Risale-i NurFihrist Risalesi

Yirmiüçüncü Lem'a

Fihrist Risalesi · s.121

Otuz Birinci Mektup'un Yirmi Üçüncü Lem'a'sı olan "Tabiat Risalesi"dir.

Tabiattan gelen fikr-i küfrîyi, dirilmeyecek bir surette öldüren ve küfrün temel taşını zîr ü zeber eden; ve çok çirkin ve müstekreh ve gayr-ı mâkul, mudıll efkârı, insaflı kafilelerden tardedip, çıkaran ve saadet-i ebediyenin o hakikatlı yollarını pek ehemmiyetli, çok şirin ve gayet zevkli bir surette açarak, delilleriyle, burhanlarıyla ispat eden ve müellifine ebedi rahmet okunmasına vesile olan, âlî, gayet kıymettar bir risaledir. Bu risale, ﻗَﺎﻟَﺖْ ﺭُﺳُﻠُﻬُﻢْ ﺍَﻓِﻰ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺷَﻚٌّ ﻓَﺎﻃِﺮِ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕِ ﻭَﺍﻻﺎَﺭْﺽِ âyet-i kerimesinin bir tefsir-i vâzıhı olup, "Cenab-ı Hak hakkında şek olamaz ve olmamalı" demekle, vücud ve vahdaniyet-i İlâhiyeyi bedahet derecesinde gösterir. Şu sırrı izahtan evvel, bir ihtar ile, bin üç yüz otuz sekiz senesinde ordu-yu İslâmın Yunan'a galebesinden neş'e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içine gayet müthiş bir zındıka fikri girmek üzere iken, o zındıka mefkûresinin başını dağıtmak gayesiyle Ankara'da Arapça olarak tabedilmiş olan bu risalenin, sonra aynen Türkçeye tercüme edildiğini hatırlatır. Mukaddime:İnsanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden ve ehl-i imanın bilmeyerek istimal ettikleri kelimelerin en mühimlerinden üç tanesini beyan eder. Birinci kelime: "Evcedethü'l-esbab" yani; esbab-ı âlem icad ediyor. İkinci kelime: "Teşekkele binefsihi" yani; kendi kendine oluyor. Üçüncü kelime: "İktezathü't-tabiat" yani; tabiat iktiza edip, yapıyor. Bu üç dehşetli kelimelerin, lâakal doksan muhalâtı tazammun eden üçer muhalden dokuz muhal ile, açtıkları üç yolu tamamen kapayarak, dördüncü yol olan "Tarik-i Vahdaniyet" ile, bilcümle mevcudat, bir Kadir-i Zülcelâl'in kudretiyle vücud bulduğunu, hakiki ve letafetli temsilleriyle ispat eder. Birinci Kelime: "Evcedethü'l-esbab" Teşkil-i eşya, esbab-ı âlemin içtimaiyle vücud bulmasının pek çok muhalâtından üç tanesini zikreder. ~Birincisi: "

Herhangi bir zihayatın icadı Vâhid-i Ehad'e verilmeyip, esbaptan talep edilse, bir eczahane-i kübrada mevcut kavanozların içindeki maddelerin garip bir tesadüf eseri veya esen rüzgârların kavanozları çarpıp devirerek içindeki maddelerin akması ve bir yere toplanması" temsiliyle gösterilen vücud-u eşyayı esbaba vermek itikadının hadsiz muhaliyetini beyan eder. ~İkinci muhal:

Mevcudattan bir sineğin inşası Vâcibü'l-Vücuda verilmeyip esbab-ı âlem yapıyor denilse; kâinatın ekserisiyle alâkadar olan bu sineğin herbir zerresini; gözüne, kulağına, kalbine ve cesedine yerleştirmek için, erkân-ı âlemi ve anâsır ve tabayii, usta gibi, o sineğin hem zâhirinde hem bâtınında çalıştırmak lâzım geliyor. Bu muhal, sofestaileri dahi, eblehane meslekleri içinde utandırıyor. ~Üçüncü muhal: "

Bir vâhidin vahdeti varsa, herhalde bir elden sudur ettiği" kaidesiyle, şu mükemmel intizam ve şu hassas mizan ve şu câmi, hayata mazhar olan bir mevcut, eğer Vâhid-i Ehad'ın bir masnuu kabul edilmezse; câmid, câhil, kör, sağır, şuursuz, karmakarışık hadsiz esbabın karıştırıcı elleri arasında inşa edildiği ve nihayetsiz imkânat yolları içinde gayet mükemmel ve nihayet hassas ve câmi bir hayata malik olarak vücudu kabul edilse, yüzler muhali birden kabul etmek imkânsızlığını ve eşekleri dahi eşeklikleri içinde güldürecek derecede akıldan uzaklığını gösterir. İkinci Kelime: "Teşekkele Binefsihi" yani, kendi kendine teşekkül ediyor. Şu muhalin bâtıl olduğunu gösteren çok muhalâtlardan üç muhali, nümûne olarak zikrediyor. ~Birincisi:

