SÛRE-İ İHLÂS'IN BİR REMZİ
Âsâr-ı Bediiye · s.657
ﺵ - ﻗُﻞْ ﻫُﻮَ ıtlak ile tayini; tevhid-i şuhuda işarettir. ﺍَﻯْ ﻻﺎ ﻣَﺸْﻬُﻮﺩَ ﺑِﻨَﻈَﺮِ ﺍﻟْﺤَﻘ۪ﻴﻘَﺔِ ﺍِﻻَﺎ ﻫُﻮَ ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ﺍَﺣَﺪٌ tevhid-i uluhiyete tasrihtir. ﺍَﻯْ ﻻﺎ ﻣَﻌْﺒُﻮﺩَ ﺍِﻻَﺎ ﻫُﻮَ ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ﺍﻟﺼَّﻤَﺪُ Tevhid-i rububiyete remizdir. ﺍَﻯْ ﻻﺎ ﺧَﺎﻟِﻖَ ﻭَﻻﺎ ﺭَﺏَّ ﺍِﻻَﺎ ﻫُﻮَ Ve tevhid-i ceberuta telvihtir. ﺍَﻯْ ﻻﺎ ﻗَﻴُّﻮﻡَ ﻭَﻻﺎ ﻏَﻨِﻰَّ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻻﺎِﻃْﻼﺎﻕِ ﺍِﻻَﺎ ﻫُﻮَ ﻟَﻢْ ﻳَﻠِﺪْ Tevhid-i celale telmihtir; şirkin enva'ını reddeder. Yani: Tagayyür veya tecezzi veya tenasül eden, ilah olamaz. Ukûl-ü aşere veya melaike veya İsa veya Üzeyr'in velediyetini dava eden şirkleri reddeder. ﻭَﻟَﻢْ ﻳُﻮﻟَﺪْ İsbat-ı ezeliyet ile tevhiddir. Esbabperest, nücumperest, sanemperest, tabiatperestin şirkini reddeder. Yani, hâdis veya bir asıldan münfasıl veya bir maddeden mütevellid, ilah olamaz. ﻭَﻟَﻢْ ﻳَﻜُﻦْ ﻟَﻪُ ﻛُﻔُﻮًﺍ ﺍَﺣَﺪٌ câmi' bir tevhiddir. Yani zâtında, sıfatında, ef'alinde naziri, şeriki, şebihi yoktur. ﻟَﻴْﺲَ ﻛَﻤِﺜْﻠِﻪ۪ ﺷَﻲْﺀٌ ﻭَ ﻫُﻮَ ﺍﻟﺴَّﻤ۪ﻴﻊُ ﺍﻟْﺒَﺼ۪ﻴﺮُ Şu sure, bütün enva'-ı şirki reddeder. Ve yedi meratib-i tevhidi tazammun eden altı cümlesi mütenaticedir. Herbiri ötekinin hem neticesi, hem bürhanıdır.
ﻥ -Muvahhid-i ekber ve tevhidin bürhan-ı muazzamı olan kâinat, değil yalnız erkân ve a'zâsı, belki bütün hüceyratı, belki bütün zerratı birer lisan-ı zâkir-i tevhid olarak bu büyük bürhanın sadâ-yı bülendine iştirak ederek, hep birden ﻻٓﺎ ﺍِﻟٰﻪَ ﺍِﻻَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ diye mevlevîvari zikrediyorlar.
Tevhidin bürhan-ı nâtıkı olan Kur'an'ın sinesine kulağını yapıştırsan, işiteceksin ki; kalbinde derinden derine gayet ulvî, nihayet derecede ciddî, gayet samimî, nihayet derecede munis ve mukni've bürhan ile mücehhez bir sadâ-yı semavî işiteceksin ki; ﻻٓﺎ ﺍِﻟٰﻪَ ﺍِﻻَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ yu tekrar ediyor.
