Kısa bir tercümesidir
Emirdağ Lâhikası-2 · s.89
Şimdi bundan kırkbir sene evvel ve eski harb-i umumînin az evvelinde başlamış olduğu İşaratü'l-İ'caz'ın ifadetü'l-meramında diyor ki: Madem Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan ulûm-u hakikiyenin enva'ına câmi' ve umum asırlarda umum tabakat-ı beşeriyeye müteveccih bir hutbe-i ezeliyedir. Elbette bir tek ferdin fehmi, ona lâyık ve mükemmel bir tefsir yapamaz ve mümkün olmuyor. Çünki bir ferd pek nadir olarak kendi hususî meslek ve meşrebinin tesirinden kendi fikrini kurtarabilir. Onun hususî meşrebi tesir ettikçe, tam tamına hakikatı safî olarak ifade edemez. Ferdin fehmi ve manası ona hastır. O ferd, onu kabul eder. Fakat başkalarını ona davet edemez. Eğer cumhur-u ulema onun fehmini kabul ile başkalara şümulünü gösterse, o vakit başkasını o manaya davet edebilir ve hakikî tam tefsir olabilir. Hem ferdin ahkâmda istinbatı ve içtihadında (hevesi karışmamak şartıyla) o kendi nefsi için amel edebilir, fakat başkalarına hüccet tutamaz. Tâ bir nevi icma' o hükmü tasdik etsin. Nasılki ahkâm-ı şer'iyeyi tatbik ve tanzim ve icra etmek ve hürriyet-i fikirden neş'et eden manevî anarşiliği kaldırmak için gayet lâzımdır ki; ulema-i muhakkikînden bir heyet-i âliye bulunsun ki, o heyet umumun emniyetine mazhariyetleriyle ve cumhur-u ulemanın onlara itimadıyla ümmet için bir nevi zımnî kefalet ve dava vekili hükmünde olmaları cihetinde icma'-ı ümmet hüccetinin sırrına mazhar oluyorlar. O vakit içtihadın neticesi o icma' ile şer'an düstur olabilir. Ve icma'ın tasdik ve sikkesiyle umuma şâmil oluyor. Aynen onun gibi lâzımdır: Kur'anın manalarının keşfi ve tefsirlerde ayrı ayrı mehasininin cem'i, hem zamanın çalkamasıyla ve fenlerin keşfiyle cilvelenen, tezahür eden Kur'an'ın hakikatlerinin tesbiti için elzemdir ki: Muhakkikîn-i ulemadan herbiri bir fende mütehassıs, geniş fikre, ince nazara mâlik allâmelerden müteşekkil bir heyet bu vazifeye sahib çıksın. Elhasıl: Kur'anı tefsir edene lâzım gelir ki;gayet âlî bir deha ve nüfuzlu derin bir içtihad ve bir nevi kuvve-i kudsiye sahibi olmak gerektir. Bu zamanda öyle bir zât, ancak bir şahs-ı manevî olabilir ki; o şahs-ı manevî, çok ruhların imtizacından ve tesanüdünden ve efkârın telahukundan ve birbirine yardımından ve kalblerin birbirine in'ikasından ve ihlas ve samimiyetlerinden, mezkûr bir heyetten çıkabilir. O heyetin bir ruh-u manevîsi hükmüne geçer.Evet "Mecmuunda bir hâssa bulunur ki, ondaki her ferdde bulunmaz" düsturuyla çok defa içtihadın âsârı