Risale-i NurBarla Lâhikası

İkinci Suret:

Barla Lâhikası · s.169

Kuraklık zamanında, yirmi-otuz gün içinde yağmur Barla'ya yağmamışken, Yokuşbaşı Çeşmesi yapıldığı bir zamanda menba'ına yakın üstadımız ve biz (yani, Süleyman, Mustafa Çavuş, Ahmed Çavuş, Abbas Mehmed ve sair kardeşlerimiz) beraber cemaatla namaz kıldık. Tesbihattan sonra dua için elimizi kaldırdık, üstadımız yağmur duası etti. Kur'anı şefaatçi yaptı. Birden o güneş altında, herbirimizin ellerine yedi-sekiz damla yağmur düştü. Elimizi indirdik, yağmur kesildi. Cümlemiz bu hale hayret ettik. O vakte kadar yirmi-otuz gündür yağmur gelmemişti. Yalnız o yağmur duası ânında dua eden her ele, yedi-sekiz damla düşmesi gösterdi ki, bunda bir sır var. Üstadımız dedi ki: "Bu bir işaret-i İlahiyedir. Cenab-ı Hak manen diyor ki: Ben duayı kabul ediyorum, fakat şimdi yağmur vermiyorum." Demek sonra Sure-i Yâsin şefaat edecek. Nitekim öyle olmuştur. Elhasıl: Isparta'daki kardeşlerimizin umumî rahmet içindeki Risale-i Nur'un bereketine dair dava ettikleri hususiyeti, bu iki kuvvetli delil ile tasdik ediyoruz.

