ÜÇÜNCÜ MAKAM
Âsâr-ı Bediiye · s.37
Mahall kabildir...Şurada dört nokta var. Âlemin imkân-ı mevti ve vukuu, tamir ve ihyasının imkânı ve vukuu... Birinci Nokta:Kâinatın imkân-ı mevtine delil: Bir şey kanun-u tekâmüle dâhil ise, o şeyde neşvünema var. Neşvünema varsa, ona bir ömr-ü tabiî var. Ömr-ü tabiî varsa, ona bir ecel-i fıtrî var. Vâsi' bir istikra ile sabittir ki, pençe-i mevtten kendini kurtaramaz. Nasıl ki, insan küçük bir âlemdir, yıkılmaktan kurtulamaz. Âlem dahi büyük bir insandır, o da ölümün pençesinden kurtulamaz, o da ölecek. Sonra dirilecek. Veya yatıp sonra subh-u haşir ile gözünü açacaktır. Hem nasıl ki, kâinatın bir nüsha-i musağğarası olan bir şecere tahrib ve inhilalden başını kurtaramaz. Öyle de: Şecere-i hilkatten olan silsile-i kâinat tamir ve tecdid için tahribden kendini kurtaramaz. Eğer ecel-i fıtrîden evvel irade-i ezeliyenin izniyle bir maraz-ı haricî veya bir hâdise-i muharrib olmazsa ve Sâni'i daha evvel onu bozmazsa; her halde, -hatta fennî bir hesab ile- bir gün gelecek ki: ﺍِﺫَﺍ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲُ ﻛُﻮِّﺭَﺕْ ٭ ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺍﻟﻨُّﺠُﻮﻡُ ﺍﻧْﻜَﺪَﺭَﺕْ ٭ ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺍﻟْﺠِﺒَﺎﻝُ ﺳُﻴِّﺮَﺕْ ٭ ﺍِﺫَﺍ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀُ ﺍﻧْﻔَﻄَﺮَﺕْ ٭ ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺍﻟْﻜَﻮَﺍﻛِﺐُ ﺍﻧْﺘَﺜَﺮَﺕْ ٭ ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺍﻟْﺒِﺤَﺎﺭُ ﻓُﺠِّﺮَﺕْ sırları Kadir-i Ezelînin izniyle tezahür edip o büyük insanın sekeratı da acib bir hırhıra ve müdhiş bir savt ile fezayı dolduracak, bağırıp ölecek sonra dirilecek. Dakik Bir Nükte:Nasıl ki su, kendi zararına incimad eder. Buz buzun zararına temeyyu eder. Lübb, kışır zararına kuvvetleşir. Lafz, mana zararına kalınlaşır. Ruh, cesed hesabına zaîfleşir. Cesed, ruh hesabına inceleşir... Öyle de: Âlem-i kesif, âlem-i latîf hesabına şeffaflanır. Kudret-i Fâtıra -tabir caiz ise- hummalı bir faaliyetle ecza-i meyyite-i hâmide-i camide-i kesifede her tarafta iş'al-i nur-u hayat ettiğini bir remz-i kudrettir ki; âlem-i latîf hesabına âlem-i kesifi eritiyor, yandırıyor, ışıklandırıyor. Hakikat ne kadar zaîf ise de ölmez. Belki teşahhusatta seyr ü sefer eder. Hakikat büyür, inkişaf eder, gençleşir. Kışır ve suret eskilenir, incelenir, parçalanır. Daha güzel olarak tazelenir. Ziyade - noksan noktasında makûsen mütenasibtirler. Şu kanun, bütün kanun-u tekâmüle dâhil olan eşyaya şâmildir. Demek bir zaman gelecek ki; hakikat-i uzma-yı kâinatın kışır ve sureti olan âlem-i şehadet Allah'ın izni ile parçalanacak, daha güzel, daha latîf bir surette tazelenecektir; ﻳَﻮْﻡَ ﺗُﺒَﺪَّﻝُ ﺍﻻﺎَﺭْﺽُ ﻏَﻴْﺮَ ﺍﻻﺎَﺭْﺽِ sırrı tahakkuk edecektir. İkinci Nokta:Şu mevtin vuku'udur. Buna delil; cemi'-i edyan-ı semaviyenin icmaıdır. Bütün fıtrat-ı selimenin şehadetidir. Ve kâinatın tahavvül ve tebeddül ve tagayyürünün işaretidir. Şu sekeratı zihninde temessül etmek istersen bak! Şu kâinat; dakik, ulvî bir nizam ile birbirine bağlanmış. Hafî, nâzik, latîf birbiriyle tutunmuş!.. Ve ecram-ı ulviyeden bir cirim"Kün"veya "mihverinden çık!" hitabına mazhar olunca sekerata başlar. Nücum tesâdüme, ecram telâtuma, feza-yı gayr-ı mütenahî; gülleleri küreler gibi