ve nur-u velayetin hâssaları ve ziyası bir cemaatte görünüyor. Halbuki o cemaatin hangisine bakılsa, o hâssa görünmüyor. Demek âmî adamların ihlasla tesanüdleri, bir velayet hâssasını veriyor. İşte bu hakikate binaen böyle bir maksad için bir heyetin çıkmasına muntazır ve daima bekliyordum. O ümid, küçüklüğümden beri gaye-i hayalim iken, birden hiss-i kable'l-vuku' kabîlinden kalbime bir sünuhat oldu ki: Maddî ve manevî iki zelzele-i azîme yaklaşıyordu. {(): Evet, Üstadımız mükerreren Birinci Harb-i Umumî'den evvel çok defa bize ulûm-u Arabiyeyi ders verdiği zaman bize kat'î bir tarzda "Büyük ve umumî bir zelzele yaklaşıyor, hazırlanınız. O zaman herkes benim gibi mücerredlere gıbta edecekler." diye söylüyorlardı. Pek az zamanda, onun mükerreren verdiği haber aynen çıktı. Horhor'daki eski talebeleri namına Medresetü'l-Vaizîn mezunlarından: Mehmed Sadık, Sabri, Mehmed Şefik, Mehmed Mihri, Hamza} Ben de acz ve kusurumla, sözlerimdeki izahsızlık ve muğlaklık ile beraber Kur'anın nazmındaki i'cazın işaratını ve kalbimde tahattur eden nüktelerini kaydedip kaleme almak ve âyâtın bazı imanî hakikatlerini yazmaya şiddetli bir ihtar-ı gaybî hissettim. Halbuki harbde acib bir vaziyette olduğumdan, tefsirlere müracaat etmek kabil olmadı. Kur'andan başka merci' yoktu. Ben de yazdım. Yazdıklarım tefsirlere muvafık geldiyse, güzel bir nimet ve bir muvaffakıyet.. yoksa mes'uliyet benim bîçare fehmime aittir. Aynı zamanda zelzele-i kübra mahiyetinde olan maddî Birinci Harb-i Umumî ve o zelzele-i azîmenin âhirlerinde o mezkûr heyetin yuvalarını tahrib eden manevî zelzele-i azîme meydana çıktı ki, öyle bir heyet-i âliye-i ilmiyeye ve böyle bir vazife yapmak için bütün kapılar kapandı. Ben de o noksan fehmimle eski Harb-i Umumî'de farîza-i cihadda avcı hattında ne kadar fırsat buldumsa kalbime tulû' eden nükteleri yazıyordum. Derelerde, dağlarda hücum ederken kaydederdim. Fakat o acib ayrı ayrı haletlerin tesiriyle çeşit çeşit olmasından tashih ve ıslah edilmesine çok ihtiyaç varken, benim kalbim tebdil ve tağyirine razı olmadı. Çünki her dakika şehid olmaya hazırlandığımız için bir niyet-i hâlise ile yazılmış ki; o halet her vakit bulunmuyor. Ben de o yazılarımı Tenzil'e bir tefsir olarak değil, belki tefsirin bazı vücuhuna bir nevi me'haz olarak ehl-i kemal olan ulema-i muhakkikînin enzarına arzediyorum. Hakikaten benim şevkim, benim tâkatimin pek fevkinde bir noktaya sevketti. Eğer ehl-i tahkik istihsan etseler, beni devama ve ileri gitmeye teşci' ve tergib ederler.
