Yirmi Beşinci Lem'a
Fihrist Risalesi · s.128
"Yirmi Beş Deva"yı hâvidir.
Bu risale, ﺍَﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍِﺫَﺍ ﺍَﺻَﺎﺑَﺘْﻬُﻢْ ﻣُﺼِﻴﺒَﺔٌ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﺍِﻧَّﺎ ِﻟﻠّٰﻪِ ﻭَﺍِﻧَّﺎ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﺭَﺍﺟِﻌُﻮﻥَ gibi âyetler, ehl-i imanın musibetleri musibet olmadığını, belki bir ihtar-ı Sübhani ve iltifat-ı Rahmanî olduğunu gösterir. Gayet mukni bir tefsir ve o ehl-i imanın on kısmından bir kısmını teşkil eden musibetzedelere karşı mânevî bir tiryak ve gayet nâfi bir eczahane gibi olduğunu, hattâ herbir deva, ayrı ayrı binler çeşit ilâçlar gibi hâsiyetlerini gösteren bir eczahane hükmünde ve Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyanın eczahane-i kübrası olan, ﻭَﺍﻟَّﺬِﻯ ﻫُﻮَ ﻳُﻄْﻌِﻤُﻨِﻰ ﻭَﻳَﺴْﻘِﻴﻦِ ﻭَﺍِﺫَﺍ ﻣَﺮِﺿْﺖُ ﻓَﻬُﻮَ ﻳَﺸْﻔِﻴﻦِ gibi şifa hakkındaki yüzer âyâtın sırr-ı tesirine şifalı, devalı bir mübarek mâkes ve bir mâ-i zemzeme-i Kur'ân hükmünde olduğunu gösterir. Birinci Deva:İnsanın hastalığı zâhiren bir nevi dert gibi ise de, dert değil, belki bir nevi derman olduğunu ve ömür sermayesi sıhhat ve afiyet ve istiğnadan gelen bir gafletle zâyi olduğundan, hastalık o zâyiatı meyvedar bir ömre çevirdiğini haber verir gayet güzel bir devadır. İkinci Deva:İbadet iki kısım olup, bir kısmı müsbet ibadettir ki, namaz ve niyaz gibi malûm ibadetler olup, diğeri menfî ibadettir ki, hastalıklar insana aczini, zâfını hissettirdiğinden, halis, riyasız mânevî bir ibadet olduğunu ve bu hastalıkların, Allah'tan şekva etmemek şartıyla, mü'min için, bir dakikası bir saat hükmüne geçtiğini ve bazı kâmillerin hastalıklarının bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçtiğini rivayet-i sahiha ve keşfiyat-ı sadıka ile sabit olduğunu bildirir gayet mühim bir devadır. Üçüncü Deva:İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, mütemadiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlanması ve mütemadiyen zeval ve firakta yuvarlanması şahid olduğunu; hem, insan zîhayatın en mükemmeli ve cihazatça en zengini olduğundan, geçen lezzetleri ve gelecek belâları düşündüğünden, kederli ve sıkıntılı bir hayat geçirdiğini, hastalık ise, sağlık ve afiyet gibi gaflet vermediğinden, dünyayı hoş göstermeyip o tahatturların elemlerinden vazgeçirdiğinden hiç aldatmaz bir vaiz ve bir mürşid hükmünde olduğunu gösterir bir mübarek devadır. Dördüncü Deva:İnsan, hastalıktan şekva değil, hastalığa sabretmesi lâzım olduğunu gösterir. Çünkü o, cihazatını kendi yapmayıp ve başka bir yerden de satın almadığından ve mülk sahibi, bahçesini çapalamak, bellemek ve budamak gibi ezalarla o sayade güzel bir mahsûl aldığından, o eza, o bağın hakkında eza değil, belki mahsûlünün yetişmesine medar olduğundan, şikâyete hiç hakkı olmadığını gösterdiği