büyük, milyonlar top sadâlarının muhassalıyla vaveylâya başlar.. Birbirine çarpışarak, küremiz büyüklüğünde kıvılcım saçarak!.. İşte şu mevt ile dest-i kudret, kâinatı çalkalar. Kâinat tasaffi ile ayrılmaya başlar. Cehennem aşireti ve maddesiyle bir tarafa çekilir; Cennet anasırı ve letaifiyle başka yerde tecelli eder... Üçüncü Nokta:Ölecek âlemin dirilmesi mümkündür. Zira Birinci Makamda geçtiği gibi; kudrette noksan yok, gayet kavî muktezî var. Mes'ele ise mümkinattandır. Evet, kâinatta dikkat edilse görünür ki; içinde iki unsur-u esasî var, her tarafa uzanmış. İki kök var ki; tahassül ve temerküz ile ebedîleşse, cennet - cehennem olacaktırlar. Cennet - Cehennem ise, şecere-i hilkatten ebed tarafına tedelli eden dalının iki meyvesidir. Ve silsile-i kâinatın iki neticesidir. Ve seyl-i şuunatın iki mahzenidir. Ve ebede karşı cereyan eden mütemevvic mevcûdatın iki havzıdır. Ve lütuf ve kahrın iki tecelligâhıdır. Ki Dest-i Kudret, bir hareket-i şedide ile kâinatı çalkaladığı vakit, o iki havz mevadd-ı münasibiyle dolacaktır. Hakîm-i Ezelî, inayet ve hikmet-i ezeliyesinin iktizasıyla şu dünyayı tecrübe ve imtihana meydan olmak için yarattı. Tecrübe ve imtihan neşv ü nemaya sebebdir. O neşv ü nema, istidadatın inkişafına sebebdir. O inkişâf, kabiliyatın tezahürüne sebebdir. O tezahür, hakaik-i nisbiyenin zuhuruna sebebdir. O hakaik-i nisbiye, âhirette hakaik-i hakikiyeye inkılab ettiği gibi; dünyada da bütün kâinatın revabıtı ve tutkalı hükmünde olan meratib-i nisbiyenin takarruruna sebebdir. İşte bu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki; cevahir-i âliye, hazefât-ı safileden tasaffi eder. Vaktâ ki bunun gibi çok hikem-i dakika için âlemi bu surette irade etti. Şu âlemin tagayyür ve tahavvülünü de irade etti. Şu tahavvül ve tagayyür için ezdadı birbirine karıştırdı. Mazarratı menafi'a mezc, darrı nef'a derc; şüruru hayrata mütedahil, mekabihi mehasinle müctemi' halk ederek; şu ezdadı dest-i kudret yoğurarak kâinatı kanun-u tebeddül ve tagayyüre ve namus-u tahavvül ve tekâmüle tabi' kıldı. Vaktâ ki, meclis-i imtihan kapandı. Vakt-i tecrübe bitti. İnayet-i ezeliye teb'id için ezdadın tasfiyesini istedi. Hulûd için esbab-ı tagayyürü ve mevadd-ı ihtilafı tefrik etmek istedi. İşte bu tasfiyenin neticesinde, Cehennem bir cism-i muhkem ile, aşiretiyle meşhun olarak hitab-ı ﻭَﺍﻣْﺘَﺎﺯُﻭﺍ ﺍﻟْﻴَﻮْﻡَ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟْﻤُﺠْﺮِﻣُﻮﻥَ ye mazhar oldu. Hem Cennet bir cism-i müebbed-i müşeyyed ile kendi esasatıyla tecelli ederek, taifesi ﻓَﺎﺩْﺧُﻠُﻮﻫَﺎ ﺧَﺎﻟِﺪ۪ﻳﻦَ hitab-ı teşrifiyeye mazhar oldu. Münasebet, şart-ı intizamdır. İntizâm, sebeb-i devamdır. Hakîm-i Ezelî iki menzilin sâkinlerine kudret-i kâmilesiyle öyle bir vücud-u müstekarr verir ki, hiç inhilal ve tagayyüre maruz kalamaz. Zira inkıraza müncer olan tagayyürün esbabı bulunmaz. Esbab-ı tagayyür bulunsa da, vâridat ve masarif mabeynindeki nisbet, müstekardır. Halbuki şu dünyada inkıraza müncer olan tagayyürün sebebi; bedendeki terekküb ve tahlil mabeynindeki nisbet istikrarsız olduğu içindir. Dördüncü Nokta:Şu mümkün vaki' olacaktır. Başta Kur'an-ı Kerim bütün kütüb-ü semaviye bunda müttefiktir. Zât-ı Zülcelalin evsaf-ı celaliye ve cemaliyesi bunun vuku'una tecelliyatıyla delâlet ederler.