Said Nursî
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢِ ﺍَﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦُ ٭ ﻋَﻠَّﻢَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥَ ٭ ﺧَﻠَﻖَ ﺍﻻﺎِﻧْﺴَﺎﻥَ ٭ ﻋَﻠَّﻤَﻪُ ﺍﻟْﺒَﻴَﺎﻥَ ﻓَﻨَﺤْﻤَﺪُﻩُ ﻣﺼﻠّﻴﺎ ﻋﻠﻰ ﻧﺒﻴﻪ ﻣﺤﻤّﺪ ﺍﻟّﺬﻯ ﺍﺭﺳﻠﻪ ﺭﺣﻤﺔ ﻟﻠﻌﺎﻟﻤﻴﻦ ﻭ ﺟﻌﻞ ﻣﻌﺠﺰﺗﻪ ﺍﻟﻜﺒﺮﻯ ﺍﻟﺠﺎﻣﻌﺔ ﺑﺮﻣﻮﺯﻫﺎ ﻭ ﺍﺷﺎﺭﺍﺗﻬﺎ ﻟﺤﻘﺎﺋﻖ ﺍﻟﻜﺎﺋﻨﺎﺕ ﺑﺎﻗﻴﺔ ﻋﻠﻰ ﻣﺮ ﺍﻟﺪﻫﻮﺭ ﺍﻟﻰ ﻳﻮﻡ ﺍﻟﺪﻳﻦ ﻭ ﻋﻠﻰ ﻟﻪ ﻋﺎﻣﺔ ﻭ ﺍﺻﺤﺎﺑﻪ ﻛﺎﻓﺔ ﻣﺎ ﺑﻌﺪ ﻓﺎﻋﻠﻢ ﺍﻭﻻﺎ ﺍﻥ ﻣﻘﺼﺪﻧﺎ ﻣﻦ ﻫﺬﻩ ﺍﻻﺷﺎﺭﺍﺕ ﺗﻔﺴﻴﺮ ﺟﻤﻠﺔ ﻣﻦ ﺭﻣﻮﺯ ﻧﻈﻢ ﺍﻟﻘﺮﻥ ﻟﻦ ﺍﻟﻌﺠﺎﺯ ﻳﺘﺠﻠﻰ ﻣﻦ ﻧﻈﻤﻪ ﻭﻣﺎ ﺍﻟﻌﺠﺎﺯ ﺍﻟﺰﺍﻫﺮ ﺍﻻﺎ ﻧﻘﺶ ﺍﻟﻨﻈﻢ ﻭ ﺛﺎﻧﻴًﺎ ﺍﻥ ﺍﻟﻤﻘﺎﺻﺪ ﺍﻟﺴﺎﺳﻴﺔ ﻣﻦ ﺍﻟﻘﺮﻥ ﻭ ﻋﻨﺎﺻﺮﻩ ﺍﻟﺼﻠﻴﺔ ﺍﺭﺑﻌﺔ ﺍﻟﺘﻮﺣﻴﺪ ﻭ ﺍﻟﻨﺒﻮﺓ ﻭ ﺍﻟﺤﺸﺮ ﻭ ﺍﻟﻌﺪﺍﻟﺔ ﻟﻨﻪ ﻟﻤﺎ ﻛﺎﻥ ﺑﻨﻮ ﺩﻡ ﻛﺮﻛﺐ ﻭ ﻗﺎﻓﻠﺔ ﻣﺘﺴﻠﺴﻠﺔ ﺭﺍﺣﻠﺔ ﻣﻦ ﺍﻭﺩﻳﺔ ﺍﻟﻤﺎﺿﻰ ﻭ ﺑﻼﺩﻩ ﺳﺎﻓﺮﺓ ﻓﻰ ﺻﺤﺮﺍﺀ ﺍﻟﻮﺟﻮﺩ ﻭ ﺍﻟﺤﻴﺎﺓ ﺫﺍﻫﺒﺔ ﺍﻟﻰ ﺷﻮﺍﻫﻖ ﺍﻻﺳﺘﻘﺒﺎﻝ ﻣﺘﻮﺟﻬﺔ ﺍﻟﻰ ﺟﻨّﺎﺗﻪ ﻓﺘﻬﺘﺰّ ﺑﻬﻢ ﺍﻟﻤﻨﺎﺳﺒﺎﺕ ﻭ ﺗﺘﻮﺟﻪ ﺍﻟﻴﻬﻢ ﺍﻟﻜﺎﺋﻨﺎﺕ ﻛﻨﻪ ﺍﺭﺳﻠﺖ ﺣﻜﻮﻣﺔ ﺍﻟﺨﻠﻘﺔ ﻓﻦ ﺍﻟﺤﻜﻤﺔ ﻣﺴﺘﻨﻄﻘﺎ ﻭ ﺳﺎﺋﻼ ﻣﻨﻬﻢ ﺑـ﴾ﻳﺎ ﺑﻨﻰ ﺩﻡ ﻣﻦ ﻳﻦ ﺍﻟﻰ ﻳﻦ ﻣﺎ ﺗﺼﻨﻌﻮﻥ ﻣَﻦْ ﺳﻠﻄﺎﻧﻜﻢ ﻣَﻦْ ﺧﻄﻴﺒﻜﻢ﴿ ﻓﺒﻴﻨﻤﺎ ﺍﻟﻤﺤﺎﻭﺭﺓ ﺍﺫ ﻗﺎﻡ ﻣﻦ ﺑﻴﻦ ﺑﻨﻰ ﺩﻡ ﻛﻤﺜﺎﻟﻪ ﺍﻟﻤﺎﺛﻞ ﻣﻦ ﺍﻟﺮﺳﻞ ﺍﻭﻟﻰ ﺍﻟﻌﺰﺍﺋﻢ ﺳﻴّﺪ ﻧﻮﻉ ﺍﻟﺒﺸﺮ ﻣﺤﻤّﺪ ﺍﻟﻬﺎﺷﻤﻰ ﺻﻠّﻰ ﺍﻟﻠّﻪ ﺗﻌﺎﻟﻰ ﻋﻠﻴﻪ ﻭ ﺳﻠّﻢ ﻭ ﻗﺎﻝ ﺑﻠﺴﺎﻥ ﺍﻟﻘﺮﻥ ﴾ﺍﻳﻬﺎ ﺍﻟﺤﻜﻤﺔ ﻧﺤﻦ ﻣﻌﺎﺷﺮ ﺍﻟﻤﻮﺟﻮﺩﺍﺕ ﻧﺠﻲﺀ ﺑﺎﺭﺯﻳﻦ ﻣﻦ ﻇﻠﻤﺎﺕ ﺍﻟﻌﺪﻡ ﺑﻘﺪﺭﺓ ﺳﻠﻄﺎﻥ ﺍﻻﺯﻝ ﺍﻟﻰ ﺿﻴﺎﺀ ﺍﻟﻮﺟﻮﺩ ﻭ ﻧﺤﻦ ﻣﻌﺎﺷﺮ ﺑﻨﻰ ﺩﻡ ﺑﻌﺜﻨﺎ ﺑﺼﻔﺔ ﺍﻟﻤﻤﻮﺭﻳﺔ ﻣﻤﺘﺎﺯﻳﻦ ﻣﻦ ﺑﻴﻦ ﺍﺧﻮﺍﻧﻨﺎ ﺍﻟﻤﻮﺟﻮﺩﺍﺕ ﺑﺤﻤﻞ ﺍﻟﻤﺎﻧﺔ ﻭ ﻧﺤﻦ ﻋﻠﻰ ﺟﻨﺎﺡ ﺍﻟﺴﻔﺮ ﻣﻦ ﻃﺮﻳﻖ ﺍﻟﺤﺸﺮ ﺍﻟﻰ ﺍﻟﺴﻌﺎﺩﺓ ﺍﻟﺒﺪﻳﺔ ﻭ ﻧﺸﺘﻐﻞ ﺍﻟﻦ ﺑﺘﺪﺍﺭﻙ ﺗﻠﻚ ﺍﻟﺴﻌﺎﺩﺓ ﻭ ﺗﻨﻤﻴﺔ ﺍﻻﺳﺘﻌﺪﺍﺩﺍﺕ ﺍﻟﺘﻰ ﻫﻰ ﺭﺱ ﻣﺎﻟﻨﺎ ﻭ ﻧﺎ ﺳﻴّﺪﻫﻢ ﻭ ﺧﻄﻴﺒﻬﻢ ﻓﻬﺎ ﺩﻭﻧﻜﻢ ﻣﻨﺸﻮﺭﻯ ﻭ ﻫﻮ ﻛﻼﻡ ﺫﻟﻚ ﺍﻟﺴﻠﻄﺎﻥ ﺍﻻﺯﻟﻰ ﻳﺘﻠﻞ ﻋﻠﻴﻪ ﺳﻜّﺔ ﺍﻟﻌﺠﺎﺯ﴿ ﻭ ﺍﻟﻤﺠﻴﺐ ﻋﻦ ﻫﺬﻩ ﺍﻟﺴﺌﻠﺔ ﺍﻟﺠﻮﺍﺏ ﺍﻟﺼﻮﺍﺏ ﻟﻴﺲ ﻻ ﺍﻟﻘﺮﻥ ﺫﻟﻚ ﺍﻟﻜﺘﺎﺏ ﻛﺎﻥ ﴾١﴿ ﻫﺬﻩ ﺍﻟﺮﺑﻌﺔ ﻋﻨﺎﺻﺮﻩ ﺍﻟﺴﺎﺳﻴﺔ ﻓﻜﻤﺎ ﺗﺘﺮﺍ ﻫﺬﻩ ﺍﻟﻤﻘﺎﺻﺪ ﺍﻻﺭﺑﻌﺔ ﻓﻰ ﻛﻠﻪ ﻛﺬﺍﻟﻚ ﻗﺪ ﺗﺘﺠﻠﻰ ﻓﻰ ﺳﻮﺭﺓ ﺳﻮﺭﺓ ﺑﻞ ﻗﺪ ﻳﻠﻤﺢ ﺑﻬﺎ ﻓﻰ ﻛﻼﻡ ﻛﻼﻡ ﺑﻞ ﻗﺪﻳﺮ ﻣﺰ ﺍﻟﻴﻬﺎ ﻓﻰ ﻛﻠﻤﺔ ﻛﻠﻤﺔ ﻻﻥ ﻛﻞ ﺟﺰﺀ ﻓﺠﺰﺀ ﻛﺎﻟﻤﺮﺓ ﻟﻜﻞ ﻓﻜﻞ ﻣﺘﺼﺎﻋﺪﺍ ﻛﻤﺎ ﺍﻥ ﺍﻟﻜﻞ ﻳﺘﺮﺍ ﻓﻰ ﺟﺰﺀ ﻓﺠﺰﺀ ﻣﺘﺴﻠﺴﻼ ﻭ ﻟﻬﺬﻩ ﺍﻟﻨﻜﺘﺔ ﺍﻋﻨﻰ ﺍﺷﺘﺮﺍﻙ ﺍﻟﺠﺰﺀ ﻣﻊ ﺍﻟﻜﻞ ﻳﻌﺮّﻑ ﺍﻟﻘﺮﻥ ﺍﻟﻤﺸﺨﺺ ﻛﺎﻟﻜﻠﻰ ﺫﻯ ﺍﻟﺠﺰﺋﻴﺎﺕ ١ ﺟﻮﺍﺏ ﻟﻤﺎ Tercümesinin