gibi; insanın da, hastalıkla yapılan tasarruftan şikâyet değil, tahammüle mecbur olduğunu, şiddetli olduğu zaman "Ya Sabûr" deyip, sabır ile mukavemet edileceğini haber veriyor. Beşinci Deva:Bu zamanda, hususan gençler hakkında, hastalık o gençleri gençlik sarhoşuluğundan menettiği için, onların hakkında o hastalık mânevî bir sıhhat ve afiyet olduğunu haber verir gayet şirin bir devadır. Altıncı Deva:Musibetin gitmesiyle mânevî bir lezzet geleceğini gösterir. Çünkü, "Elemin zevali lezzettir" diye, o elemli musibetler, zeval ile ruhda bir lezzet-i irsiyet bıraktığını gayet güzel haber verir mühim bir devadır. Hatta bu devanın ehemmiyetindendir ki, te'lifatında iki kere aynı numara tekrar etmesi ve öylece kaydedilmesi, ehemmiyetini ispat eder. Yedinci Deva:Hastalık, insanın sıhhatindeki nimet-i İlâhiyenin lezzetini kaçırmıyor, bilakis tattırıyor. Çünkü, birşey devam etse; tesirini kaybeder, usanç verir. Hatta ehl-i hakikat demişler: ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﺍﻻﺎَﺷْﻴَﺎﺀُ ﺗُﻌْﺮَﻑُ ﺑِﺎَﺿْﺪَﺍﺩِﻫَﺎ yani:"Herşey zıddiyle bilinir" "Soğuk olmazsa hararet anlaşılmaz"diye mâkul ve şirin bir devadır. Sekizinci Deva:Hastalık, imanlı bir insanın âhiretini geri bırakmıyor, belki daha ziyade terakki ettiriyor. Çünkü; hastalık, sabun gibi, günahları siler, temizler; güzel bir keffaretü'z-zünub olduğu hadis-i şerifle sabit olduğunu; hem imanlı olan bir insanın maddi hastalığı, mânevî hastalıklardan kurtardığını; şahs-ı zahirisinin hatasıyla şahs-ı mânevîsi hasta olduğundan, zâhir hastalığı o hatalardan geri koyup, mânevî istiğfara sebep olduğundan, o maddî hastalık çok büyük bir hazine olduğunu bildirir. Dokuzuncu Deva:Cenab-ı Hakkı tanıyan bir insan için, ölüme sebep olan hastalıktan korkmak olmadığını ve ölüm, insanın tanıdığı ve bildiği bütün ehl-i iman olan ahbaplarına kavuşmak olduğunu; hem ölüm mukadder olup, bazen hastalıklıların yanındaki sağ insanların ölmesi ve hastaların sağ kalması; hem ölüm, vazife-i hayattan bir paydos ve bir rahat olduğunu ve ehl-i dalâlet için gayet korkunç bir zulümat-ı ebediye olduğunu bildiren gayet mülâyimane güzel bir devadır. Onuncu Deva:İnsanın hastalığı, merak ettikçe gayet ağırlaşacağını, hususan evhamlı bir hastanın bir dirhem zâhir hastalığı, merak vasıtasıyla on dirhem olacağını, hem merak da ayrıca bir hastalık olduğunu haber veren mühim bir devadır. On Birinci Deva:Hastalık insana hazır bir elem verdiğinden, evvelce geçirmiş olduğun hastalıktan sonra hiçbir elem kalmayıp, hemen lezzeti bu âna kadar devam ettiğini hatırlayıp, o andaki hastalığın hazır eleminden kurtulmak ile, bulunduğun dakikadan sonra zamanın nasıl geleceğini bilmediğinden, ondan korkmamak lâzım olduğunu: hem yok bir zamanda, yok bir eleme, yok bir hastalığa vücud rengi vermek mânâsız olduğunu ve sabır kuvvetini sağa ve sola dağıtmak fayda vermediğinden, bütün kuvvetiyle hazır zamana dayanmak lâzım olduğunu haber veren en âlâ bir devadır. On İkinci Deva:Hem, insan hastalık sebebiyle ibadet ve evradından mahrum kaldığına teessüf etmemesini; sabır ve tevekkül ve namazını kılmak şartıyla, o hastalıkta, ibadet ve evradının sevabı aynen ve daha halis bir surette verileceği hadisçe sabit olduğu ve insan o sayede aczini ve za'fını bildiğinden, bütün cihazatının lisan-ı hal ve lisan-ı kaliyle dergâh-ı İlâhiyeye iltica etmesine sebep olduğundan, ﻗُﻞْ ﻣَﺎ ﻳَﻌْﺒَُﺎ ﺑِﻜُﻢْ ﺭَﺑِّﻰ ﻟَﻮْﻻﺎ ﺩُﻋَﺎُﻛُﻢْ sırrını anlattığından, şikâyet değil, şükretmek lâzım olduğunu gösterir. On Üçüncü Deva:Hastalıktan şikâyet edilmeyeceğini; ve hastalık bazılarına bir define olduğunu; ve ecel muayyen olmadığından, her vakit havf ve reca ortasında bulunmak lâzım olduğunu; ve ölüm insanı gaflet içinde yakalamak ihtimali bulunduğundan, hastalık onun âhiretini düşündürmek cihetiyle gayet güzel bir nâsih olduğunu gösterir mühim bir devadır. On Dördüncü Deva:Hem, ehl-i imanın göz hastalığı perdesi altında -yani kör olmasında- pek mühim bir nur ve mânevî büyük bir göz olup, birkaç sene dünyanın hazinane fâni bir güzelliğini fâni bir sûrette seyredecek fâni bir göze bedel, kırk göz kuvvetinde ebedi gözler ile ebedi bir surette Cennette Cennet levhalarını seyretmesi daha evlâ olacağını beyan eder. {(Haşiye): Bu devanın tesirindendir ki, misafireten bir köye gittiğimde, orada gözsüz Mehmet Ağa isminde bir zât, gözünün hastalığından şikâyeti üzerine, yanımda bulunan Hastalar Risalesinin On Dördüncü Deva'sını okuyunca, onun mânevî tesiriyle o zât dedi: "Keşki ben bu sevabı ve mânevî bu kazancı; bana açan bu hastalığımdan şikâyet etmeseydim" diye nedametkârane, bir şükür kapısına döndü. Onun için o hastalık, onun hakkında bir rahmet-i İlâhiye olduğunu kat'i anladı.} On Beşinci Deva:Hastalığın sûretine bakıp "ah!" eylemek câiz olmadığını, belki mânâsına bakılsa "oh!" diye mânevî lezzetler akıtacağını; çünkü "Mânevî sevap lezzeti olmasaydı, Cenab-ı Hak en sevdiği kullarına hastalığı vermezdi" diye hadis-i şerifte ﺍَﺷَﺪُّ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﺑَﻼﺎﺀً َﺍﻻﺎَﻧْﺒِﻴَﺎﺀُ ﺛُﻢَّ ﺍﻻﺎَﻭْﻟِﻴَﺎﺀُ َﺍﻻﺎَﻣْﺜَﻞُ ﻓَﺎﻻﺎَﻣْﺜَﻞُ -ev kema kal- hadis-i şerifinin sırrını ve bazı hastalıklar şehid makamını kazandıracağını bâhusus kadınların lohusa zamanında kırk gün zarfında vefat ederlerse şehid olacaklarını en güzel bir sûrette haber verir. On Altıncı Deva:Hastalık, hayat-ı içtimaiye-i insaniyede en mühim olan hürmet ve merhameti telkin ettiğini, çünkü, sıhhat ve afiyet, nefs-i emmareye, her cihetçe istiğna gösterdiğinden; hastalık, o istiğna yerine hürmet ve merhameti hissettirdiğinden, rikkat-i cinsiyesine karşı bir şefkat celbetmeye vesile olacağını gösteren gayet güzel ve