, kurbağalar gönderdi ki bu hayvanlar onların ağızlarına ve gözlerine girecek derecede çok idiler. Daha sonra gökten kan yağdırdı, bütün sular kan oldu ve kan içtiler. Bu belâların kalkması için Hz. Musa'ya baş vurdular, o da Allah'a dua etti ve belâlar kalktı; fakat onlar, "Ey Musa, sen gerçekten büyük bir sihirbaz imişsin!" diyerek inkâr etmekte ısrar ettiler.} ﻭَﻟَﻤَّﺎ ﻭَﻗَﻊَ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢُ ﺍﻟﺮِّﺟْﺰُ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻳَﺎ ﻣُﻮﺳَﻰ ﺍﺩْﻉُ ﻟَﻨَﺎﺭَﺑَّﻜَﺒِﻤَﺎ ﻋَﻬِﺪَ ﻋِﻨْﺪَﻙَۚ ﻟَﺌِﻦْ ﻛَﺸَﻔْﺖَ ﻋَﻨَّﺎ ﺍﻟﺮِّﺟْﺰَ ﻟَﻨُﻮْۭﻣِﻨَﻦَّ ﻟَﻚَ ﻭَﻟَﻨُﺮْﺳِﻠَﻦَّ ﻣَﻌَﻚَ ﺑَﻨ۪ٓﻰ ﺍِﺳْﺮَٓﺍﺋ۪ﻴﻞَۚ﴾١٣٤﴿ 134- Azap üzerlerine çökünce, "Ey Musa! sana verdiği söz hürmetine, bizim için Rabbine dua et; eğer bizden azabı kaldırırsan, mutlaka sana inanacağız ve muhakkak İsrailoğullarını seninle göndereceğiz" dediler. ﻓَﻠَﻤَّﺎ ﻛَﺸَﻔْﻨَﺎ ﻋَﻨْﻬُﻢُ ﺍﻟﺮِّﺟْﺰَ ﺍِﻟٰٓﻰ ﺍَﺟَﻞٍ ﻫُﻢْ ﺑَﺎﻟِﻐُﻮﻩُ ﺍِﺫَﺍﻫُﻢْ ﻳَﻨْﻜُﺜُﻮﻥَ﴾١٣٥﴿ 135- Biz, ulaşacakları bir müddete kadar onlardan azabı kaldırınca hemen sözlerinden dönüverdiler. ﻓَﺎﻧْﺘَﻘَﻤْﻨَﺎ ﻣِﻨْﻬُﻢْ ﻓَﺎَﻏْﺮَﻗْﻨَﺎﻫُﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻴَﻢِّ ﺑِﺎَﻧَّﻬُﻢْ ﻛَﺬَّﺑُﻮﺍ ﺑِﺎٰﻳَﺎﺗِﻨَﺎ ﻭَﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻋَﻨْﻬَﺎ ﻏَﺎﻓِﻠ۪ﻴﻦَ﴾١٣٦﴿ 136- Biz de âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil kalmaları sebebiyle kendilerinden intikam aldık ve onları denizde boğduk. ﻭَﺍَﻭْﺭَﺛْﻨَﺎ ﺍﻟْﻘَﻮْﻡَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳُﺴْﺘَﻀْﻌَﻔُﻮﻥَ ﻣَﺸَﺎﺭِﻕَ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﻭَﻣَﻐَﺎﺭِﺑَﻬَﺎ ﺍﻟَّﺘ۪ﻰ ﺑَﺎﺭَﻛْﻨَﺎ ﻓ۪ﻴﻬَﺎۜ ﻭَﺗَﻤَّﺖْ ﻛَﻠِﻤَﺘُﺮَﺑِّﻜَﺎﻟْﺤُﺴْﻨٰﻰ ﻋَﻠٰﻰ ﺑَﻨ۪ٓﻰ ﺍِﺳْﺮَٓﺍﺋ۪ﻴﻞَ ﺑِﻤَﺎ ﺻَﺒَﺮُﻭﺍۜ ﻭَﺩَﻣَّﺮْﻧَﺎ ﻣَﺎ ﻛَﺎﻥَ ﻳَﺼْﻨَﻊُ ﻓِﺮْﻋَﻮْﻥُ ﻭَﻗَﻮْﻣُﻪُ ﻭَﻣَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳَﻌْﺮِﺷُﻮﻥَ﴾١٣٧﴿ 137- Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi (yahudileri) de, içini bereketle doldurduğumuz yerin doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Sabırlarına karşılık Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını ve yetiştirdikleri bahçeleri helâk ettik. {İsrailoğulları Hz. Musa'nın yönetiminde Mısır'dan Sina yarımadasına geçtikten sonra uzun müddet burada kaldılar. Bilahare Kudüs ve Şam bölgelerini hakimiyetleri altına aldılar. Birçok tefsirci âyette geçen "yeryüzünün doğuları ve batıları"nı Şam ve Mısır olarak tefsir etmişlerse de Sina yarımadasının, Filistin ve Şam bölgeleri olması gerçeğe daha yakın görülmektedir. Zira tarihte İsrailoğulları Mısır'a değil, adı geçen bölgelere hakim olmuşlardır.} ﻭَﺟَﺎﻭَﺯْﻧَﺎ ﺑِﺒَﻨ۪ٓﻰ ﺍِﺳْﺮَٓﺍﺋ۪ﻴﻞَ ﺍﻟْﺒَﺤْﺮَ ﻓَﺎَﺗَﻮْﺍ ﻋَﻠٰﻰ ﻗَﻮْﻡٍ ﻳَﻌْﻜُﻔُﻮﻥَ ﻋَﻠٰٓﻰ ﺍَﺻْﻨَﺎﻡٍ ﻟَﻬُﻢْۚ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻳَﺎ ﻣُﻮﺳَﻰ ﺍﺟْﻌَﻞْ ﻟَﻨَٓﺎ ﺍِﻟٰﻬًﺎ ﻛَﻤَﺎ ﻟَﻬُﻢْ ﺍٰﻟِﻬَﺔٌۜ ﻗَﺎﻝَ ﺍِﻧَّﻜُﻢْ ﻗَﻮْﻡٌ ﺗَﺠْﻬَﻠُﻮﻥَ﴾١٣٨﴿ 138- İsrailoğullarını denizden geçirdik, orada kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar. Bunun üzerine: Ey Musa! Onların ilâhları olduğu gibi, sen de bizim için bir ilâh yap! dediler. Musa: Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz, dedi. {İsrailoğulları denizi geçtikten sonra buzağıya tapan Amalika kavmine rastladılar, kendi peygamberlerinden, onların ilâhları gibi bir ilâh yapmasını istediler. Hz. Musa onların teklifini reddetti ve onları cehaletle suçladı.} ﺍِﻥَّ ﻫٰٓﻮُۭ۬ﻻٓﺎﺀِ ﻣُﺘَﺒَّﺮٌ ﻣَﺎ ﻫُﻢْ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻭَﺑَﺎﻃِﻞٌ ﻣَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَ﴾١٣٩﴿ 139- Şüphesiz bunların içinde bulundukları (din) yıkılmıştır, yapmakta oldukları da bâtıldır. ﻗَﺎﻝَ ﺍَﻏَﻴْﺮَﺍﻟﻠّٰﻬِﺎَﺑْﻐ۪ﻴﻜُﻢْ ﺍِﻟٰﻬًﺎ ﻭَﻫُﻮَ ﻓَﻀَّﻠَﻜُﻢْ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَ﴾١٤٠﴿ 140- Musa dedi ki: Allah sizi âlemlere üstün kılmışken ben size Allah'tan başka bir ilâh mı arayayım? {Yüce Allah İsrailoğullarını Firavun'un zulmünden kurtarıp onları denizden geçirdi ve Sina çölünde onlara bazı nimetler verdi. Buna rağmen İsrailoğulları Allah'ı bırakıp Amalika kavminde gördükleri buzağı gibi bir ilâh isteyince Allah Teâlâ onlara verdiği nimetleri hatırlatmak için bu âyeti indirdi:} ﻭَﺍِﺫْ ﺍَﻧْﺠَﻴْﻨَﺎﻛُﻢْ ﻣِﻦْ ﺍٰﻝِ ﻓِﺮْﻋَﻮْﻥَ ﻳَﺴُﻮﻣُﻮﻧَﻜُﻢْ ﺳُٓﻮﺀَ ﺍﻟْﻌَﺬَﺍﺏِۚ ﻳُﻘَﺘِّﻠُﻮﻥَ ﺍَﺑْﻨَٓﺎﺀَﻛُﻢْ ﻭَﻳَﺴْﺘَﺤْﻴُﻮﻥَ ﻧِﺴَٓﺎﺀَﻛُﻢْۜ ﻭَﻓ۪ﻰ ﺫٰﻟِﻜُﻢْ ﺑَﻼٓﺎﺀٌ ﻣِﻨْﺮَﺑِّﻜُﻤْﻌَﻈ۪ﻴﻢٌ۟﴾١٤١﴿ 141- Hatırlayın ki, size işkencenin en kötüsünü yapan Firavun'un adamlarından sizi kurtardık. Onlar oğullarınızı öldürüyorlar, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. İşte bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardır. ﺣﺤﺤﺰﺯﺯﺑﺒﺒﺐ ﻭَﻭٰﻋَﺪْﻧَﺎ ﻣُﻮﺳٰﻰ ﺛَﻠٰﺜ۪ﻴﻦَ ﻟَﻴْﻠَﺔً ﻭَﺍَﺗْﻤَﻤْﻨَﺎﻫَﺎ ﺑِﻌَﺸْﺮٍ ﻓَﺘَﻢَّ ﻣ۪ﻴﻘَﺎﺗُﺮَﺑِّﻬ۪ٓﺎَﺭْﺑَﻌ۪ﻴﻦَ ﻟَﻴْﻠَﺔًۚ ﻭَﻗَﺎﻝَ ﻣُﻮﺳٰﻰ ﻻﺎَﺧ۪ﻴﻪِ ﻫٰﺮُﻭﻥَ ﺍﺧْﻠُﻔْﻨ۪ﻰ ﻓ۪ﻰ ﻗَﻮْﻣ۪ﻰ ﻭَﺍَﺻْﻠِﺢْ ﻭَﻻﺎﺗَﺘَّﺒِﻊْ ﺳَﺒ۪ﻴﻞَ ﺍﻟْﻤُﻔْﺴِﺪ۪ﻳﻦَ﴾١٤٢﴿ 142- (Bana ibadet etmesi için) Musa'ya otuz gece vade verdik ve ona on gece daha ilâve ettik; böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu. Musa, kardeşi Harun'a dedi ki: Kavmimin içinde benim yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yoluna uyma. ﻭَﻟَﻤَّﺎ ﺟَٓﺎﺀَ ﻣُﻮﺳٰﻰ ﻟِﻤ۪ﻴﻘَﺎﺗِﻨَﺎ ﻭَﻛَﻠَّﻤَﻬُﺮَﺑُّﻬُۙﻘَﺎﻟَﺮَﺑِّﺎَﺭِﻧ۪ٓﻰ ﺍَﻧْﻈُﺮْ ﺍِﻟَﻴْﻚَۜ ﻗَﺎﻝَ ﻟَﻦْ ﺗَﺮٰﻳﻨ۪ﻰ ﻭَﻟٰﻜِﻦِ ﺍﻧْﻈُﺮْ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟْﺠَﺒَﻞِ ﻓَﺎِﻥِ ﺍﺳْﺘَﻘَﺮَّ ﻣَﻜَﺎﻧَﻪُ ﻓَﺴَﻮْﻑَ ﺗَﺮٰﻳﻨ۪ﻰۚ ﻓَﻠَﻤَّﺎ ﺗَﺠَﻠّٰﻰﺭَﺑُّﻬُﻠِﻠْﺠَﺒَﻞِ ﺟَﻌَﻠَﻪُ ﺩَﻛًّﺎ ﻭَﺧَﺮَّ ﻣُﻮﺳٰﻰ ﺻَﻌِﻘًﺎۚ ﻓَﻠَﻤَّٓﺎ ﺍَﻓَﺎﻕَ ﻗَﺎﻝَ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﺗُﺒْﺖُ ﺍِﻟَﻴْﻚَ ﻭَﺍَﻧَ۬ﺎ ﺍَﻭَّﻝُ ﺍﻟْﻤُﻮْۭﻣِﻨ۪ﻴﻦَ﴾١٤٣﴿ 143- Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tûr'a) gelip de Rabbi onunla konuşunca "Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim!" dedi. (Rabbi): "Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!" buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Musa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim. Ben inananların ilkiyim. {Hz. Musa, Yüce Allah'ın dünyada görülemeyeceğini bildiği halde kendisindeki şiddetli iştiyak sebebiyle Allah'a böyle bir niyazda bulundu. Çünkü o, Allah'ın sözlerini duyunca adeta kendinin dünyada olduğunu unutmuş, ahiret ve cennet hayatına kavuştuğunu zannetmişti.} ﻗَﺎﻝَ ﻳَﺎ ﻣُﻮﺳٰٓﻰ ﺍِﻧِّﻰ ﺍﺻْﻄَﻔَﻴْﺘُﻚَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﺑِﺮِﺳَﺎﻻﺎﺗ۪ﻰ ﻭَﺑِﻜَﻼﺎﻣ۪ﻰۘ ﻓَﺨُﺬْ ﻣَٓﺎﺍٰﺗَﻴْﺘُﻚَ ﻭَﻛُﻦْ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺸَّﺎﻛِﺮ۪ﻳﻦَ﴾١٤٤﴿ 144- (Allah) Ey Musa! dedi, ben risaletlerimle (sana verdiğim görevlerle) ve sözlerimle seni insanların başına seçtim. Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol. ﻭَﻛَﺘَﺒْﻨَﺎ ﻟَﻪُ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﻟْﻮَﺍﺡِ ﻣِﻦْ ﻛُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍ ﻣَﻮْﻋِﻈَﺔً ﻭَﺗَﻔْﺼ۪ﻴﻼﺎ ﻟِﻜُﻞِّ ﺷَﻰْﺀٍۚ ﻓَﺨُﺬْﻫَﺎ ﺑِﻘُﻮَّﺓٍ ﻭَﺍْﻣُﺮْ ﻗَﻮْﻣَﻚَ ﻳَﺎْﺧُﺬُﻭﺍ ﺑِﺎَﺣْﺴَﻨِﻬَﺎۜ ﺳَﺎُﺭ۪ﻳﻜُﻢْ ﺩَﺍﺭَ ﺍﻟْﻔَﺎﺳِﻘ۪ﻴﻦَ﴾١٤٥﴿ 145- Nasihat ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Musa için levhalarda yazdık. (Ve dedik ki): Bunları kuvvetle tut, kavmine de onun en güzelini almalarını emret. Yakında size, yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim. {Bu âyette, Tevrat'ın, levhalarda yazılı olarak Allah tarafından Hz. Musa'ya verildiği ifade edilmektedir. Ancak bu levhaların mahiyeti hakkında kesin bilgiye sahip değiliz. Muhtevasına gelince, şüphesiz ki bu levhalarda o gün İsrailoğullarının din ile ilgili meseleleri ve toplumun ıslahı için gerekli usul ve furû mevcut idi. Âyette anlatılan "en güzelini almak"tan maksat, Tev-rat'ın gereği ile amel etmektir. Âyette geçen fâsıkların yurdundan maksat, putperest Amalika kabilesinin elinde bulunan mukaddes topraklar (Kudüs ve çevresi) ile Şam bölgesidir. Hz. Musa'nın vefatından sonra İsrailoğulları buraları ellerine geçirmiş ve bir müddet hüküm sürmüşlerdir.} ﺳَﺎَﺻْﺮِﻑُ ﻋَﻦْ ﺍٰﻳَﺎﺗِﻰَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﺘَﻜَﺒَّﺮُﻭﻥَ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﺑِﻐَﻴْﺮِ ﺍﻟْﺤَﻖِّۜ ﻭَﺍِﻥْ ﻳَﺮَﻭْﺍ ﻛُﻞَّ ﺍٰﻳَﺔٍ ﻻﺎ ﻳُﻮْۭﻣِﻨُﻮﺍ ﺑِﻬَﺎۚ ﻭَﺍِﻥْ ﻳَﺮَﻭْﺍ ﺳَﺒ۪ﻴﻞَ ﺍﻟﺮُّﺷْﺪِ ﻻﺎ ﻳَﺘَّﺨِﺬُﻭﻩُ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎۚ ﻭَﺍِﻥْ ﻳَﺮَﻭْﺍ ﺳَﺒ۪ﻴﻞَ ﺍﻟْﻐَﻰِّ ﻳَﺘَّﺨِﺬُﻭﻩُ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎۜ ﺫٰﻟِﻚَ ﺑِﺎَﻧَّﻬُﻢْ ﻛَﺬَّﺑُﻮﺍ ﺑِﺎٰﻳَﺎﺗِﻨَﺎ ﻭَﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻋَﻨْﻬَﺎ ﻏَﺎﻓِﻠ۪ﻴﻦَ﴾١٤٦﴿ 146- Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri âyetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar bütün mucizeleri görseler de iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Fakat azgınlık yolunu görürlerse, hemen ona saparlar. Bu durum, onların âyetlerimizi yalanlamalarından ve onlardan gafil olmalarından ileri gelmektedir. ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﺬَّﺑُﻮﺍ ﺑِﺎٰﻳَﺎﺗِﻨَﺎ ﻭَﻟِﻘَٓﺎﺀِ ﺍﻻﺎٰﺧِﺮَﺓِ ﺣَﺒِﻄَﺖْ ﺍَﻋْﻤَﺎﻟُﻬُﻢْۜ ﻫَﻞْ ﻳُﺠْﺰَﻭْﻥَ ﺍِﻻَﺎ ﻣَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَ۟﴾١٤٧﴿ 147- Halbuki âyetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa çıkmıştır. Onlar, yapmakta oldukları amellerden başka bir şey için mi cezalandırılırlar! ﻭَﺍﺗَّﺨَﺬَ ﻗَﻮْﻡُ ﻣُﻮﺳٰﻰ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِﻩ۪ ﻣِﻦْ ﺣُﻠِﻴِّﻬِﻢْ ﻋِﺠْﻼﺎ ﺟَﺴَﺪًﺍ ﻟَﻪُ ﺧُﻮَﺍﺭٌۜ ﺍَﻟَﻢْ ﻳَﺮَﻭْﺍ ﺍَﻧَّﻪُ ﻻﺎ ﻳُﻜَﻠِّﻤُﻬُﻢْ ﻭَﻻﺎ ﻳَﻬْﺪ۪ﻳﻬِﻢْ ﺳَﺒ۪ﻴﻼﺎۢ ﺍِﺗَّﺨَﺬُﻭﻩُ ﻭَﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻇَﺎﻟِﻤ۪ﻴﻦَ﴾١٤٨﴿ 148- (Tûr'a giden) Musa'nın arkasından kavmi, zinet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykelini (ilâh) edindiler. Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor? Onu (ilâh olarak) benimsediler ve zalimler oldular. {Hz. Musa'nın Tûr'da kalma müddeti on gün uzatılınca, İsrailoğullarından Sâmirî adında bir sanatkâr, zinet takımlarını toplayarak bir buzağı heykeli yaptı ve: "Sizin de Musa'nın da ilâhı budur. Fakat Musa ilâhını unuttu" dedi. Buzağıyı öyle bir ustalıkla yapmıştı ki, içine rüzgâr girdiğinde canlı imiş gibi böğürüyordu.