ﻥ -Evet şu bürhan-ı münevver, altı ciheti de şeffafedir. Üstünde sikke-i i'caz, içinde nur-u hidayet, altında mantık ve delil; sağında aklı istintak; solunda vicdanı istişhad; önünde hayır, hedefinde saadet, nokta-i istinad vahy-i mahzdır. Vehmin ne haddi var, girebilsin!
ﺵ -Vicdanın anasır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan irade, zihin, his, latîfe-i Rabbaniye; herbirinin bir gayatü'l-gayatı var. İradenin ibadetullahtır. Zihnin marifetullahtır. Hissin muhabbetullahtır. Latîfenin müşahedetullahtır. Takva denilen ibadet-i kâmile, dördünü tazammun eder. Şeriat şunları hem tenmiye, hem tehzib, hem bu gayatü'l-gayat'a sevkeder.
ﻥ -Eğer icaddaki vasıta hakikî olsaydı ve hakikî tesir verilseydi; hem bir şuur-u küllî verilmek lâzım idi, hem bizzarure eser-i ittikan, kemal-i san'at muhtelif olacaktı. Halbuki en âdiden en âlîye, en küçükten en büyüğe ittikan; derece-i kemalde, mahiyetin kameti nisbetindedir. Demek Müessir-i Hakikî'den bazı karib, bazı baîd, kısmen vasıtasız, kısmen vasıta ile, kısmen vesait ile değildir. İnsanın ihtiyarî eserindeki adem-i kemal; cebri nefy, ihtiyarı isbat eder.
ﻥ -Cây-ı dikkattir ki: Cüz'î bir ihtiyarın tavassutu ile eser-i akıl bir insan şehri, intizamca semere-i vahy bir arı kovanındaki cemaate yetişmez. Ve arıların meşher-i san'atı bir petek hüceyrat şehri; bir nar ve cilnardan (gülnardan) intizamca geridir. Demek kâinattaki cazibe-i umumiye hangi kalemden akmışsa, cüz'-i lâyetecezzadaki küçücük cazibeler o kalemin noktalarıdır.
ﻁ -İslâmiyet der: ﻻﺎ ﺧَﺎﻟِﻖَ ﺍِﻻَﺎ ﻫُﻮَ Hem vesait ve esbabı, müessir-i hakikî olarak kabul etmez. Vasıtaya mana-yı harfî nazarıyla bakar; akide-i tevhid ve vazife-i teslim ve tefviz öyle ister. Tahrif sebebiyle şimdiki Hristiyanlık esbab ve vesaiti müessir bilir, mana-yı ismî nazarıyla bakar. Akide-i velediyet ve fikr-i ruhbaniyet öyle ister, öyle sevk eder. Onların azizleri, mana-yı ismiyle birer menba-ı feyz ve güneşin ziyasından -bir fikre göre- istihale etmiş lâmbanın nuru gibi birer maden-i nur nazarıyla bakıyorlar. Biz ise evliyaya mana-yı harfiyle, yani âyine güneşin ziyasını neşrettiği gibi, birer ma'kes-i tecelli nazarıyla bakıyoruz. {() Nakşibendî rabıtası bu sırra bina edilmiştir. -Müellif-} Bu sırdandır ki; bizde sülûk tevazudan başlar, mahviyetten geçer, Fena fillah makamını görür. Gayr-ı mütenahî makamatta sülûke başlar. Ene ve nefs-i emmare kibriyle, gururuyla söner. Hakikî Hristiyanlık değil, belki tahrif ve felsefe ile sarsılmış Hristiyanda, "ene" levazımatıyla kuvvetleşir. Enesi kuvvetli, müteşahhıs, rütbeli, makam sahibi bir adam Hristiyan olsa, mütesallib olur. Fakat Müslüman olsa lâkayd olur.