en şirin ve lezzetli bir devadır. On Yedinci Deva:İnsan, hastalık vasıtasıyla, hayrat yapamadığından müteessir olmak caiz olmadığını, çünkü, en mühim hayrat hastalıkta dahi bulunduğunu, hattâ hastalara bakmak bile en mühim hayır ve sadaka hükmüne geçeceğini; çünkü, imanı olan bir hastanın hatırını sormak ve güzel teselli etmek, hususan ana ve baba olsa, onların dualarını kazanmak en âlâ bir hayrat ve sadaka olduğunu, pek mühim bir tarzda gösterir. On Sekizinci Deva:İnsan şükrü bırakıp şekvaya gitmeye ve bir hakkının zayi olmasından şikâyete hiç hakkı olmadığını; çünkü senin üstünde Cenab-ı Hakkın çok nimetleri olmak cihetiyle, onların şükür hakkını ifa etmediğinden dolayı Cenab-ı Hakka karşı bir haksızlık ettiğini; hem, sen sıhhat noktasında kendinden aşağıdaki biçarelere bakmak lâzım olduğunu, yani, bir parmağın, bir elin, bir gözün yoksa, iki parmağı, iki eli, iki gözü olmayanlara bakmak lâzım olduğunu; çünkü, sen hiçlikten vücuda gelip, taş, ağaç ve hayvan olmayıp insan olup İslâm nimetini ve sıhhat ve afiyet görüp yüksek bir dereceye nail olduğun halde, bazı ârızalarla ve kendi sû-i ihtiyarınla ve sû-i istimalinle elinden kaçırdığın ve elin yetişmediği nimetlerden şekva etmek, sabırsızlık göstermek bir küfran-ı nimet olduğunu gösterir bir devadır. On Dokuzuncu Deva:Cemil-i Zülcelâl'in bütün isimleri, "Esma-i Hüsna" tabir-i Samedanisiyle güzel olduklarını ve mevcudat içinde en latîf, en câmi' âyine-i Samediyet de hayat olduğunu ve güzelin ayinesi güzel olduğunu ve güzelliklerini gösteren güzelleşeceğini ve o ayineya da o güzelden ne gelse, güzel olduğunu ve hayat daima sıhhat ve afiyet ve yeknesak gitse, nâkıs bir ayine olacağını ve hastalıklı bir uzvun etrafında, Sâni-i Hakim sair azaları o uzva muavenetdarane teveccüh ettirip, nakışlarını ve vazifelerini göstermek için o hastalığı misafireten gönderip, vazifesi bittikten sonra yerini yine afiyete bırakıp gittiğini ispat eder. Yirminci Deva:Hastalık iki kısım olup; bir kısmı hakiki, bir kısmı vehmi olduğunu; hakiki kısmına Şâfi-i Zülcelâl Küre-i Arz eczahane-i kübrasında her derde bir deva istif ettiğini; ve o devalar ise, dertleri istediğinden, onları istimal etmek meşru olduğunu, fakat devanın te'sirini Cenab-ı Haktan bilmek lâzım olduğunu; vehmi hastalığa ehemmiyet verilmeyeceği, ehemmiyet verildikçe fazlalaşacağını, ehemmiyet verilmezse hafif geçeceğini güzel bir temsil ile ispat eder. Yirmi Birinci Deva:Hastalıkta maddi bir elem olup, o elemi izale edecek mânevî bir lezzet ihata ettiğini ve zâhiren peder ve valide ve akrabaların şefkatları, onun etrafında hastalık cazibesiyle, ona karşı muhabbetdarane baktığından o elem çok ucuz düştüğünü; maddi ve mânevî çok yardımcıları bulunduğundan, şikâyet değil, şükretmek lâzım olduğunu ispat eder. Yirmi İkinci Deva:Nüzul gibi ağır