} ﻭَﻟَﻤَّﺎ ﺳُﻘِﻂَ ﻓ۪ٓﻰ ﺍَﻳْﺪ۪ﻳﻬِﻢْ ﻭَﺭَﺍَﻭْﺍ ﺍَﻧَّﻬُﻢْ ﻗَﺪْ ﺿَﻠُّﻮﺍۙ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻟَﺌِﻦْ ﻟَﻢْ ﻳَﺮْﺣَﻤْﻨَﺎﺭَﺑُّﻨَﺎﻭَﻳَﻐْﻔِﺮْ ﻟَﻨَﺎ ﻟَﻨَﻜُﻮﻧَﻦَّ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺨَﺎﺳِﺮ۪ﻳﻦَ﴾١٤٩﴿ 149- Pişman olup da kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını görünce dediler ki: Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa mutlaka ziyana uğrayanlardan olacağız! ﻭَﻟَﻤَّﺎ ﺭَﺟَﻊَ ﻣُﻮﺳٰٓﻰ ﺍِﻟٰﻰ ﻗَﻮْﻣِﻪ۪ ﻏَﻀْﺒَﺎﻥَ ﺍَﺳِﻔًﺎۙ ﻗَﺎﻝَ ﺑِﺌْﺴَﻤَﺎ ﺧَﻠَﻔْﺘُﻤُﻮﻧ۪ﻰ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪ۪ﻯۚ ﺍَﻋَﺠِﻠْﺘُﻢْ ﺍَﻣْﺮَﺭَﺑِّﻜُﻤْۚﻮَﺍَﻟْﻘَﻰ ﺍﻻﺎَﻟْﻮَﺍﺡَ ﻭَﺍَﺧَﺬَ ﺑِﺮَﺍْﺱِ ﺍَﺧ۪ﻴﻪِ ﻳَﺠُﺮُّﻩُٓ ﺍِﻟَﻴْﻪِۜ ﻗَﺎﻝَ ﺍﺑْﻦَ ﺍُﻡَّ ﺍِﻥَّ ﺍﻟْﻘَﻮْﻡَ ﺍﺳْﺘَﻀْﻌَﻔُﻮﻧ۪ﻰ ﻭَﻛَﺎﺩُﻭﺍ ﻳَﻘْﺘُﻠُﻮﻧَﻨ۪ﻰۘ ﻓَﻼﺎ ﺗُﺸْﻤِﺖْ ﺑِﻰَ ﺍﻻﺎَﻋْﺪَٓﺍﺀَ ﻭَﻻﺎ ﺗَﺠْﻌَﻠْﻨ۪ﻰ ﻣَﻊَ ﺍﻟْﻘَﻮْﻡِ ﺍﻟﻈَّﺎﻟِﻤ۪ﻴﻦَ﴾١٥٠﴿ 150- Musa, kızgın ve üzgün bir halde kavmine dönünce: "Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?" dedi. Tevrat levhalarını yere attı ve kardeşinin (Harun'un) başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi): "Anam oğlu! Bu kavim beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zalim kavimle beraber tutma!" dedi. {Hz. Musa ile Hz. Harun ana-baba bir kardeştirler. Durum böyle olduğu halde Hz. Harun'un, kardeşine "anam oğlu" demesinin sebebi, onun merhametini celbetmektir. Zira, ananın şefkat ve merhameti baba ve kardeşten daha fazladır. Ayrıca analarının Allah'a inanmış biri olması ve ona karşı sevgilerinin daha fazla olması da bu hususta bir sebep olabilir.} ﻗَﺎﻟَﺮَﺑِّﺎﻏْﻔِﺮْ ﻟ۪ﻰ ﻭَ ﻻﺎَﺧ۪ﻰ ﻭَﺍَﺩْﺧِﻠْﻨَﺎ ﻓ۪ﻰ ﺭَﺣْﻤَﺘِﻚَۘ ﻭَﺍَﻧْﺖَ ﺍَﺭْﺣَﻢُ ﺍﻟﺮَّﺍﺣِﻤ۪ﻴﻦَ۟﴾١٥١﴿ 151- (Musa da) Ey Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetine kabul et. Zira sen merhametlilerin en merhametlisisin! dedi. ﺍِﻥَّ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍﺗَّﺨَﺬُﻭﺍ ﺍﻟْﻌِﺠْﻞَ ﺳَﻴَﻨَﺎﻟُﻬُﻢْ ﻏَﻀَﺐٌ ﻣِﻨْﺮَﺑِّﻬِﻤْﻮَﺫِﻟَّﺔٌ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺤَﻴٰﻮﺓِ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎۜ ﻭَﻛَﺬٰﻟِﻚَ ﻧَﺠْﺰِﻯ ﺍﻟْﻤُﻔْﺘَﺮ۪ﻳﻦَ﴾١٥٢﴿ 152- Buzağıyı (ilâh) edinenler var ya, işte onlara mutlaka Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. Biz iftiracıları böyle cezalandırırız. ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻋَﻤِﻠُﻮﺍ ﺍﻟﺴَّﻴِّﺌَﺎﺕِ ﺛُﻢَّ ﺗَﺎﺑُﻮﺍ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِﻫَﺎ ﻭَﺍٰﻣَﻨُﻮﺍۘ ﺍِﻧَّﺮَﺑَّﻜَﻤِﻦْ ﺑَﻌْﺪِﻫَﺎ ﻟَﻐَﻔُﻮﺭٌ ﺭَﺣ۪ﻴﻢٌ﴾١٥٣﴿ 153- Kötülükler yaptıktan sonra ardından tevbe edip de iman edenlere gelince, şüphesiz ki o tevbe ve imandan sonra, Rabbin elbette bağışlayan ve esirgeyendir. ﻭَﻟَﻤَّﺎ ﺳَﻜَﺖَ ﻋَﻦْ ﻣُﻮﺳَﻰ ﺍﻟْﻐَﻀَﺐُ ﺍَﺧَﺬَ ﺍﻻﺎَﻟْﻮَﺍﺡَۚ ﻭَﻓ۪ﻰ ﻧُﺴْﺨَﺘِﻬَﺎ ﻫُﺪًﻯ ﻭَﺭَﺣْﻤَﺔٌ ﻟِﻠَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻫُﻤْﻠِﺮَﺑِّﻬِﻤْﻴَﺮْﻫَﺒُﻮﻥَ﴾١٥٤﴿ 154- Musa'nın öfkesi dinince levhaları aldı. Onlardaki yazıda Rablerinden korkanlar için hidayet ve rahmet (haberi) vardı. {İsrailoğulları buzağıya taptıklarına pişman oldukları için Allah Teâlâ, Hz. Musa'ya kavmini temsilen yetmiş kişi seçerek huzura getirmesini ve hep beraber tevbe etmelerini emretmişti. 155. âyet bu hususu açıklamaktadır:} ﻭَﺍﺧْﺘَﺎﺭَ ﻣُﻮﺳٰﻰ ﻗَﻮْﻣَﻪُ ﺳَﺒْﻌ۪ﻴﻦَ ﺭَﺟُﻼﺎ ﻟِﻤ۪ﻴﻘَﺎﺗِﻨَﺎۚ ﻓَﻠَﻤَّٓﺎ ﺍَﺧَﺬَﺗْﻬُﻢُ ﺍﻟﺮَّﺟْﻔَﺔُ ﻗَﺎﻟَﺮَﺑِّﻠَﻮْ ﺷِﺌْﺖَ ﺍَﻫْﻠَﻜْﺘَﻬُﻢْ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻞُ ﻭَﺍِﻳَّﺎﻯَۜ ﺍَﺗُﻬْﻠِﻜُﻨَﺎ ﺑِﻤَﺎ ﻓَﻌَﻞَ ﺍﻟﺴُّﻔَﻬَٓﺎﺀُ ﻣِﻨَّﺎۚ ﺍِﻥْ ﻫِﻰَ ﺍِﻻَﺎ ﻓِﺘْﻨَﺘُﻚَۜ ﺗُﻀِﻞُّ ﺑِﻬَﺎ ﻣَﻦْ ﺗَﺸَٓﺎﺀُ ﻭَﺗَﻬْﺪ۪ﻯ ﻣَﻦْ ﺗَﺸَٓﺎﺀُۜ ﺍَﻧْﺖَ ﻭَﻟِﻴُّﻨَﺎ ﻓَﺎﻏْﻔِﺮْ ﻟَﻨَﺎ ﻭَﺍﺭْﺣَﻤْﻨَﺎ ﻭَﺍَﻧْﺖَ ﺧَﻴْﺮُ ﺍﻟْﻐَﺎﻓِﺮ۪ﻳﻦَ﴾١٥٥﴿ 155- Musa tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçti. Onları o müthiş deprem yakalayınca Musa dedi ki: "Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de daha önce helâk ederdin. İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden hepimizi helâk edecek misin? Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim sahibimizsin, bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en iyisisin! {Hz. Musa'nın, kavmini temsilen seçip Allah'ın huzuruna getirdiği kimseler, Allah ile kendi arasındaki konuşmayı işitince, onunla yetinmediler ve: "Ey Musa, Allah'ı açıkca görmedikçe sana asla inanmayacağız" dediler. Bunun üzerine orada şiddetli bir deprem oldu ve bayılıp düştüler. Hz. Musa, Allah'a yalvardı da bu afet kaldırıldı.} ﻭَﺍﻛْﺘُﺐْ ﻟَﻨَﺎ ﻓ۪ﻰ ﻫٰﺬِﻩِ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﺣَﺴَﻨَﺔً ﻭَﻓِﻰ ﺍﻻﺎٰﺧِﺮَﺓِ ﺍِﻧَّﺎ ﻫُﺪْﻧَٓﺎ ﺍِﻟَﻴْﻚَۜ ﻗَﺎﻝَ ﻋَﺬَﺍﺑ۪ٓﻰ ﺍُﺻ۪ﻴﺐُ ﺑِﻪ۪ ﻣَﻦْ ﺍَﺷَٓﺎﺀُۚ ﻭَﺭَﺣْﻤَﺘ۪ﻰ ﻭَﺳِﻌَﺖْ ﻛُﻞَّ ﺷَﻰْﺀٍۜ ﻓَﺴَﺎَﻛْﺘُﺒُﻬَﺎ ﻟِﻠَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﺘَّﻘُﻮﻥَ ﻭَﻳُﻮْۭﺗُﻮﻥَ ﺍﻟﺰَّﻛٰﻮﺓَ ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻫُﻢْ ﺑِﺎٰﻳَﺎﺗِﻨَﺎ ﻳُﻮْۭﻣِﻨُﻮﻥَۚ﴾١٥٦﴿ 156- Bize, bu dünyada da iyilik yaz ahirette de. Şüphesiz biz sana döndük." Allah buyurdu ki: Kimi dilersem onu azabıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatır. Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım. ﺍَﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﺘَّﺒِﻌُﻮﻥَ ﺍﻟﺮَّﺳُﻮﻝَ ﺍﻟﻨَّﺒِﻰَّ ﺍﻻﺎُﻣِّﻰَّ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﻳَﺠِﺪُﻭﻧَﻪُ ﻣَﻜْﺘُﻮﺑًﺎ ﻋِﻨْﺪَﻫُﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻟﺘَّﻮْﺭٰﻳﺔِ ﻭَﺍﻻﺎِﻧْﺠ۪ﻴﻞِۘ ﻳَﺎْﻣُﺮُﻫُﻢْ ﺑِﺎﻟْﻤَﻌْﺮُﻭﻑِ ﻭَﻳَﻨْﻬٰﻴﻬُﻢْ ﻋَﻦِ ﺍﻟْﻤُﻨْﻜَﺮِ ﻭَﻳُﺤِﻞُّ ﻟَﻬُﻢُ ﺍﻟﻄَّﻴِّﺒَﺎﺕِ ﻭَﻳُﺤَﺮِّﻡُ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢُ ﺍﻟْﺨَﺒَٓﺎﺋِﺚَ ﻭَﻳَﻀَﻊُ ﻋَﻨْﻬُﻢْ ﺍِﺻْﺮَﻫُﻢْ ﻭَﺍﻻﺎَﻏْﻼﺎﻝَ ﺍﻟَّﺘ۪ﻰ ﻛَﺎﻧَﺖْ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْۜ ﻓَﺎﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﺑِﻪ۪ ﻭَﻋَﺰَّﺭُﻭﻩُ ﻭَﻧَﺼَﺮُﻭﻩُ ﻭَﺍﺗَّﺒَﻌُﻮﺍ ﺍﻟﻨُّﻮﺭَ ﺍﻟَّﺬ۪ٓﻯ ﺍُﻧْﺰِﻝَ ﻣَﻌَﻪُٓۙ ﺍُﻭ۬ﻟٰٓﺌِﻚَ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﻤُﻔْﻠِﺤُﻮﻥَ۟﴾١٥٧﴿ 157- Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır. {Âyette geçen "ümmî" kelimesi, okuma yazma bilmeyen karşılığında kullanılmış olup Resûlullah'ın bir vasfıdır. Allah Teâlâ'nın O'nu bu vasıf ile açıklaması ümmî olduğu halde ilmin bütün kemâlâtına sahip olmasındandır ki, bu da O'nun hakkında bir mucizedir. Resûl denilmesi Allah'a izafeten, Nebî denilmesi ise kullara nisbetendir. Yani o, Allah'ın elçisi olması bakımından Rasûl, insanlara Allah'ın emirlerini ulaştırıp bildirmesi bakımından da Nebî'dir. Âyette geçen ağırlıklar ve zincirlerden maksat, Tevrat'ta bulunan ve günah işleyen azaların kesilmesi, elbisenin pislik değen kısmının kesilip atılması gibi uygulanmasında güçlük çekilen hükümlerdir. İslâm dini bu ağır hükümleri kaldırarak insanları bir tür meşakkat zincirlerinden kurtarmış; kolay ve uygulanabilir hükümler koymuştur.} ﻗُﻞْ ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍِﻧّ۪ﻰ ﺭَﺳُﻮﻻﺎﻟﻠّٰﻬِﺎِﻟَﻴْﻜُﻢْ ﺟَﻤ۪ﻴﻌًﺎ ﺍۨﻟَّﺬ۪ﻯ ﻟَﻪُ ﻣُﻠْﻚُ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺽِۚ ﻻٓﺎﺍِﻟٰﻪَ ﺍِﻻَﺎ ﻫُﻮَ ﻳُﺤْﻴ۪ﻰ ﻭَﻳُﻤ۪ﻴﺖُۖ ﻓَﺎٰﻣِﻨُﻮﺍﺑِﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﺭَﺳُﻮﻟِﻪِ ﺍﻟﻨَّﺒِﻰِّ ﺍﻻﺎُﻣِّﻰِّ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﻳُﻮْۭﻣِﻨُﺒِﺎﻟﻠّٰﻬِﻮَﻛَﻠِﻤَﺎﺗِﻪ۪ ﻭَﺍﺗَّﺒِﻌُﻮﻩُ ﻟَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗَﻬْﺘَﺪُﻭﻥَ﴾١٥٨﴿ 158- De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın elçisiyim. Ondan başka ilâh yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyle ise Allah'a ve ümmî Peygamber olan Resûlüne -ki o, Allah'a ve onun sözlerine inanır- iman edin ve O'na uyun ki doğru yolu bulasınız. ﻭَﻣِﻦْ ﻗَﻮْﻡِ ﻣُﻮﺳٰٓﻰ ﺍُﻣَّﺔٌ ﻳَﻬْﺪُﻭﻥَ ﺑِﺎﻟْﺤَﻖِّ ﻭَﺑِﻪ۪ ﻳَﻌْﺪِﻟُﻮﻥَ﴾١٥٩﴿ 159- Musa'nın kavminden hak ile doğru yolu bulan ve onun sayesinde âdil davranan bir topluluk vardır. {Âyette anılan topluluktan maksat ya Hz. Muhammed (s.a.)e iman eden bazı yahudilerdir veya Hz. Musa zamanında halka nasihat ederek onları doğru yola getirmeye çalışanlardır.} ﻭَﻗَﻄَّﻌْﻨَﺎﻫُﻢُ ﺍﺛْﻨَﺘَﻰْ ﻋَﺸْﺮَﺓَ ﺍَﺳْﺒَﺎﻃًﺎ ﺍُﻣَﻤًﺎۜ ﻭَﺍَﻭْﺣَﻴْﻨَٓﺎ ﺍِﻟٰﻰ ﻣُﻮﺳٰٓﻰ ﺍِﺫِ ﺍﺳْﺘَﺴْﻘٰﻴﻪُ ﻗَﻮْﻣُﻪُٓ ﺍَﻥِ ﺍﺿْﺮِﺏْ ﺑِﻌَﺼَﺎﻙَ ﺍﻟْﺤَﺠَﺮَۚ ﻓَﺎﻧْﺒَﺠَﺴَﺖْ ﻣِﻨْﻪُ ﺍﺛْﻨَﺘَﺎ ﻋَﺸْﺮَﺓَ ﻋَﻴْﻨًﺎۜ ﻗَﺪْ ﻋَﻠِﻢَ ﻛُﻞُّ ﺍُﻧَﺎﺱٍ ﻣَﺸْﺮَﺑَﻬُﻢْۜ ﻭَﻇَﻠَّﻠْﻨَﺎ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢُ ﺍﻟْﻐَﻤَﺎﻡَ ﻭَﺍَﻧْﺰَﻟْﻨَﺎ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢُ ﺍﻟْﻤَﻦَّ ﻭَﺍﻟﺴَّﻠْﻮٰﻯۜ ﻛُﻠُﻮﺍ ﻣِﻦْ ﻃَﻴِّﺒَﺎﺕِ ﻣَﺎ ﺭَﺯَﻗْﻨَﺎﻛُﻢْۜ ﻭَﻣَﺎ ﻇَﻠَﻤُﻮﻧَﺎ ﻭَﻟٰﻜِﻦْ ﻛَﺎﻧُٓﻮﺍ ﺍَﻧْﻔُﺴَﻬُﻢْ ﻳَﻈْﻠِﻤُﻮﻥَ﴾١٦٠﴿ 160- Biz İsrailoğullarını oymaklar halinde oniki kabileye ayırdık. Kavmi kendisinden su isteyince, Musa'ya, "Asanı taşa vur!" diye vahyettik. Derhal ondan oniki pınar fışkırdı. Her kabile içeceği yeri belledi. Sonra üzerlerine bulutla gölge yaptık, onlara kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. (Onlara dedik ki) "Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yeyin." Ama onlar (emirlerimizi dinlememekle) bize değil kendilerine zulmediyorlardı. {Âyette geçen "esbât" kelimesi, torun manasına gelen "sıbt" kelimesinin çoğuludur. İsrailoğulları Ya'kûb (a.s.)ın oniki oğlundan türeyerek oniki kabile halinde çoğalmışlardır. Hepsi de Ya'kûb (a.s.)ın torunlarıdır.} ﻭَﺍِﺫْ ﻗ۪ﻴﻞَ ﻟَﻬُﻢُ ﺍﺳْﻜُﻨُﻮﺍ ﻫٰﺬِﻩِ ﺍﻟْﻘَﺮْﻳَﺔَ ﻭَﻛُﻠُﻮﺍ ﻣِﻨْﻬَﺎ ﺣَﻴْﺚُ ﺷِﺌْﺘُﻢْ ﻭَﻗُﻮﻟُﻮﺍ ﺣِﻄَّﺔٌ ﻭَﺍﺩْﺧُﻠُﻮﺍ ﺍﻟْﺒَﺎﺏَ ﺳُﺠَّﺪًﺍ ﻧَﻐْﻔِﺮْ ﻟَﻜُﻢْ ﺧَﻄ۪ٓﻴﺌَﺎﺗِﻜُﻢْۜ ﺳَﻨَﺰ۪ﻳﺪُ ﺍﻟْﻤُﺤْﺴِﻨ۪ﻴﻦَ﴾١٦١﴿ 161- Onlara denildi ki: Şu şehirde (Kudüs'te) yerleşin, ondan (nimetlerinden) dilediğiniz gibi yeyin, "bağışlanmak istiyoruz" deyin ve kapıdan eğilerek girin ki hatalarınızı bağışlayalım. İyilik yapanlara ileride ihsanımızı daha da artıracağız. ﻓَﺒَﺪَّﻝَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻇَﻠَﻤُﻮﺍ ﻣِﻨْﻬُﻢْ ﻗَﻮْﻻﺎ ﻏَﻴْﺮَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﻗ۪ﻴﻞَ ﻟَﻬُﻢْ ﻓَﺎَﺭْﺳَﻠْﻨَﺎ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﺭِﺟْﺰًﺍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﺑِﻤَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳَﻈْﻠِﻤُﻮﻥَ۟﴾١٦٢﴿ 162- Fakat onlardan zalim olanlar, sözü, kendilerine söylenenden başkasıyla değiştirdiler. Biz de zulmetmelerinden ötürü üzerlerine gökten bir azap gönderdik. {Rivayet edildiğine göre bu azap tâun (kolera) hastalığı idi ki, kısa zamanda kitleler halinde ölümlere sebep olmuştur.