Her mevcut, basit bir madde olmadığı gibi câmit ve tegayyürsüz dahi olmadığından ve hem de zerrelerden teşekkül ettirilmiş gayet acip bir makine ve gayet harika bir saray olmakla beraber, zâhiri ve batınî duygularla mücehhez bulunduğundan, kâinatla alâkası vardır. İşte, herbir mevcud Hâlık-ı Külli Şey'e isnat edilmeyip, "kendini kendine teşekkül ediyor" denilse, o vakit herbir mevcudun herbir zerresine, bir Eflâtun'a bedel binler Eflâtun kadar ilim ve şuur vermek gibi hurafecilik ve divaneliğin en büyüklerinin ortasına düştüğünü beyan edip ispat eder. ~İkincisi:

Herbir mevcut, bilhassa ferd-i insan, birbiri içinde yerleştirilmiş binler kubbeli bir saray ve herbir kubbesi binler zerratın başbaşa vermesiyle teşekkül etmiş acip nakışlı garip bir san'at-ı hârika olduğu halde, "Bu masnuat bir Sâni-i Vahidin eser-i san'atı değildir. Kendi kendine teşekkül ediyor" denilse, hadsiz ve hudut altına alınmayan zerrat-ı vücudiye adedince muhaller ortaya çıkar ki, bu mefkûre sahiplerini cehlin en müntehasında oturtarak, echeliyetle techil eder. ~Üçüncü muhal:

Sâni-i Zülcelâlin icadı olan her bir masnu, kalem-i kader-i Ezeli'nin bir mektubu olmazsa, "esbab-ı âlem icad ediyor" denilse, o vakit o esbab, evvela o masnûun bedenindeki hüceyrelerinden tut, binler mürekkebat adedince tabiat kalıpları, demir kalemleri ve harfleri ve hatta bu demir harfleri ve kalemleri ve kalıpları dökmek için birçok fabrikalar ve bu fabrikaların inşası için, keza fabrikaların vücudu lâzım gelir. Ve hâkeza bu teselsül gittikçe gidecek. Bu nâmütenâhi muhalatı intaç eden bu fikri kabul edenler, bu hakikattan yedikleri silleden ayılıp, bu fikirlerinden vazgeçmelidirler, der. Üçüncü Kelime: "İktezathü't-tabiat"yani; tabiat iktiza ediyor. Bu idlâl edici mudill fikrin pek çok muhalâtından üç muhalinin; ~Birincisi:

Şudur ki: Şems-i Ezeli'nin kalem-i kader ve kudreti olan alîmâne, basîrâne, hakîmâne san'at-ı icad, o Zât-ı Zülcelâle verilmez de hem kör, hem sağır, hem akılsız, hem düşüncesiz bir tabiata verilse; o tabiat, bu masnuatı yapmak için, ya herşeyde hadsiz mânevî makine ve matbaaları bulunduracak veyahut herşeyde kâinatı halkedip idare edecek bir kudret ve hikmeti dercedecektir. Bu ise, herbir mevcutta hadsiz bir kudret ve irade ve nihayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı veya bir kuvveti ve âdeta bir İlâhı içinde kabul etmek lâzım gelir ki, bu ise, kâinattaki muhalâtın en bâtılı ve hurafenin en yalan bir şekli olduğunu ve Hâlık-ı kâinatın sıfât-ı kudsiyesinin tecelliyatına "tabiat" namı verenler, hayvanlardan yüz derece aşağı olduğunu gösterir. ~İkincisi:

Gayet intizamlı ve mizanlı ve hikmetli olan şu mevcudat, nihayetsiz Kadir ve Hakîm bir zatın icadıdır denilmezse, tabiata verilse, o vakit tabiat, nebatatın menşei ve meskeni olan ve nebatata saksılık vazifesini gören bir parça toprakta, milyarlar adedince ayrı ayrı makinaları ve matbaaları yerleştirmeli ki; o toprak, her türlü nebatatın menşei ve meskeni olabilsin ve hayatlarına lâzım her türlü ihtiyaçlarını muayyen miktarları dahilinde verebilsin. İşte bu hurafeyi ve hadsiz muhalâtı netice veren bu mefkûreyi taşıyanların eşekliklerine bakarak, yüzlerine tükürerek, der: Bu suûbetli ve müşkilâtlı acip muhalâtın; nasıl sühûletli vücuda inkılap ettiği hakkındaki suale hakikatlı ve gayet mâkul bir cevap verilmiştir. ~Üçüncüsü:İki misâli var. Birincisi:Hâli bir sahrada kurulmuş gayet mükemmel ve müzeyyen bir saraya giren vahşi bir adamın misaliyle izah edilen bir hakikattır. Şöyle ki: O saraydan daha muntazam, daha mükemmel ve her tarafı mu'cizat-ı hikmetle doldurulmuş olan şu âlem sarayının içine, ulûhiyeti inkâr eden vahşi tabiiyyunlar girerler. Gördükleri mevcudatın, daire-i mümkinat haricinde olan Zât-ı Vâcibü'l-Vücudun eser-i san'atı olduğunu düşünmeyerek; daire-i mümkinat içinde bulunan ve kudret-i İlâhiyenin tebeddül ve tegayyür eden icraat kanunlarının bir defteri hükmündeki mecmua-i kavanin-i Âdetullaha ve bir fihriste-i san'at-ı Rabbaniye olan İlâhi kanunlara yanlışlıkla "tabiat" namını verip, eşyanın icadını ona tahmil ederek, öylece ahmakane bir bâtıl yola girerler ki, ahmaklığın müntehasında en büyük ahmaklık nişanını göğüslerine kendi elleriyle takarlar. Üçüncü muhalin ikinci misali:Gayet muhteşem bir kışlaya ve gayet muazzam bir camie giren vahşi bir adamın misaliyle temsil edilen ikinci bir hakikattır. Sultan-ı Ezel ve Ebed'in hadsiz cünûdunun muhteşem bir kışlası ve muazzam bir mescidi olan şu kâinata tabiat fikirli münkirler girerler. Bakarlar ki, bütün mevcudat iş başında vazifededirler. Sâni-i Zülcelâl'in Zât-ı Akdesinden i'raz ettiklerinden, Hâlık-ı Zülcelâl'in bir cilve-i Rabbâniyesi olan kuvvetini müstakil bir kadir telâkki ederek mânevî kanunlarını birer maddi madde tasavvur etmekle beraber o kanunların ellerine icad vererek "tabiat" namını taktıklarından, bütün gördükleri şu harikulâde mevcudatı tabiata isnad edip, vahşilerin en vahşisi olduklarını ilân ederler. İşte taksim-i akli ile; mevcudun vücud bulması için dört yoldan başka yol olmadığından, bu yollar hadsiz ve hesapsız muhalleri icap eden dokuz muhal ile kapatılarak, bilbedahe ve bizzarure, dördüncü yol olan vahdet yolu kat'i bir surette sabit olur. Ve herbir mevcudun vücudu, doğrudan doğruya Zât-ı Vâcibü'l-Vücudun dest-i kudretinden çıktığını ve semavat ve arz, kabza-i kudretinde olduğunu gösterir. Esbab-perest ve tabiata sapanların gittikleri ve göremedikleri yollarının içyüzünü gösterdikten sonra onları insafa davet eden ve mesleklerini terkettiren gayet izahlı ve çok şirin ve gayet latîf bir beyandan sonra, sorulan iki şüpheli sualin birincisine, "redd-i mudahale ve men-i istirak kanunları"nın muktezasiyle; ikincisine de Hâlık-ı Zülcelâl bütün bütün hikmetine zıt olan netice-i hilkati ve semere-i kâinatı abesiyete çeviren ve hikmet-i Rubûbiyetini inkâr ettirecek bir tarz olan mahlûkatın ibadetlerini ve bilhassa insanın şükür ve ubudiyetini başkalara vermeye rıza göstermediği gibi, müsaade dahi etmediğini izah eden gayet güzel cevaplarla mukabele edilmiştir. Hâtimesinde, tabiat fikr-i küfrisini terkeden ve imana gelen zâtın, merak-âver üç sualinden: ~Birincisi:

"Tenbelliklerinden dolayı namazı terkedenlerin Cehennem gibi bir azap ile tehdit edilmelerinin sebebi nedir?" ~İkincisi:

"Gözle görülen bu nihayet derecede mebzuliyet ve icad-ı eşyadaki intizamlı sûret, hem vâhdet yolundaki nihayet derecede kolaylık ve suhûlet, hem nass-ı Kur'ân'la ﻣَﺎ ﺧَﻠْﻘُﻜُﻢْ ﻭَﻻﺎ ﺑَﻌْﺜُﻜُﻢْ ﺍِﻻَﺎ ﻛَﻨَﻔْﺲٍ ﻭَﺍﺣِﺪَﺓٍ ٭ ﻭَﻣَﺎ ﺍَﻣْﺮُ ﺍﻟﺴَّﺎﻋَﺔِ ﺍِﻻَﺎ ﻛَﻠَﻤْﺢِ ﺍﻟْﺒَﺼَﺮِ ﺍَﻭْ ﻫُﻮَ ﺍَﻗْﺮَﺏُ gibi âyetlerin nihayet derecede gösterdikleri kolaylığın sırrı ve hikmeti nedir?" ~Üçüncüsü:

"Kâinat fabrikasının işlettirilmesi bir terkip ve tahlil neticesi olduğunu ve hiçten birşey idam edilmediği gibi hiçten birşey de icad edilmez diyen feylesofların bu sözleri nasıldır?" demelerine karşı, pek dakik ve çok derin ve gayet yüksek ve çok geniş ve nihayet derecede mukni ve müskit olarak serdettiği delâil-i akliye ile, esbaba tapan ve tabiat bataklığında boğulanları kurtaran ve hâlen o mesleklerinde bulunanları utandıran gayet hakikatlı ve musib cevaplar vardır.

Hüseyin