Risale-i NurÂsâr-ı Bediiye

TEDKİK İKİ ÇEŞİTTİR

Âsâr-ı Bediiye · s.81

Biri:Gittikçe ﻧُﻮﺭٌ ﻋَﻠٰﻰ ﻧُﻮﺭٍ tenevvür eder. Diğeri:Gittikçe şübehatın zulümatına düşer. Meselâ, bir tatlı suyun menbaı var. O menba'dan binlerce cedavil ve o cedvellerden şubeler teferru' ederek çok yerlerde dolaşıp, bazı ecza-i âher ile bulaşmış. İşte bir adam menba'ı gördü tattı. Hakkalyakînle tatlılığını anlamış, teşa'ubatın ittisalini derketmiş. Sonra hangi cedvele yahut herhangi fer'a rastgelse, edna bir emare tatlılığına dair ona kanaat verir. Ta aksi kat'î bir delil ile tebeyyün edinceye kadar. O vakit başka madde karışmış der. Bu nev'i nazar ve tedkik; imanın kuvvet ve inkişafına yardım eder. İkinci Nazar:Menba'dan aşağı inmeye bedel, aşağıda gezer. Bu ise hangi fer'a rastgelse, acılığına bir emare görse şübheye düşer. Tatlılık için delil-i kat'î arzu eder. Heyhat! Her yerde bürhan ele gelmez. Böyle incecik bir fer'a, cesîm bir neticeyi bindirmek ister. Gitgide şüphe, emniyetsizlik tezayüd eder. Hem de akıl nazar penceresiyle eşyaya bakar. Halbuki mahall-i iman olan kalb, hads ve ilham gibi isimlerle tabir edilen bir hiss-i sâdise-i bâtına ile hakaika bakar ki; enbiyada vahy o hisse göredir. Nazar-ı aklî kendi desatiriyle çok fakirdir ve dardır. Pek çok hakaika karşı kāsır olur, kavrayamadığından "hakikat değil" der, reddeder. Bir insî tarafından soruldu:ﺍَﻟْﺤَﻖُّ ﻳَﻌْﻠُﻮ ﻭَﻻﺎ ﻳُﻌْﻠٰﻰ ﻋَﻠَﻴْﻪِ Halbuki kâfir müslümana galebe eder? Elcevap:Sıfat-ı Kelâmdan gelen evamir-i teşri'iyeye karşı itaat ve isyan olduğu gibi; Sıfat-ı İradeden gelen evamir-i tekviniyeye karşı da taat ve isyan vardır. Evvelkide mükâfat ve mücazat galiben âhirette olur. İkincisinde ağleb dünyada olur. Meselâ: Sabrın mükâfatı zaferdir. Ataletin mücazatı sefalettir. Sa'y ve sebatın sevabı, servet ve galebedir. Şu halde, kâfirin evamir-i tekviniyeye karşı itaati, Müslümanın evamir-i tekviniyeye karşı isyanına galebe etmiştir. Bir müslim, herbir sıfatı Müslüman olmak lâzım gelmediği gibi; bir kâfirin herbir sıfatı kâfir olmak ve küfründen neş'et etmek lâzım değildir. Veyahut galebesi ona istidraçtır, Müslümana tathîrdir. -Şu âlemin ihtilali nedir? -Sa'yin sermaye ile mücadelesidir. -Acaba ikisini barıştırmak çaresi yok mudur? Evet vücub-u zekât, hurmet-i riba, karz-ı hasen şerait-i sulhiyedir. Şu riba taşını altından çeksen, şu zalim medeniyet kasrı çökecektir. -Gâvurlardaki iki cereyanları nasıl görüyorsun? -Şimdilik biri necis, biri encestir. Tahir-i mutlak yalnız desatir-i İslâmiyettir. Öyle ise iki cereyana da lanet!.. Evet, lâkin bize bulaşmış olan encesin temizliği hesabına onun izalesine çalışan necise necis demekle, onu da kendimize sıçratmak maslahat olmasa gerektir. Meselâ: Bir hınzır seni boğuyor, bir ayı da onu boğuyor. Ayının bağrına dürtmekle kendine musallat etmek, akıldan ziyade cünundur. Zâten bir cinnet-i müstevliye dünyaya dağılmıştır. -Küfrün inşikakından ne görüyorsun? -İttihad-ı İslâm. -İttihad-ı İslâm nedir? -İttihad-ı İslâm, şarkdan garba, cenubdan şimale mümted bir meclis-i nuranidir ki, el-an üçyüz milyondan fazla efrad bulunur ki; gafletlerinden nâşi gayr-ı meş'ur bir surete girmiş olan bir rabıta-i metin ile birbiriyle merbutturlar. Misak-ı Ezeliye ile peyman ve yeminimiz olan iman ile o cem'iyete dâhil olmuşuz. Ehl-i tevhidiz, ittihada memuruz. Şu cem'iyetin şubeleri bütün mesacid ve medaris ve tekâya ve zevayadır. Ve şu cem'iyetin reisi Resul-i Ekremdir (A.S.M.). Kanun-u esasîsi Kur'an-ı Azîmüşşandır. Bütün efrad mabeynindeki rabıta-i nuraniyeyi şuurî bir surette ihtizaza getirmekle, bütün o şubelere ifaza-yı nur etmek zamanı gelmiştir. İşte kâ'be-i saadetimiz olan ittihad-ı münevver-i İslâmın hacerü'l-esvedi, Kâ'be-i Mükerreme'dir... Ve dürret-i beyzası, Ravza-i Mutahharadır. Mekke-i Mükerremesi, Ceziretü'l-Arab'dır. Medine-i Medeniyet-i Münevveresi, Devlet-i Osmaniyedir. Bir zaman İslâmiyetin secaya, revabıt, mehasin-i ahlâkına işareten rumuz tarîkiyle şöyle demiştim: Eğer şu Kâ'be'nin zînet ve nakşını görmek istersen, işte bak! Haya ve hamiyetten neş'et eden civanmerdane humret; hürmet ve rahmetten tevellüd eden masumane tebessüm; cezalet ve melahattan hasıl olan ruhanî halâvet; Aşk-ı şebabîden, şevk-i baharîden neş'et eden semavî neş'e; Hüzn-ü gurubîden, ferah-ı seherîden vücuda gelen melekûtî lezzet; Hüsn-ü mücerredden, cemal-i mücelladan tecelli eden mukaddes zînet birbiriyle imtizac edip ondan çıkan levn-i nuranî, o şark ve garbın kab-ı kavseyni olan kâ'be-i saadetteki tâk-ı muallâsındaki kavs-i kuzahındaki elvan-ı seb'anın; lacivert ve yeşil levninin timsalini göreceksin. Lâkin ittihad, cehl ile olmaz. İttihad, imtizac-ı efkârdır. İmtizac-ı efkâr, marifetin şuâıyla olur.