} ﻭَﺳْﺌَﻠْﻬُﻢْ ﻋَﻦِ ﺍﻟْﻘَﺮْﻳَﺔِ ﺍﻟَّﺘ۪ﻰ ﻛَﺎﻧَﺖْ ﺣَﺎﺿِﺮَﺓَ ﺍﻟْﺒَﺤْﺮِۢ ﺍِﺫْ ﻳَﻌْﺪُﻭﻥَ ﻓِﻰ ﺍﻟﺴَّﺒْﺖِ ﺍِﺫْ ﺗَﺎْﺗ۪ﻴﻬِﻢْ ﺣ۪ﻴﺘَﺎﻧُﻬُﻢْ ﻳَﻮْﻡَ ﺳَﺒْﺘِﻬِﻢْ ﺷُﺮَّﻋًﺎ ﻭَﻳَﻮْﻡَ ﻻﺎ ﻳَﺴْﺒِﺘُﻮﻥَۙ ﻻﺎ ﺗَﺎْﺗ۪ﻴﻬِﻢْۚ ﻛَﺬٰﻟِﻚَ ﻧَﺒْﻠُﻮﻫُﻢْ ﺑِﻤَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳَﻔْﺴُﻘُﻮﻥَ﴾١٦٣﴿ 163- Onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor. Hani onlar cumartesi gününe saygısızlık gösterip haddi aşıyorlardı. Çünkü cumartesi tatili yaptıkları gün, balıklar meydana çıkarak akın akın onlara gelirdi, cumartesi tatili yapmadıkları gün de gelmezlerdi. İşte böylece biz, yoldan çıkmalarından dolayı onları imtihan ediyorduk. {Allah Teâlâ İsrailoğullarına cumartesi günü avlanmayı yasaklamış, bu güne tazim etmelerini emretmişti. Dolayısıyla balıklar o gün su yüzüne çıkar serbest yüzerlerdi. Diğer günlerde ise balıklar durumu sezdikleri için su yüzüne çıkmazlardı. Bu durum Allah'ın bir imtihanı idi. Fakat İsrailoğulları bu imtihanı kazanamadılar ve cumartesi yasağına saygısızlık gösterip balıkları o gün avlamaya başladılar. İşte âyette bildirilen haddi aşma budur.} ﻭَﺍِﺫْ ﻗَﺎﻟَﺖْ ﺍُﻣَّﺔٌ ﻣِﻨْﻬُﻢْ ﻟِﻢَ ﺗَﻌِﻈُﻮﻥَ ﻗَﻮْﻣًﺎۙۨﺍﻟﻠّٰﻬُﻤُﻬْﻠِﻜُﻬُﻢْ ﺍَﻭْ ﻣُﻌَﺬِّﺑُﻬُﻢْ ﻋَﺬَﺍﺑًﺎ ﺷَﺪ۪ﻳﺪًﺍۜ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻣَﻌْﺬِﺭَﺓً ﺍِﻟٰﻰﺭَﺑِّﻜُﻤْﻮَﻟَﻌَﻠَّﻬُﻢْ ﻳَﺘَّﻘُﻮﻥَ﴾١٦٤﴿ 164- İçlerinden bir topluluk: "Allah'ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?" dedi. (Öğüt verenler) dediler ki: Rabbinize mazeret beyan edelim diye bir de sakınırlar ümidiyle (öğüt veriyoruz). ﻓَﻠَﻤَّﺎ ﻧَﺴُﻮﺍ ﻣَﺎ ﺫُﻛِّﺮُﻭﺍ ﺑِﻪ۪ٓ ﺍَﻧْﺠَﻴْﻨَﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﻨْﻬَﻮْﻥَ ﻋَﻦِ ﺍﻟﺴُّٓﻮﺀِ ﻭَﺍَﺧَﺬْﻧَﺎ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻇَﻠَﻤُﻮﺍ ﺑِﻌَﺬَﺍﺏٍ ﺑَﺌ۪ﻴﺲٍ ﺑِﻤَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳَﻔْﺴُﻘُﻮﻥَ﴾١٦٥﴿ 165- Onlar kendilerine yapılan uyarıları unutunca, biz de kötülükten men edenleri kurtardık, zulmedenleri de yapmakta oldukları kötülüklerden ötürü şiddetli bir azap ile yakaladık. ﻓَﻠَﻤَّﺎ ﻋَﺘَﻮْﺍ ﻋَﻦْ ﻣَﺎ ﻧُﻬُﻮﺍ ﻋَﻨْﻪُ ﻗُﻠْﻨَﺎ ﻟَﻬُﻢْ ﻛُﻮﻧُﻮﺍ ﻗِﺮَﺩَﺓً ﺧَﺎﺳِﺌ۪ﻴﻦَ﴾١٦٦﴿ 166- Kibirlenip de kendilerine yasak edilen şeylerden vazgeçmeyince onlara: Aşağılık maymunlar olun! dedik. {Yahudi kabilelerinden bir gurup, cumartesi gününe saygı göstermediği için dejenere edilip domuz ve maymun şekline konulmuşlardır. Bir insanın şeklinin değiştirilip hayvan şekline konmasına "mesh" denir. Eski milletlerde bu değişme olurdu. Bu, insanların bozulması sonucu Allah tarafından verilen bir ceza idi. Ancak bunun hakiki olarak insanın maymun biçimine sokulması mı, yoksa ahlâken bozulup maymun gibi taklitçilik ve aç gözlülük durumuna düşürülmesi mi olduğu hakkında görüş ayrılığı vardır. Eğer âyet, ahlâkî bir bozulmaya işaret ise, bu her zaman her millette olabilir. İnsanlar nefislerinin zebûnu oldukları zaman şeklen değil, fakat huy itibariyle herhangi bir hayvanın kılığına girmiş olurlar.} ﻭَﺍِﺫْ ﺗَﺎَﺫَّﻧَﺮَﺑُّﻜَﻠَﻴَﺒْﻌَﺜَﻦَّ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﺍِﻟٰﻰ ﻳَﻮْﻡِ ﺍﻟْﻘِﻴٰﻤَﺔِ ﻣَﻦْ ﻳَﺴُﻮﻣُﻬُﻢْ ﺳُٓﻮﺀَ ﺍﻟْﻌَﺬَﺍﺏِۜ ﺍِﻧَّﺮَﺑَّﻜَﻠَﺴَﺮ۪ﻳﻊُ ﺍﻟْﻌِﻘَﺎﺏِۚ ﻭَﺍِﻧَّﻪُ ﻟَﻐَﻔُﻮﺭٌ ﺭَﺣ۪ﻴﻢٌ﴾١٦٧﴿ 167- Rabbin, elbette kıyamet gününe kadar onlara en kötü eziyeti yapacak kimseler göndereceğini ilân etti. Şüphesiz Rabbin cezayı çabuk verendir.Ve O çok bağışlayan, pek esirgeyendir. ﻭَﻗَﻄَّﻌْﻨَﺎﻫُﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﺍُﻣَﻤًﺎۚ ﻣِﻨْﻬُﻢُ ﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤُﻮﻥَ ﻭَﻣِﻨْﻬُﻢْ ﺩُﻭﻥَ ﺫٰﻟِﻚَۘ ﻭَﺑَﻠَﻮْﻧَﺎﻫُﻢْ ﺑِﺎﻟْﺤَﺴَﻨَﺎﺕِ ﻭَﺍﻟﺴَّﻴِّﺌَﺎﺕِ ﻟَﻌَﻠَّﻬُﻢْ ﻳَﺮْﺟِﻌُﻮﻥَ﴾١٦٨﴿ 168- Onları (yahudileri) gurup gurup yeryüzüne dağıttık. Onlardan iyi kimseler vardır, yine onlardan bundan aşağıda olanları da vardır. (Kötülüklerinden) belki dönerler diye onları iyilik ve kötülüklerle imtihan ettik. ﻓَﺨَﻠَﻒَ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِﻫِﻢْ ﺧَﻠْﻒٌ ﻭَﺭِﺛُﻮﺍ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏَ ﻳَﺎْﺧُﺬُﻭﻥَ ﻋَﺮَﺽَ ﻫٰﺬَﺍ ﺍﻻﺎَﺩْﻧٰﻰ ﻭَﻳَﻘُﻮﻟُﻮﻥَ ﺳَﻴُﻐْﻔَﺮُ ﻟَﻨَﺎۚ ﻭَﺍِﻥْ ﻳَﺎْﺗِﻬِﻢْ ﻋَﺮَﺽٌ ﻣِﺜْﻠُﻪُ ﻳَﺎْﺧُﺬُﻭﻩُۜ ﺍَﻟَﻢْ ﻳُﻮْۭﺧَﺬْ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻣ۪ﻴﺜَﺎﻕُ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏِ ﺍَﻥْ ﻻﺎ ﻳَﻘُﻮﻟُﻮﺍ ﻋَﻠَﻰﺍﻟﻠّٰﻬِﺎِﻻَﺎ ﺍﻟْﺤَﻖَّ ﻭَﺩَﺭَﺳُﻮﺍ ﻣَﺎ ﻓ۪ﻴﻪِۜ ﻭَﺍﻟﺪَّﺍﺭُ ﺍﻻﺎٰﺧِﺮَﺓُ ﺧَﻴْﺮٌ ﻟِﻠَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﺘَّﻘُﻮﻥَۜ ﺍَﻓَﻼﺎ ﺗَﻌْﻘِﻠُﻮﻥَ﴾١٦٩﴿ 169- Onların ardından da (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp, nasıl olsa bağışlanacağız, diyerek Kitab'a vâris olan birtakım kötü kimseler geldi. Onlara, ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Peki, Kitap'ta Allah hakkında gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar Kitap'takini okumamışlar mıydı? Âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâla aklınız ermiyor mu? ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳُﻤَﺴِّﻜُﻮﻥَ ﺑِﺎﻟْﻜِﺘَﺎﺏِ ﻭَﺍَﻗَﺎﻣُﻮﺍ ﺍﻟﺼَّﻠٰﻮﺓَۜ ﺍِﻧَّﺎ ﻻﺎ ﻧُﻀ۪ﻴﻊُ ﺍَﺟْﺮَ ﺍﻟْﻤُﺼْﻠِﺤ۪ﻴﻦَ﴾١٧٠﴿ 170- Kitab'a sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte biz böyle iyiliğe çalışanların ecrini zayi etmeyiz. ﺣﺤﺤﺰﺯﺯﺑﺒﺒﺖ ﻭَﺍِﺫْ ﻧَﺘَﻘْﻨَﺎ ﺍﻟْﺠَﺒَﻞَ ﻓَﻮْﻗَﻬُﻢْ ﻛَﺎَﻧَّﻪُ ﻇُﻠَّﺔٌ ﻭَﻇَﻨُّٓﻮﺍ ﺍَﻧَّﻪُ ﻭَﺍﻗِﻊٌ ﺑِﻬِﻢْۚ ﺧُﺬُﻭﺍ ﻣَٓﺎ ﺍٰﺗَﻴْﻨَﺎﻛُﻢْ ﺑِﻘُﻮَّﺓٍ ﻭَﺍﺫْﻛُﺮُﻭﺍ ﻣَﺎ ﻓ۪ﻴﻪِ ﻟَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗَﺘَّﻘُﻮﻥَ۟﴾١٧١﴿ 171- Bir zamanlar dağı İsrailoğullarının üzerine gölge gibi kaldırdık da üstlerine düşecek sandılar. "Size verdiğimi (Kitab'ı) kuvvetle tutun ve içinde olanı hatırlayın ki korunasınız" dedik. ﻭَﺍِﺫْ ﺍَﺧَﺬَﺭَﺑُّﻜَﻤِﻦْ ﺑَﻨ۪ٓﻰ ﺍٰﺩَﻡَ ﻣِﻦْ ﻇُﻬُﻮﺭِﻫِﻢْ ﺫُﺭِّﻳَّﺘَﻬُﻢْ ﻭَﺍَﺷْﻬَﺪَﻫُﻢْ ﻋَﻠٰٓﻰ ﺍَﻧْﻔُﺴِﻬِﻢْۚ ﺍَﻟَﺴْﺘُﺒِﺮَﺑِّﻜُﻤْۜﻘَﺎﻟُﻮﺍ ﺑَﻠٰﻰۚۛ ﺷَﻬِﺪْﻧَﺎۚۛ ﺍَﻥْ ﺗَﻘُﻮﻟُﻮﺍ ﻳَﻮْﻡَ ﺍﻟْﻘِﻴٰﻤَﺔِ ﺍِﻧَّﺎ ﻛُﻨَّﺎ ﻋَﻦْ ﻫٰﺬَﺍ ﻏَﺎﻓِﻠ۪ﻴﻦَۙ﴾١٧٢﴿ 172- Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şâhit olduk, dediler. {Bu âyette geçen "kâlû belâ" ifadesi hakkında, bunun ezelde mi, ana rahminde mi, yoksa bülûğ çağında mı olduğu hususunda çeşitli görüşler vardır. Bu konuda geniş bilgi için Muhammed Hamdi Yazır'ın Hak Dini Kur'an Dili adlı eserine (cilt 4, s. 2323-2333) bakılması tavsiye olunur.} ﺍَﻭْ ﺗَﻘُﻮﻟُٓﻮﺍ ﺍِﻧَّﻤَٓﺎ ﺍَﺷْﺮَﻙَ ﺍٰﺑَٓﺎﻭُۭ۬ﻧَﺎ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻞُ ﻭَﻛُﻨَّﺎ ﺫُﺭِّﻳَّﺔً ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِﻫِﻢْۚ ﺍَﻓَﺘُﻬْﻠِﻜُﻨَﺎ ﺑِﻤَﺎ ﻓَﻌَﻞَ ﺍﻟْﻤُﺒْﻄِﻠُﻮﻥَ﴾١٧٣﴿ 173- Yahut "Daha önce babalarımız Allah'a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik (onların izinden gittik). Bâtıl işleyenlerin yüzünden bizi helâk edecek misin?" dememeniz için (böyle yaptık). ﻭَﻛَﺬٰﻟِﻚَ ﻧُﻔَﺼِّﻞُ ﺍﻻﺎٰﻳَﺎﺕِ ﻭَﻟَﻌَﻠَّﻬُﻢْ ﻳَﺮْﺟِﻌُﻮﻥَ﴾١٧٤﴿ 174- Belki inkârdan dönerler diye âyetleri böyle ayrıntılı bir şekilde açıklıyoruz. ﻭَﺍﺗْﻞُ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻧَﺒَﺎَ ﺍﻟَّﺬ۪ٓﻯ ﺍٰﺗَﻴْﻨَﺎﻩُ ﺍٰﻳَﺎﺗِﻨَﺎ ﻓَﺎﻧْﺴَﻠَﺦَ ﻣِﻨْﻬَﺎ ﻓَﺎَﺗْﺒَﻌَﻪُ ﺍﻟﺸَّﻴْﻄَﺎﻥُ ﻓَﻜَﺎﻥَ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻐَﺎﻭ۪ﻳﻦَ﴾١٧٥﴿ 175- Onlara (yahudilere), kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku. {Müfessirlerin çoğunluğuna göre âyette adı zikredilmeyen bu kişi İsrailoğulları'ndan Bel'am b. Bâûrâ'dır. Önceleri Hz. Musâ'nın dinini kabul etmiş, iyi ve duası makbul bir mümin idi. Ancak Hz. Musâ'nın kendilerini yenilgiye uğratmasından korkan kavminin ısrarına dayanamayıp Musâ'nın aleyhine beddua etmiş; kavmine, onu yenebilmeleri için hileler öğretmiş; fakat Allah onun bedduasını kavmine çevirmiş, kendisini de cezalandırmış, sahip olduğu manevi mertebe ve meziyetlerden mahrum bırakmıştır. Mutasavvıflar Bel'am b. Bâûrâ'yı kibir ve dünyevî arzuları sebebiyle sapıklığa düşenlerin bir örneği olarak takdim ederler. Bazı tefsirlerde, âyette bahsedilen bu kişinin Ümeyye b. Ebi's-Salt veya Nu'man b. Seyfî er-Rahib olduğuna dair rivayetler de vardır.} ﻭَﻟَﻮْ ﺷِﺌْﻨَﺎ ﻟَﺮَﻓَﻌْﻨَﺎﻩُ ﺑِﻬَﺎ ﻭَﻟٰﻜِﻨَّﻪُٓ ﺍَﺧْﻠَﺪَ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﻭَﺍﺗَّﺒَﻊَ ﻫَﻮٰﻳﻪُۚ ﻓَﻤَﺜَﻠُﻪُ ﻛَﻤَﺜَﻞِ ﺍﻟْﻜَﻠْﺐِۚ ﺍِﻥْ ﺗَﺤْﻤِﻞْ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﻳَﻠْﻬَﺚْ ﺍَﻭْ ﺗَﺘْﺮُﻛْﻪُ ﻳَﻠْﻬَﺚْۜ ﺫٰﻟِﻚَ ﻣَﺜَﻞُ ﺍﻟْﻘَﻮْﻡِ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﺬَّﺑُﻮﺍ ﺑِﺎٰﻳَﺎﺗِﻨَﺎۚ ﻓَﺎﻗْﺼُﺺِ ﺍﻟْﻘَﺼَﺺَ ﻟَﻌَﻠَّﻬُﻢْ ﻳَﺘَﻔَﻜَّﺮُﻭﻥَ﴾١٧٦﴿ 176- Dileseydik elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler. ﺳَٓﺎﺀَ ﻣَﺜَﻼﺎ ۨﺍﻟْﻘَﻮْﻡُ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﺬَّﺑُﻮﺍ ﺑِﺎٰﻳَﺎﺗِﻨَﺎ ﻭَﺍَﻧْﻔُﺴَﻬُﻢْ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳَﻈْﻠِﻤُﻮﻥَ﴾١٧٧﴿ 177- Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmetmiş olan kavmin durumu ne kötüdür! ﻣَﻦْ ﻳَﻬْﺪِﺍﻟﻠّٰﻬُﻔَﻬُﻮَ ﺍﻟْﻤُﻬْﺘَﺪ۪ﻯۚ ﻭَﻣَﻦْ ﻳُﻀْﻠِﻞْ ﻓَﺎُﻭ۬ﻟٰٓﺌِﻚَ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﺨَﺎﺳِﺮُﻭﻥَ﴾١٧٨﴿ 178- Allah kimi hidayete erdirirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de şaşırtırsa, işte asıl ziyana uğrayanlar onlardır. ﻭَﻟَﻘَﺪْ ﺫَﺭَﺍْﻧَﺎ ﻟِﺠَﻬَﻨَّﻢَ ﻛَﺜ۪ﻴﺮًﺍ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺠِﻦِّ ﻭَﺍﻻﺎِﻧْﺲِۘ ﻟَﻬُﻢْ ﻗُﻠُﻮﺏٌ ﻻﺎ ﻳَﻔْﻘَﻬُﻮﻥَ ﺑِﻬَﺎۘ ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﺍَﻋْﻴُﻦٌ ﻻﺎ ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ ﺑِﻬَﺎۘ ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﺍٰﺫَﺍﻥٌ ﻻﺎ ﻳَﺴْﻤَﻌُﻮﻥَ ﺑِﻬَﺎۜ ﺍُﻭ۬ﻟٰٓﺌِﻚَ ﻛَﺎﻻﺎَﻧْﻌَﺎﻡِ ﺑَﻞْ ﻫُﻢْ ﺍَﺿَﻞُّۜ ﺍُﻭ۬ﻟٰٓﺌِﻚَ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﻐَﺎﻓِﻠُﻮﻥَ﴾١٧٩﴿ 179- Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır. {Âyetin son cümlesi için bk. Furkan 25/44.} ﻭَﻟِﻠّٰﻬِﺎﻻﺎَﺳْﻤَٓﺎﺀُ ﺍﻟْﺤُﺴْﻨٰﻰ ﻓَﺎﺩْﻋُﻮﻩُ ﺑِﻬَﺎۖ ﻭَﺫَﺭُﻭﺍ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳُﻠْﺤِﺪُﻭﻥَ ﻓ۪ٓﻰ ﺍَﺳْﻤَٓﺎﺋِﻪ۪ۜ ﺳَﻴُﺠْﺰَﻭْﻥَ ﻣَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳَﻌْﻤَﻠُﻮﻥَ﴾١٨٠﴿ 180- En güzel isimler (el-esmâü'l-hüsnâ) Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır. {Bu âyette en güzel isimlerin Allah'a ait olduğu ifade edilmekte ve Allah'a o isimlerle dua etmemiz emrolunmaktadır. Hadis-i şerifte "Allah'ın doksan dokuz adı vardır. Onları ezberleyen muhakkak cennete girer" buyurulmuştur. Ancak hadiste tahdit yoktur. Allah'ın isimleri sadece doksan dokuzdan ibaret değildir, başka isimleri de vardır. Âyet-i kerimede anlatılan "Allah'ın isimleri hakkında eğri yola gidenler"den maksat, O'nun isimlerini tahrif edenlerdir. Müşrikler Allah'ın isimlerini tahrif ederek kendi ilâhlarına veriyorlardı. "Allah" ismini tahrif edip Lât ve Aziz ismini değiştirerek "Uzza" demişlerdir. Halbuki yüce Allah, en güzel isimlerin kendine has olduğunu bildirmiştir.