bir hülâsası: İnsanı halk edip Kur'anı ona talim eden Zât-ı Zülcelal'in Rahman ismiyle tecelli-yi kübrasına, rahmetin tecelliyatı adedince ona hamd ü sena ederek ve Seyyidü'l-Beşer Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ı Rahmeten lil'âlemîn gönderdiği o Resul-i Ekremine risaletin semereleri adedince ona, âl ü ashabına salât ü selâm ve hadsiz şükrediyoruz ki: Onun mu'cize-i kübrası ve hakaik-i kâinatın remizleri ve işaretleri ile tamamıyla cem'edilen Kur'an-ı Azîmüşşan asırların geçmesi ile daim, bâki ve nev'-i beşere mürşid, tâ kıyamete kadar beka vermiş ve o Resul-i Ekrem'i onlara Üstad-ı A'zam eylemiş. Emma ba'dü biliniz ki: Evvelâ bu yazacağımız işarat ve nüktelerdeki maksadımız Kur'anın nazmındaki bir kısım remizlerinin tefsiridir. Çünki yedi nevi i'cazın en incesi, fakat kuvvetli ve lafzî fakat hakikatlı i'caz, Kur'anın nazmından tecelli ediyor. Evet, parlak i'caz elbette nazmın nakşından çıkıyor.