Barla'da Şem'î, Mustafa Çavuş, Bekir Bey, Muhacir Hâfız Ahmed, Süleyman

Ehl-i iman -bilhâssa şimdiki Risale-i Nur'un zâkir ve muvahhid şakirdleri- öyle bir cadde ve minhaca girmişler ki; o cadde gayet müstakim, gayet nurlu, gayet sevimli. Bütün iki tarafı elmas, inci dükkânı. Bunların başında nass-ı Kur'an'dan gelen ve Kur'an-ı Kerim'in ve Furkan-ı Hakîm'in âyât-ı beyyinatından intişar eden Risale-i Nur'un yüzyirmi parçasından beher parçası birer mürşid-i a'zam, birer mürşid-i ekmel, birer kal'a-i hasîn, birer elmas kılınç olarak sabittir. Öyle ise, ey Lütfü! Risale-i Nur'a sıkı yapış ki, bir mürşid-i ekmel bulasın. Lisanına tevhidi ver ki, şu muhkem kal'aya giresin; Feyyaz-ı Mutlak'ın kelâmı olan Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'a hâdim ol ki, o elmas kılıncı elinde tutasın. İşte o kılınçla, hiç havfsız, başlarını sarhoşlukla o bataklığa sokan dinsizlerin kafalarına vurarak atla. Ondan sonra, ﻓَﺎﺳْﺘَﻘِﻢْ ﻛَﻤَٓﺎ ﺍُﻣِﺮْﺕَ gibi kat'î delilleri Peygamberimiz Sallallahu Teâlâ Aleyhi Vesellem Efendimizden müteselsilen, bütün Risale-i Nur'un müellifi üstadımız Said Nursî'nin yetiştiği ve serbest gezdiği Şeriat-ı Garra-yı Muhammediye (A.S.M.) olan hatt-ı müstakimi bari bir parça da sen takib et ki başın felâh bulsun. Şu geçen Cuma günü ruhumda bir sıkıntı devam ederek, üstadım için"Bismillahirrahmanirrahîm"sırrını istinsah ediyordum. Maalesef emraz-ı asabiyemin hadsiz istilası, o mühim risaleyi pek âni olarak akîm bıraktırdı. Tekrar yine başladım, bir parça yazdım; baktım ki yine satır geçmişim, evvelki yazdığım yere mürekkep dökülmüş. Kendimde o sıkıntı hâlâ duruyor. Tekrar olarak abdest üstüne abdest aldım; bütün seyyiatımı itiraf ederek ortaya döktüm. İstiğfar ettim. Mübarek dua olan salavat-ı şerifeye başladım. Sonra kalbime geldi ki, üstadımdan himmet isteyeyim. Üstadımın üstadına dediği gibi, ben de derim ve dedim... O hâl, o vaziyet el-ân devam ediyordu. Hattâ intihar derecesine kadar gelmişti. Dedim: "Aman ya Rabbi! Bundaki hikmet nedir?" ve o risaleyi ertesi güne ta'lik ettim. O akşam yani cumartesi gecesi, âlem-i menamda: Üstadım Atabey'in Zergendere Mescidinde imiş. Sabah namazına gidiyormuşum; tesadüfî bir karakol kumandanı bana dedi ki: "Nereye gidiyorsun?" Câmiye dedim. Beni takiben câmiye o da girdi. Gördüm ki, üstadım bir karyola üzerindedir. Evvelki cemaatımızdan hariç, içeride beş-altı daha jandarma bulunuyor. Cemaat"Lâ ilahe illallahü vahdehu lâ şerike leh... ilh."devam ediyorlar. O beraber girdiğimiz kumandan ise, cemaatımıza karşı "Aman siz ne yapıyorsunuz?" diyerek kendisinin leîmliğini isbat edip, mağruriyetinden içeriye tükürdü. O anda üstadım o dinsizin yüzüne tükürüp "Git yanımızdan pis!" dedi, tardetti. Hemen o zaman elimi sağ taraftaki deliğe uzattığımda bir kasatura geldi. Hiç meslek ve meşrebimize uymayan, her cihetle muhalif hareket eden Hasan isminde bir adam o kasaturayı alıp ve ucuyla o dinsizi göstererek, "Aman efendim, aman hocam siz yalnız emir buyurunuz, bu dinsizin imhasına sebeb ben olacağım." dedi ve aynı zamanda bir sağ omuzuna, bir de sol omuzuna vurdu ve gitti. Bütün bu dinsizler bunu görünce tevehhüme düşüp "Başımıza bela bulduk, bizden hocanın yanına kimse gitmez. Ancak Edhem Çavuş {(Haşiye): Cây-ı hayrettir ki, o gecede Keçiborlu'da bulunan Edhem Çavuş herkesten evvel o hâdiseden müteessir olarak imdada gelmişti.} var, onu gönderelim, bizim için yalvarsın, yakarsın.. aman biz hepsinden vazgeçtik." dediler. O sabah bu garib rü'yayı Zühdü Efendi ve Hâfız Ahmed ağabeylerime söyledim. Hattâ o gün Hâfız Ahmed, üstadımı ziyaret için iki bardak su ile beraber Isparta'ya gitmek istedi. Fakir de gittiğine memnun oldu. Rü'yayı tenbih ettim, çünki o gece gördüm. Nitekim söylemiş. Fakat çok acıklı haberden o kadar müteessir oldum ki o zaman anladım, ruhumdaki sıkıntı bu imiş. {(Haşiye-1): Garib ve latîf bir tevafuktur ki; Isparta'da cumartesi gecesinde başıma gelen gayet sıkıntılı bir hâdiseyi sekiz sene kemal-i sadakatla, hiç gücendirmeden bana hizmet eden Sıddık Süleyman aynı zamanda, benim gibi aynı sıkıntı çektiğinden ve sebebini de bilmediğinden Isparta'ya pazardan evvel geldi. Sıkıntısının manevî sebebini de anladı. Süleyman'ın ne kadar selim bir kalbi bulunduğu malûmdur. Hem aynı gecede, has talebelerin içinde letafet-i kalbiyle mümtaz Küçük Lütfü, bu fıkrada mezkûr rü'yayı ve sıkıntıyı görüp aynı sıkıntıma iştirak ve az bir tabir ile aynı vaziyetimi müşahede ediyor. Elhasıl: Süleyman'ın selim kalbi, Lütfü'nün latîf ruhu imdadıma koşmak istemişler. Demek ki, Risale-i Nur'un şakirdlerinin ruhları birbiriyle alâkadardır. Cesedleri müteaddiddir; ruhları müttehid hükmündedir. ﻫٰﺬَﺍ ﻣِﻦْ ﻓَﻀْﻞِ ﺭَﺑّ۪ﻰ Süleyman Rüşdü namındaki kardeşimiz, bu hâdise gecesinden evvel -sabahleyin- bana ve Bekir Bey'e dedi ki: "Ben bu gece bir rü'ya gördüm. Bu rü'yada siz üstadımı valinin makamında vali olarak gördüm. Etrafınızda hükûmet adamları bulunuyordu. Elinizde bulunan küçük bir kâğıda not yapmışsınız, nutuk söyleyecekmişsiniz. Sonra bir daha gördüm ki: Üstadım siz, Bekir Bey ve Hüsrev bir faytona binmişsiniz, hükûmetten eve geliyordunuz." dedi. O sabahın akşamı, hükûmet dairesinde aynı hal vuku bulmuş, faytonda aynı adamlar bulunup selâmetle eve dönülmüştür. İsticvab makamında söylenen sözler tam yerinde olduğu için, nutuk suretinde ona görünmüş. Hem Hâfız Ali -aynı gecede- bana olan hücumu ve sû'-i kasdı kendine karşı görmüş. Sabahleyin başındaki kasketinin siperliğini dikmiş, tâ hücumdan kurtulsun. Elhasıl: Risale-i Nur'un şakirdlerinin şahs-ı manevîsi kerametkârane bir hassasiyet gösteriyor ki; Hâfız Ali ulvî sadakatıyla, birinci Süleyman selim kalbiyle, ikinci Süleyman Rüşdü müstakim aklıyla, Küçük Lütfü latîf nuruyla üstadlarının imdadına manen koşmuşlar, sıkıntısına iştirak ile tahfifine çalışmışlar. Said}

Lütfü

--