} ﻭَﻣِﻤَّﻦْ ﺧَﻠَﻘْﻨَٓﺎ ﺍُﻣَّﺔٌ ﻳَﻬْﺪُﻭﻥَ ﺑِﺎﻟْﺤَﻖِّ ﻭَﺑِﻪ۪ ﻳَﻌْﺪِﻟُﻮﻥَ۟﴾١٨١﴿ 181- Yarattıklarımızdan, daima hakka ileten ve adaleti hak ile yerine getiren bir millet bulunur. ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻛَﺬَّﺑُﻮﺍ ﺑِﺎٰﻳَﺎﺗِﻨَﺎ ﺳَﻨَﺴْﺘَﺪْﺭِﺟُﻬُﻢْ ﻣِﻦْ ﺣَﻴْﺚُ ﻻﺎ ﻳَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَۚ﴾١٨٢﴿ 182- Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helâke götüreceğiz. {Allah'ın âyetlerini inkâr edenlerin rızıkları hemen kesilip helâk olmazlar. Hatta Allah onların bir kısmına nimetlerini bolca verir de şımarırlar. Neticede Allah'ın azabı bilmedikleri bir taraftan ansızın gelir ve helâk olurlar. İşte bu duruma "istidrac" denilir.} ﻭَﺍُﻣْﻠ۪ﻰ ﻟَﻬُﻢْۜ ﺍِﻥَّ ﻛَﻴْﺪ۪ﻯ ﻣَﺘ۪ﻴﻦٌ﴾١٨٣﴿ 183- Onlara mühlet veririm; (ama) benim cezam çetindir. ﺍَﻭَ ﻟَﻢْ ﻳَﺘَﻔَﻜَّﺮُﻭﺍ ﻣَﺎ ﺑِﺼَﺎﺣِﺒِﻬِﻢْ ﻣِﻦْ ﺟِﻨَّﺔٍۜ ﺍِﻥْ ﻫُﻮَ ﺍِﻻَﺎ ﻧَﺬ۪ﻳﺮٌ ﻣُﺒ۪ﻴﻦٌ﴾١٨٤﴿ 184- Düşünmediler mi ki, arkadaşlarında (Muhammed'de) delilik yoktur? O, ancak apaçık bir uyarıcıdır. ﺍَﻭَ ﻟَﻢْ ﻳَﻨْﻈُﺮُﻭﺍ ﻓ۪ﻰ ﻣَﻠَﻜُﻮﺕِ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺽِ ﻭَﻣَﺎ ﺧَﻠَﻘَﺎﻟﻠّٰﻬُﻤِﻦْ ﺷَﻰْﺀٍۙ ﻭَﺍَﻥْ ﻋَﺴٰٓﻰ ﺍَﻥْ ﻳَﻜُﻮﻥَ ﻗَﺪِ ﺍﻗْﺘَﺮَﺏَ ﺍَﺟَﻠُﻬُﻢْۚ ﻓَﺒِﺎَﻯِّ ﺣَﺪ۪ﻳﺚٍ ﺑَﻌْﺪَﻩُ ﻳُﻮْۭﻣِﻨُﻮﻥَ﴾١٨٥﴿ 185- Göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah'ın yarattığı her şeye ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı? O halde Kur'an'dan sonra hangi söze inanacaklar? ﻣَﻦْ ﻳُﻀْﻠِﻼﺎﻟﻠّٰﻬُﻔَﻼﺎ ﻫَﺎﺩِﻯَ ﻟَﻪُۜ ﻭَﻳَﺬَﺭُﻫُﻢْ ﻓ۪ﻰ ﻃُﻐْﻴَﺎﻧِﻬِﻢْ ﻳَﻌْﻤَﻬُﻮﻥَ﴾١٨٦﴿ 186- Allah kimi şaşırtırsa, artık onun için yol gösteren yoktur. Ve onları azgınlıkları içinde şaşkın olarak bırakır. ﻳَﺴْﺌَﻠُﻮﻧَﻚَ ﻋَﻦِ ﺍﻟﺴَّﺎﻋَﺔِ ﺍَﻳَّﺎﻥَ ﻣُﺮْﺳٰﻴﻬَﺎۜ ﻗُﻞْ ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﻋِﻠْﻤُﻬَﺎ ﻋِﻨْﺪَﺭَﺑّ۪ﻰۚﻻﺎ ﻳُﺠَﻠّ۪ﻴﻬَﺎ ﻟِﻮَﻗْﺘِﻬَٓﺎ ﺍِﻻَﺎ ﻫُﻮَۜ ﺛَﻘُﻠَﺖْ ﻓِﻰ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺽِۜ ﻻﺎ ﺗَﺎْﺗ۪ﻴﻜُﻢْ ﺍِﻻَﺎ ﺑَﻐْﺘَﺔًۜ ﻳَﺴْﺌَﻠُﻮﻧَﻚَ ﻛَﺎَﻧَّﻚَ ﺣَﻔِﻰٌّ ﻋَﻨْﻬَﺎۜ ﻗُﻞْ ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﻋِﻠْﻤُﻬَﺎ ﻋِﻨْﺪَﺍﻟﻠّٰﻬِﻮَﻟٰﻜِﻦَّ ﺍَﻛْﺜَﺮَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﻻﺎ ﻳَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ﴾١٨٧﴿ 187- Sana kıyameti, ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O'ndan başkası açıklayamaz. O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir. Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah'ın katındadır; ama insanların çoğu bilmezler. ﻗُﻞْ ﻻٓﺎ ﺍَﻣْﻠِﻚُ ﻟِﻨَﻔْﺴ۪ﻰ ﻧَﻔْﻌًﺎ ﻭَﻻﺎ ﺿَﺮًّﺍ ﺍِﻻَﺎ ﻣَﺎ ﺷَٓﺎﺀَﺍﻟﻠّٰﻬُۜﻮَﻟَﻮْ ﻛُﻨْﺖُ ﺍَﻋْﻠَﻢُ ﺍﻟْﻐَﻴْﺐَ ﻻﺎﺳْﺘَﻜْﺜَﺮْﺕُ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺨَﻴْﺮِۚ ﻭَﻣَﺎ ﻣَﺴَّﻨِﻰَ ﺍﻟﺴُّٓﻮﺀُ ﺍِﻥْ ﺍَﻧَ۬ﺎ ﺍِﻻَﺎ ﻧَﺬ۪ﻳﺮٌ ﻭَﺑَﺸ۪ﻴﺮٌ ﻟِﻘَﻮْﻡٍ ﻳُﻮْۭﻣِﻨُﻮﻥَ۟﴾١٨٨﴿ 188- De ki: "Ben, Allah'ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim." ﻫُﻮَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺧَﻠَﻘَﻜُﻢْ ﻣِﻦْ ﻧَﻔْﺲٍ ﻭَﺍﺣِﺪَﺓٍ ﻭَﺟَﻌَﻞَ ﻣِﻨْﻬَﺎ ﺯَﻭْﺟَﻬَﺎ ﻟِﻴَﺴْﻜُﻦَ ﺍِﻟَﻴْﻬَﺎۚ ﻓَﻠَﻤَّﺎ ﺗَﻐَﺸّٰﻴﻬَﺎ ﺣَﻤَﻠَﺖْ ﺣَﻤْﻼﺎ ﺧَﻔ۪ﻴﻔًﺎ ﻓَﻤَﺮَّﺕْ ﺑِﻪ۪ۚ ﻓَﻠَﻤَّٓﺎ ﺍَﺛْﻘَﻠَﺖْ ﺩَﻋَﻮَﺍﺍﻟﻠّٰﻪَ ﺭَﺑَّﻬُﻤَﺎﻟَﺌِﻦْ ﺍٰﺗَﻴْﺘَﻨَﺎ ﺻَﺎﻟِﺤًﺎ ﻟَﻨَﻜُﻮﻧَﻦَّ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺸَّﺎﻛِﺮ۪ﻳﻦَ﴾١٨٩﴿ 189- Sizi bir tek candan (Âdem'den) yaratan, ondan da yanında huzur bulsun diye eşini (Havva'yı) yaratan O'dur. Eşi ile (birleşince) eşi hafif bir yük yüklendi (hamile kaldı). Onu bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca, Rableri Allah'a: Andolsun bize kusursuz bir çocuk verirsen muhakkak şükredenlerden olacağız, diye dua ettiler. ﻓَﻠَﻤَّٓﺎ ﺍٰﺗٰﻴﻬُﻤَﺎ ﺻَﺎﻟِﺤًﺎ ﺟَﻌَﻼﺎ ﻟَﻪُ ﺷُﺮَﻛَٓﺎﺀَ ﻓ۪ﻴﻤَٓﺎ ﺍٰﺗٰﻴﻬُﻤَﺎۚ ﻓَﺘَﻌَﺎﻟَﻰﺍﻟﻠّٰﻬُﻌَﻤَّﺎ ﻳُﺸْﺮِﻛُﻮﻥَ﴾١٩٠﴿ 190- Fakat (Allah) onlara kusursuz bir çocuk verince, kendilerine verdiği bu çocuk hakkında (sonradan insanlar) Allah'a ortak koştular. Allah ise onların ortak koştuğu şeyden yücedir. {Âyette geçen şirk olayı Âdem ile Havva'dan değil, onların çocukları olan insanlıktan meydana gelmiştir. Mesela Kureyş müşrikleri putlara nisbet ederek çocuklarına "Menat'ın kulu, Uzzâ'nın kulu" şeklinde isim verirlerdi. İşte bu durum hatırlatılmakta ve oğulların işlediği suçtan ötürü babalarının itab edilmesi şeklinde tecelli etmektedir. Nitekim, çoğul olarak gelmiş olan "yuşrikûn" kelimesi de buna delâlet eder.