ﻅ -Aşık-ı hakikî tarîkde hata, tabirde yanlış etse de, yine maşuk-u hakikiye gider. Zira aşk, cemal-i cazibedâra müncezib bir cezbedir. Bazan netice hak ve mütehakkık; delil, vesile hatâ olabilir. {() Sual: Tarîkatlardaki muhtelif zikir ayinlerine ne dersin? Cevap: Ef'al ve harekâta ibadet nazarıyla bakılmamak.. hem vakar-ı zikre münafî olmamak.. hem şer'an menhî harekât bulunmamak şartıyla zararsızdır. Harekât, kasdî-i ihtiyarîden ziyade; incizabî, ızdırarî olmalı. Zira asl-ı ibadet, nefs-i zikirdir. Harekâtın tayini, "ayet" ihtiyara bırakmıştır. Şer'an tayin edilen ef'ale benzemez. Şer'î olan; ceviz-i hindiye benzer, kışrı da (lübb) tür. Tasavvufî olan; cevizimize benzer, kışrı yenilmez. -Müellif-} Veli-yi ârif, tarîkte yanlış, surette hatâ etse, matlub-u hakikiyi bulamaz. Zira yol bozuksa, maksuda götüremez. Şart olmazsa, meşrut dahi hasıl olmaz. Aşık-ı muhtî, binefsihi hâdî, ligayrihî mudilldir. Ârif-i muhtî, dâlldir. Güruh-u ârifinden bir kısmının idam ve idlâline sebeb olan işarat ve şatahât; âşıkîn kısmı tasrih ettiler, hürmete mazhar kaldılar. Marifeti aşkına galip olan "Muhyiddin-i Arabî" işaret etti, kendini oklara hedef etti.. "Câmî-i Aşık" tasrih etti, hürmetle yaşadı. "İbnü'l-Fârıd" Muhyiddin'den daha ileri gitti, ümmetin itabından ondan geri kaldı. Aşksız "İbn-i Seb'în"in sözleri ilhad telakki edildi.
ﻁ -Kuvveden fiile geçmek olan faaliyetteki şedid ve mütenevvi lezzet, tagayyür-ü âlemin mâyesi ve kanun-u tekâmülün nüvesidir. Zindandan bostana çıkmak, daneden sünbüle geçmek ayn-ı lezzettir. Faaliyet istihaleyi tazammun etse, lezzet tezayüd ederek taşar. Vazifedeki külfeti taşıttıran o tattır. Zîşuura nisbeten gayetteki kemal, ne kadar cazibedarsa, "Lâmüdrike"ye nisbeten nefs-i faaliyet öyle cazibedardır, sa'ye sevkeder. Bu sırdandır ki: Rahat zahmettir, zahmet rahattır.
ﻁ -Masum ekall, günahkâr ekserin musibetinden hissedâr olur. Zira teklif nazarî kalsa, ihtiyar kalır; Sırr-ı teklif, hikmet-i ibtila tahakkuk eder. Teklifde bedahet ve zaruret olsa, ıztırar olur; Hikmet-i teklif zâyi olur. Günahkârın muhterik hanesinde bir masum, bir dest-i gaybiyle masûn kalsaydı, maadin-i ervahın medar-ı tenmiye ve tezhibi olan imtisal-i evamir ve ictinab-ı nevahi ile elmaslaşmış "Ebubekir-i Sıddık"ın ruhu; ve aksiyle fahmleşmiş "Ebu Cehil"in ruhundan temeyyüz edemezdi.
ﻁ -Hırs ile acûliyet, sebeb-i haybettir. Zira müretteb basamaklar gibi fıtrattaki terettübe, teselsüle tatbik-i hareket etmediğinden; harîs muvaffak olamaz. Olsa da tertib-i ca'lîsi bir basamak kadar seyr-i fıtrîden kısa olduğundan, yeise düşüp gaflet bastıktan sonra kapı açılır. Allah kalbin bâtınını iman ve marifet ve muhabbeti için yaratmıştır. Kalbin zahirini, sair şeylere müheyya etmiştir. Cinayetkâr hırs kalbi deler, sanemleri içine idhal eder. Allah darılır, maksudunun aksiyle mücazat eder. Siyaset efkârını, İslâmiyet akaidinin yerlerine kadar îsal eden herifler şan ü şeref değil, belki şeyn ü şenaata mazhar oldular. Nefsanî aşklardaki felâketler, haybetler bu sırdandır. O çeşit âşıkların bütün divanları birer feryad-ı mâtemdir. Gece kalben nevmi merak edersin, bâkıyesini de kaçırıp uyanık kalırsın. İki dilenci: Biri musırr, muhteris; biri müstağni, muhteriz... İkincisine vermek daha ziyade arzun, şu geniş kanunun bir numunesidir.
