Risale-i NurBüyük Şafiî İlmihali

KEFARET

Büyük Şafiî İlmihali · s.235

Kefareti teşrî etmekten gaye, Allah namına verilip bilahare bozulan ahdi, miktarı malum olan fidye ile telâfi etmek veya bedenle edası mümkün olmayan ibadeti, mal ile eda edip fakir ve muhtaçlara yardım etmektir. Yemin ile orucun kefareti, Kur'an-ı Kerim ve ahadisi nebeviyye ile sabit olmuştur. İnkârı için mahal yoktur. Mü'min, kaç defa yalan yere yemin etmiş ise, hayatta iken kefaretini verecektir. Şayet gaflet saikasıyla vermemiş veya imkân bulamamış ise, malından verilmesi için vasiyyet etmesi lâzımdır. Vefatından sonra malından çıkarılıp, vasiyyeti ifa edilecektir. İhtiyarlıktan dolayı oruç tutamayan kimse, yine hayatta iken kefaretini vermeğe mecburdur. Hastalıktan veyahut hayız ve nifas gibi bir mazerete veya bir gaflete binaen oruç tutamamış ise, hayatta iken imkân varsa günü gününe kaza eder, yoksa keffaretin verilmesi için vasiyyet eder. Namaza gelince: Şafiî mezhebinde ulemanın ekseriyetine göre, namazını terk etmiş olan kimse, namazını kaza etmekle mükelleftir. Fakat uyku veya unutkanlık gibi bir mazerete binaen terk etmiş ise kaza fevrî değildir. Mazeretsiz olarak terk etmiş ise fevrîdir. Yani uyku, yemek, içmek ve maişet için yapılan çalışma zamanı müstesna, kazalarını eda edinceye kadar, bütün boş zamanlarını kazaya hasredecektir. Terk ettiği namazı kaza etmezse, kılmadığı namaz için cumhuru ulemaya göre kefaret yoktur. Bazı ulemaya göre de kefareti vardır. Buna göre ölen kimse vasiyet etmemiş ise, terk ettiği her namaz için, mutedil birer avuç buğday verilecektir. Hanefi mezhebine göre ölen kimse, kılmadığı namazlar için kefaretin verilmesini vasiyet etmiş ise, her bir namaz için üç avuç buğday veya bedeli verilecektir. Kefareti farz kılmaktan gaye, yerinde olmayarak yemin edene, oruç tutmayana ibret olsun diye ceza vermek olduğu gibi, fakir ve muhtaç olan kimselere de yardım sağlamaktır. Fakat maalesef son zamanlarda kefaret hileli bir oyun haline getirilmiş, cüz'i bir menfaat için maksadından çok uzaklaştırılmıştır. Şöyle ki: Meyyitin zimmetinde meselâ, yüz ölçek kefaret var iken, on ölçek gibi cüz'i bir şey getirilir ve İslâm'ın hiçbir sûrette kabul etmediği bir merasim yapılır. Meyyitin velisi veya onun vekili kefaret olacak olan şeyi fakire verir. Sonra o fakir tekrar veli veya vekiline devr eder. Ve bu iş böylece tekrar edilir. Ve nihayet yüz ölçeklik kefareti, on ölçek ile ödemeğe kalkışılır. Halbuki böyle bir şey kabul edilse, zekât ve fitre gibi mali ibadetler de buna kıyas edilebilirdi. O zaman kefaret, zekât ve fitre gibi müesseseler, maksadından uzaklaşmakla, İslâmda yardımlaşma mefhumu ortadan kalkmış olur. Yalnız bazı alimler: şayet meyyitin mirası olmazsa, kefaretini eda etmek için bir miktar borç alınıp günümüzde yapılan merasim yapılırsa faydası olabilir demişler. "Dürrül-Muhtar" şöyle diyor: ﻭَﻟَﻮْ ﻟَﻢْ ﻳَﺘْﺮُﻙْ ﻣَﺎﻻﺎ ﻳَﺴْﺘَﻘْﺮِﺽُ ﻭَﺍﺭِﺛُﻪُ ﻧِﺼْﻒَ ﺻَﺎﻉٍ ﻣِﺜْﻼﺎ ﻭَﻳَﺪْﻓَﻌُﻪُ ﻟِﻠْﻔَﻘِﻴﺮِ ﺛُﻢَّ ﻳَﺪْﻓَﻌُﻪُ ﺍﻟْﻔَﻘِﻴﺮُ ﻟِﻠْﻮَﺍﺭِﺙِ ﺛُﻢَّ ﻭَﺛُﻢَّ ﺣَﺘَّﻰ ﻳَﺘُﻢَّ Yani: "Meyyit mal bırakmazsa varisi meselâ, yarım sa' borç alır. Sonra fakire devreder, fakirde tekrar ona verir ve zimmetinde bulunan kefaret eda edilinceye kadar bu muamele böylece tekrar edilir." Fakat herkesin bildiği gibi, bu devir muamelesi bugün yalnız fakir için yapılmıyor. Zengin, fakir herkes için yapılmaktadır ki, bu da doğru değildir.