} ﺍَﻳُﺸْﺮِﻛُﻮﻥَ ﻣَﺎ ﻻﺎ ﻳَﺨْﻠُﻖُ ﺷَﻴْﺌًﺎ ﻭَﻫُﻢْ ﻳُﺨْﻠَﻘُﻮﻥَۘ﴾١٩١﴿ 191- Kendileri yaratıldığı halde hiçbir şeyi yaratamayan varlıkları (Allah'a) ortak mı koşuyorlar? ﻭَﻻﺎ ﻳَﺴْﺘَﻄ۪ﻴﻌُﻮﻥَ ﻟَﻬُﻢْ ﻧَﺼْﺮًﺍ ﻭَﻻٓﺎ ﺍَﻧْﻔُﺴَﻬُﻢْ ﻳَﻨْﺼُﺮُﻭﻥَ﴾١٩٢﴿ 192- Halbuki (putlar) ne onlara bir yardım edebilirler ne de kendilerine bir yardımları olur. ﻭَﺍِﻥْ ﺗَﺪْﻋُﻮﻫُﻢْ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟْﻬُﺪٰﻯ ﻻﺎ ﻳَﺘَّﺒِﻌُﻮﻛُﻢْۜ ﺳَﻮَٓﺍﺀٌ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﺍَﺩَﻋَﻮْﺗُﻤُﻮﻫُﻢْ ﺍَﻡْ ﺍَﻧْﺘُﻢْ ﺻَﺎﻣِﺘُﻮﻥَ﴾١٩٣﴿ 193- Onları doğru yola çağırırsanız size uymazlar; onları çağırsanız da, sukût etseniz de sizin için birdir. ﺍِﻥَّ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺗَﺪْﻋُﻮﻥَ ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻧِﺎﻟﻠّٰﻬِﻌِﺒَﺎﺩٌ ﺍَﻣْﺜَﺎﻟُﻜُﻢْ ﻓَﺎﺩْﻋُﻮﻫُﻢْ ﻓَﻠْﻴَﺴْﺘَﺠ۪ﻴﺒُﻮﺍ ﻟَﻜُﻢْ ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗ۪ﻴﻦَ﴾١٩٤﴿ 194- (Ey kâfirler!) Allah'ı bırakıp da taptıklarınız sizler gibi kullardır. (Onların ilâhlığı hakkında iddianızda) doğru iseniz, onları çağırın da size cevap versinler! ﺍَﻟَﻬُﻢْ ﺍَﺭْﺟُﻞٌ ﻳَﻤْﺸُﻮﻥَ ﺑِﻬَﺎۘ ﺍَﻡْ ﻟَﻬُﻢْ ﺍَﻳْﺪٍ ﻳَﺒْﻄِﺸُﻮﻥَ ﺑِﻬَﺎۘ ﺍَﻡْ ﻟَﻬُﻢْ ﺍَﻋْﻴُﻦٌ ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ ﺑِﻬَﺎۘ ﺍَﻡْ ﻟَﻬُﻢْ ﺍٰﺫَﺍﻥٌ ﻳَﺴْﻤَﻌُﻮﻥَ ﺑِﻬَﺎۜ ﻗُﻞِ ﺍﺩْﻋُﻮﺍ ﺷُﺮَﻛَٓﺎﺀَ ﻛُﻢْ ﺛُﻢَّ ﻛ۪ﻴﺪُﻭﻥِ ﻓَﻼﺎ ﺗُﻨْﻈِﺮُﻭﻥِ﴾١٩٥﴿ 195- Onların yürüyecekleri ayakları mı var, yoksa tutacakları elleri mi var veya görecekleri gözleri mi var yahut işitecekleri kulakları mı var (neleri var)? De ki: "Ortaklarınızı çağırın, sonra bana (istediğiniz) tuzağı kurun ve bana göz bile açtırmayın!" ﺍِﻥَّ ﻭَﻟِﻴِّﻰَﺍﻟﻠّٰﻬُﺎﻟَّﺬ۪ﻯ ﻧَﺰَّﻝَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏَۘ ﻭَﻫُﻮَ ﻳَﺘَﻮَﻟَّﻰ ﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤ۪ﻴﻦَ﴾١٩٦﴿ 196- Şüphesiz ki, benim koruyanım Kitab'ı indiren Allah'tır. Ve O bütün salih kullarını görüp gözetir. ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺗَﺪْﻋُﻮﻥَ ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻧِﻪ۪ ﻻﺎ ﻳَﺴْﺘَﻄ۪ﻴﻌُﻮﻥَ ﻧَﺼْﺮَﻛُﻢْ ﻭَﻻٓﺎ ﺍَﻧْﻔُﺴَﻬُﻢْ ﻳَﻨْﺼُﺮُﻭﻥَ﴾١٩٧﴿ 197- Allah'ın dışında taptıklarınızın ne size yardıma güçleri yeter ne de kendilerine yardım edebilirler. ﻭَﺍِﻥْ ﺗَﺪْﻋُﻮﻫُﻢْ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟْﻬُﺪٰﻯ ﻻﺎ ﻳَﺴْﻤَﻌُﻮﺍۜ ﻭَﺗَﺮٰﻳﻬُﻢْ ﻳَﻨْﻈُﺮُﻭﻥَ ﺍِﻟَﻴْﻚَ ﻭَﻫُﻢْ ﻻﺎ ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ﴾١٩٨﴿ 198- Onları doğru yola çağırmış olsanız işitmezler. Ve onları sana bakar görürsün, oysa onlar görmezler. ﺧُﺬِ ﺍﻟْﻌَﻔْﻮَ ﻭَﺍْﻣُﺮْ ﺑِﺎﻟْﻌُﺮْﻑِ ﻭَﺍَﻋْﺮِﺽْ ﻋَﻦِ ﺍﻟْﺠَﺎﻫِﻠ۪ﻴﻦَ﴾١٩٩﴿ 199- (Resûlüm!) Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir. {Bu âyette iyilik olarak tercüme edilen "örf"den maksat, şeriatın ve aklın beğendiği şeydir. Yoksa cahiliye Araplarının rastgele örfü değildir. İslâm onların kötü örflerini kaldırmış, iyilerini de kısmen veya tamamen ibka etmiştir.} ﻭَﺍِﻣَّﺎ ﻳَﻨْﺰَﻏَﻨَّﻚَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺸَّﻴْﻄَﺎﻥِ ﻧَﺰْﻍٌ ﻓَﺎﺳْﺘَﻌِﺬْﺑِﺎﻟﻠّٰﻬِۜﺎِﻧَّﻪُ ﺳَﻤ۪ﻴﻊٌ ﻋَﻠ۪ﻴﻢٌ﴾٢٠٠﴿ 200- Eğer şeytanın fitlemesi seni dürterse hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. {Yani şeytan emrolunduğun şeylere aykırı düşen, gazap ve benzeri hallere seni sevk ederse hemen Allah'a sığın. Bu hitap, görünüşte Resûlullah'a olmakla beraber bütün müslümanlara şamildir. Bu şekilde şeytandan herhangi bir vesvese geldiğinde onun şerrinden Allah'a sığınmak lâzımdır.} ﺍِﻥَّ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﺍﺗَّﻘَﻮْﺍ ﺍِﺫَﺍ ﻣَﺴَّﻬُﻢْ ﻃَٓﺎﺋِﻒٌ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺸَّﻴْﻄَﺎﻥِ ﺗَﺬَﻛَّﺮُﻭﺍ ﻓَﺎِﺫَﺍ ﻫُﻢْ ﻣُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَۚ﴾٢٠١﴿ 201- Takvâya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah'ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gerçeği görürler. ﻭَﺍِﺧْﻮَﺍﻧُﻬُﻢْ ﻳَﻤُﺪُّﻭﻧَﻬُﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻐَﻰِّ ﺛُﻢَّ ﻻﺎ ﻳُﻘْﺼِﺮُﻭﻥَ﴾٢٠٢﴿ 202- (Şeytanların) dostlarına gelince, şeytanlar onları azgınlığa sürüklerler. Sonra da yakalarını bırakmazlar. ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻟَﻢْ ﺗَﺎْﺗِﻬِﻢْ ﺑِﺎٰﻳَﺔٍ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻟَﻮْﻻﺎ ﺍﺟْﺘَﺒَﻴْﺘَﻬَﺎۜ ﻗُﻞْ ﺍِﻧَّﻤَٓﺎ ﺍَﺗَّﺒِﻊُ ﻣَﺎ ﻳُﻮﺣٰٓﻰ ﺍِﻟَﻰَّ ﻣِﻨْﺮَﺑّ۪ﻰۚﻫٰﺬَﺍ ﺑَﺼَٓﺎﺋِﺮُ ﻣِﻨْﺮَﺑِّﻜُﻤْﻮَﻫُﺪًﻯ ﻭَﺭَﺣْﻤَﺔٌ ﻟِﻘَﻮْﻡٍ ﻳُﻮْۭﻣِﻨُﻮﻥَ﴾٢٠٣﴿ 203- Onlara bir mucize getirmediğin zaman, (ötekiler gibi) onu da derleyip getirseydin ya! derler. De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyarım. Bu (Kur'an), Rabbinizden gelen basîretlerdir (kalp gözlerini açan beyanlardır); inanan bir kavim için hidayet ve rahmettir. ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻗُﺮِﻯَۭ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥُ ﻓَﺎﺳْﺘَﻤِﻌُﻮﺍ ﻟَﻪُ ﻭَﺍَﻧْﺼِﺘُﻮﺍ ﻟَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗُﺮْﺣَﻤُﻮﻥَ﴾٢٠٤﴿ 204- Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin. {Gerek namaz içinde, gerekse namaz dışında Kur'an okunurken, onun manalarını iyice anlamak, öğütlerinden faydalanmak ve davranışları ona göre ayarlamak için bütün dikkatleri ona vermek ve sükût etmek gerekir.} ﻭَﺍﺫْﻛُﺮْﺭَﺑَّﻜَﻔ۪ﻰ ﻧَﻔْﺴِﻚَ ﺗَﻀَﺮُّﻋًﺎ ﻭَﺧ۪ﻴﻔَﺔً ﻭَﺩُﻭﻥَ ﺍﻟْﺠَﻬْﺮِ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻘَﻮْﻝِ ﺑِﺎﻟْﻐُﺪُﻭِّ ﻭَﺍﻻﺎٰﺻَﺎﻝِ ﻭَﻻﺎ ﺗَﻜُﻦْ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻐَﺎﻓِﻠ۪ﻴﻦَ﴾٢٠٥﴿ 205- Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an. Gafillerden olma. Secde ﺍِﻥَّ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻋِﻨْﺪَﺭَﺑِّﻜَﻼﺎ ﻳَﺴْﺘَﻜْﺒِﺮُﻭﻥَ ﻋَﻦْ ﻋِﺒَﺎﺩَﺗِﻪ۪ ﻭَﻳُﺴَﺒِّﺤُﻮﻧَﻪُ ﻭَﻟَﻪُ ﻳَﺴْﺠُﺪُﻭﻥَ﴾٢٠٦﴿ 206- Kuşkusuz Rabbin katındakiler O'na kulluk etmekten kibirlenmezler, O'nu tesbih eder ve yalnız O'na secde ederler.