MEKTUBAT'IN ÜÇÜNCÜ KISMI
Barla Lâhikası · s.172
(Hüsrev'in bir fıkrasıdır) Sevgili Üstadım! "Mirkatü's-Sünne ve Tiryak-ı Marazı'l-Bid'a" ismine hakikaten elyak olan Otuzbirinci Mektub'un Onbirinci Lem'asını kardeşlerimle ve dostlarımla defaatle okudum. Gayet azîm bir tebşirat-ı Peygamberî ile başlayan bu risalenin, onbir nüktesinden herbir nüktesi başka bir hüsün ve başka bir letafette yazılmakla beraber; ittiba'-ı Sünnetin maddî ve manevî fevaidi ta'dad edilirken, akla açılan kapılardan içeriye giriyor. Her kapının içerisinde bulunan kapılar ve pencerelerden bakarak, gördüğü hakikatler karşısında hayran oluyor. Gösterdiği deliller ile mu'terizlerin itirazlarına mükemmel ve muntazam cevablar vermekle mukabele ediyor. Ehl-i şevke, "Benim gösterdiğim kapılardan girseniz, müşkilâtsız ebedî bir saadete kavuşmuş olacaksınız" diyerek ittiba-ı Sünneti, her bir müslümana, hayatında düstur ittihaz etmesini tavsiye ediyor. Talebelerine, anlayabilecekleri bir tarzda emr-i azîm olan dersini takrir ederken, "Ben zahirde 15-16 sahifeden ibaret küçük bir risaleyim. Fakat hakikatte neşrettiğim nurla, çok büyük denizleri geçecek bir azamette ve çok büyük yıldızların nurlarını setredecek kudretteyim. Bahtiyar ol kimsedir ki, beni hâfızasında nakşederek, benimle âmil olur" diyerek beliğ ve çok yüksek ve nihayet derecede latîf sözleriyle bizleri irşad ediyor. Bu hakaikı gösteren bu risaleden, gücüm yetse de yüz tane, ikiyüz tane yazabilsem. Heyhat! Elim kısa, sa'yim mahdud, aczim herbir emr-i hayrı arzuma kadar îfaya mani'. Bu kadar arzuya rağmen yazabildiğim bir nüshasını takdim etmiş bulunuyorum. Hüsn-ü kabul buyurulursa benim için ne büyük saadettir. Ahmed-i Bedevi Hazretlerinin kerametkârane hareketiyle, semavat ve arzın tabakatından bahseden Onikinci Lem'ayı üç-dört defa okudum. Sevgili Üstadım! Rızka muhtaç herbir zîhayatın rızkı, Rezzak-ı Hakikî tarafından taahhüd altına alındığı ve rızık ancak Mün'im-i Hakikî'nin yed-i kudretinde bulunduğu, o kadar güzel bir üslûb ile tarif buyuruluyor ki ve talebelerine o kadar şirin ve âlî bir ders veriyor ki; akıl eğriliğe, nefis itiraza, kalb inkâra sapacak hiçbir yol bulamıyor. Zaferi kazanan ordular gibi insanın bütün kuvasına, "Ey kıymetdar risaleler ve ey nuranî feyyaz Sözler, meydan sizindir! Size teslim olmuşuz! Beşeriyete ve bütün mükevvenata hükümran olan Hâlık-ı Azîm'in hak sözleriyle bizlere tarîk-ı hidayeti ve istikameti gösteriyorsunuz!" dedirtiyor. Bilhâssa arz ve semavatın yedişer tabaka olduğuna dair âyât-ı azîmenin küllî ve umumî ve şümullü maânîsinin tatlı ve lezzetli ve şirin hakaikını okurken, insanın hissiyatına kalemi tercüman olabilse de, bu risalelere mukabele edebilse... Heyhat! Her tarafını anlayabilmek imkânı olmamakla beraber, -bu kısımda- arzın yedi iklimi ve birbirine muttasıl yedi tabakası ve bu tabakalardaki nuranî mahlukatın mürur ve ubûruna hiçbir şeyin mani olmaması hâlâtı; ve elektrik ve ziya ve harareti nâkil ve kâinatı baştan başa istila eden madde-i esîriyeden başlayarak semavatın yedi tabakasının kabul edilmesine hiçbir mani' olamayacağı fennen, aklen ve hikmeten muhtelif delail ile isbat edilmesi ve en sonunda semavatın yedi tabaka ve arzın yedi kat olduğu hakkında Kur'an-ı Hakîm'in ifadatının tasdik edilişi, akıl ve kalb şübehata atılacak yol bulamaması, risalelerin büyüklüklerine has bir keramet-i kübra olduğunu gösteriyor. Böyle azîm hakikat-i Kur'aniyeyi göremeyen feylesofların ve kozmoğrafyacıların kulakları çınlasın! Evet sevgili, kıymetdar Üstadım! Bu nurlu misilsiz eserler, insanın şübehatını izale ettiğine ve şübheleri davet edecek karanlık bir nokta bırakmadığına kat'î bir kanaatla iman ettiğim gibi, temas ettiğim kardeşlerimden ve mütalaasında bulunan zevattan, kanaatımın umumen tasdik edildiğini işittiğim anlar, her tarafımı meserret kapladığını hissediyorum. Ey sevgili Üstadım, her hususta size yapılacak dua için kelimat bulamıyorum. Zât-ı Zülcemal bu kadar güzelliklere, hazine-i rahmetinden binler güzellikleri size ihsan etmekle mukabele buyursun. Âmîn!