hastalıklar mü'min için pek mübarek sayıldıığını ve ehl-i velâyetce mübarekiyeti meşhud olduğunu ve Cenab-ı Hakka vasıl olmak için iki esasla gidildiğini, nüzul gibi hastalıklar ise o iki esasın hassasını verdiğini; o iki esasın birisi; râbıta-i mevt, yani, dünyanın fâni olduğunu bildiği gibi kendinin de fani ve vazifedar bir misafir olduğunu gösterir. İkincisi: Nefs-i emmarenin ve kör hissiyatın tehlikelerinden kurtulmak için, bir kısım ehl-i iman çilelerle nefs-i emmareyi öldürdüklerinden, hayat-ı ebediyelerini bu suretle kazandıklarını ve nüzul gibi hastalıklarda aynı o hassa bulunduğundan, o hastalık onun için gayet ucuz düştüğünü ispat edip gösterir. Yirmi Üçüncü Deva:Hastalık, gurbette ve kimsezilikte bulunduğu zaman, o kimsesizliği cihetiyle, kendine en katı kalblerin dahi rikkatini celbettiğini ve Kur'ân'ın bütün sûrelerinin başlarında "Er-rahmanirrahim" sıfatıyla kendini bize takdim eden Allah, bir lem'a-i şefkatiyle, umum yavruların yardımına validelerine koşturduğunu ve her baharda, bir cilve-i rahmeti ile nimetlerini bize gönderdiğini ve o nimetlere nail olmak, iman ve intisabla ve Onu tanımakla olduğunu ve o gurbet ve kimsesizlikteki hastalık ise, Cenab-ı Hakkın nazar-ı merhametini celbettireceğini, ehemmiyetli haber verir. Yirmi Dördüncü Deva:Mâsum çocuklara ve mâsum gibi ihtiyar hastalara bakan ve hizmet edenlerin hakkında uhrevi büyük bir ticaret olduğunu ve o nazik çocukların hastalıkları, ileride hayat-ı dünyanın dağdağalarına tahammül için birer şırınga-i Rabbaniye olduğunu ve o şırıngalardan gelen sevap ve ücret, onlara bakanların ve bilhassa validelerinin defter-i âmâline yazıldığını ve bu hakikatın ehl-i hakikatça meşhud olduğunu ve bilhassa ihtiyar peder ve valide ve akraba gibi ihtiyarların dualarını almak, âhiretin saadetine medar olduğunu ve onlara bakanların da, ileride kendi evlâdlarından aynı vaziyeti göreceğini ve bakmadıkları cihetle, neticede azab-ı uhrevi olduğu gibi, dünyaca da çok felâketlere maruz kaldıkları ve kalacakları vukuat ile sabit olduğunu ve akrabası olmazsa bile, yine onlara bakman İslâmiyetin iktizasından olduğunu gayet kat'i ispat eder. Yirmi Beşinci Deva:Bütün hastalıkların gayet nâfi ve mânevî bir devası ve hakiki ve kudsi bir tiryakı ise, imanın inkışafı olduğunu; tevbe ve istiğfar ve namaz ve ubudiyet ile, o tiryak-ı kudsi olan iman ve imandan gelen ilâcın istimal edilmesi lâzım olduğunu; ehl-i gafletin zeval ve firak darbeleriyle yaralanan mânevî büyük dünyalarının tedavisi, kudsi bir tiryak olan imanın şifa vermesiyle yaralardan kurtulacaklarını ve o iman ilâcının tesiri ise ferâizi yapmak ile olduğunu ve sefahet ve hevesat-ı nefsaniye ve lehviyat-ı gayr-ı meşrûa, o tiryakın tesirini menettiğini göze gösterip, gayet kat'i bir surette izah ve ispat eder.
Hafız Mustafa (R.H.)