Ahmed Hüsrev
(Sabri Efendi'nin bir fıkrasıdır) Eyyühe'l-Üstad! Kelâmullahi'l-Azizi'l-Mennan olan Hazret-i Kur'an, şeair-i İslâmiyenin hâdimlerini cenah-ı himaye ve re'fetine alarak, -bu defaki hâdise-i elîmede- bir seneden beri mülhidlerin çevirdikleri plânlarını akîm bırakıp, zahiren üç kardeşimizi beraet ve manen milyonlar mü'min muvahhidînin zümresine nişane-i beraetini bahş ve mülhidlere ebediyet ve ezeliyeti izhar ile kendini müdafaa ve hâdimlerini muhafaza ve himaye ettiğini ve edeceğini göstermekle, Kur'an hâdimlerinin kulûbü behçet ve sürura müstağrak olarak, ilerlemek istedikleri hâlisane emel ve gayelerinde adımlarını daha ziyade uzatmaya ve dairelerini daha ziyade tevsi'e başlamışlardır. ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠّٰﻪِ ﻫٰﺬَﺍ ﻣِﻦْ ﻓَﻀْﻞِ ﺭَﺑّ۪ﻰ Aziz Üstadım! Cenab-ı Kibriya'nın mahza bir lütuf ve nihayetsiz bir kerem ve ihsanı olarak Nurlar Külliyatı, bu abd-i pür-kusur gibi nice gafillere ihsan buyurularak, sürekli yağmurların arz üzerinde tathirat yaptığı gibi; Nurlar mahallesinde şu asr-ı dalalet ve devr-i bid'atte çirkâb-ı hayat-ı maddiye bataklığına batan bu âciz kula, "Zararın neresinden dönsen kârdır" ders-i ikazını vererek hamden sümme hamden zulmet vâdisinden çıkararak şâhika-i Nur'a yetiştirmişti. Her nasılsa bir sene evvel "Ey Sabri! Belki hubb-u câha meyledersin, olur ki o cihette bir arzu uyandırır. Gel o bedbahtların bulanık havuzcuğuna bir daha dal, çık." denildi. Elhamdülillah selâmet çıktım. Bundan halasım nazar-ı fakiranemde pek ehemmiyetli bir kurtuluştur.
Talebeniz Sabri
(Osman Nuri'nin bir fıkrasıdır) Kitabların en büyüğüsün Kelâm-ı Kadîm, Hak kanunların anasısın Kur'an-ı Azîm, Kudsî tarihlerin nur babasısın Kelâm-ı Kadîm, Sen dinimizin bekçisisin Kur'an-ı Azîm. Dört İlahî kitabın anası, yalnız sensin, İftihar eder seninle bütün din-i İslâm, Sensiz yaşamak isteyen kalbler gebersin, Sen hakikatın ilk ve son güneşisin. Her varlığın üstünde, sönmeyecek güneşsin, Bütün gizli ve aşikârın miftahı sensin, Seni tanımayan ve tâbi' olmayan, her yerde Sahibinin gazabına uğrasın, gebersin. Hükmün muhakkak kıyamete kadar bâkidir, Sana inanmayanlar âdi, zelil, kâfirdir, Sen her varlığın üstünde doğan güneşsin, Seni istemeyenler dünyada Cehennem'e göçsün. Hâşâ! Seni beğenmeyen ve yanlış diyenlerin, Dilleri kesilsin, yere batsın. Sana hor bakmak isteyenleri, Allah kahretsin, Sen hakikatın ilk ve son güneşisin.
Osman Nuri
(Hâfız Ali'nin bir fıkrasıdır) Aziz Üstadım!Otuzbirinci Mektub'un Onüçüncü Lem'ası, "Hikmetü'l-İstiaze" nam-ı âlîyi taşıyan bir parça-i nuru aldım. Elhamdülillah istinsaha muvaffak oldum. Cenab-ı Hak hazine-i bînihayesinden emsal-i sairesini ihsan buyursun. Âmînbi-hürmeti Seyyidi'l-Mürselîn. Üstadım Efendim! Bu azîm hakikatı taşıyan risale, fakir talebenizde pek azîm tesirat yaparak, dimağım ve bütün duygu ve hâsselerim, o azîm hakaik üzerine serpilerek, toplanmaz bir hale geldiler. Gündüzde güneşin ziyası karşısında kalan yıldız böceği gibi, gerek güneşin tarifini ve gerekse kendi şavkıyla daire-i muhitinde bulunanları tarif edemediği gibi; fakir, aynı hâl kesbettim.