ﻁ -Ye's ve sû'-i zandan neş'et eden zaaf-ı kalb, mazlumun -zalim'in darbelerinden, mütevali alâmından in'ikas eden- teellümatını kendi vicdanından izale için; mazlumun istihkakını arzu edip bahaneler bulur, "müstehaktır" der. Sefil, güneş vermezse; gölge edip manen zulme de yardım etmesin.
ﻁ -En müdhiş maraz ve musibetimiz, cerbeze ve gurura istinad eden tenkiddir. Tenkid, eğer insaf işletirse, hakikatı rendeçler. Eğer gurur istihdam etse, tahrib eder, parçalar. O müdhişin en müdhişidir ki, akaid-i imaniyeye ve mesail-i diniyeye girse... Zira iman, hem tasdik, hem iz'an, hem iltizam, hem teslim, hem manevî imtisaldir. Şu tenkid; imtisal, iltizam, iz'anı kırar. Tasdikte de bîtaraf kalır.
Şu zaman-ı tereddüd ve evhamda, iz'an ve iltizamı tenmiye ve takviye eden nuranî sıcak kalblerden çıkan müsbet efkârı, müşevvik beyanatı, hüsn-ü zan ile temaşa etmek gerektir. "Bîtarafane muhakeme" dedikleri şey, muvakkat bir dinsizliktir. Yeniden mühtedi ve müşteri olan yapar.
ﻁ -Sosyalistlik desatiri, {() Bu meselenin izahı, kitabın sonundadır. -Naşir-} İslâmiyetin esasatını bozamaz.Şu medeniyet-i sefihebozuyor. Hem çok pahalı düşüyor. Zira maddiyyunluk ve engizisyonluk mayasıyla neşvünema bulan medeniyet-i hazıra, pek çok aldatıcı ve müşevvik vesait ile mücehhez ve cazibedârdır. O sehhâre, din ve namus ve fazilet mukabilinde kendini satıyor. Şaşaalı bir hayatı gösterip takdim ettiğinden; dinden, namustan, faziletten fazla rüşvet alıyor.Sosyalistlik ise;basit, sade bir hayatı takdim ediyor. Ona mukabil, kimseyi dininden, imanından, namusundan büyük bir hisseyi feda etmeye icbar etmediği gibi; kimse de kendinde mecburiyet hissetmez. İnsan, gıdaya ihtiyacı gibi, zevke de bir ihtiyacı var... Nefs ve heva cihetinde tatmin edilmezse; ruh ve hüda canibinde zevkini arayacaktır. İki adam; birisi seni müşa'şa cazibedâr, eğlenceli bir ziyafete teşriflerle davet eder.. Diğeri: Sade bir yerde basit bir çorbaya seni çağırır. Birincisine değil cemaat sünnet, belki namazı da terkedersin gidersin. İkincisine sünneti de terk etmezsin. Birincisi medeniyet.. İkincisi sosyalistliktir.
ﺭ -İslâmiyet gaflet edip küstü; Hristiyanlık dini kendi hasmı olan fen ve medeniyeti kendine maledip iki silâhla galebe çaldı. Şimdi şarkta müthiş bir silâh imal ediliyor. Bunun hak kısmına sahib olmalı. Yoksa yine küssek, onu da Hristiyanlık İslâmiyet aleyhinde istimal edecektir. Buna karşı husumetle dayanmak pek güçtür. Cumhur-u avama müteveccih olan bir fikir, kudsiyet almazsa söner. O yeni desatire kudsiyet verecek iki muazzam rakib din var. Şu keskin fikir gözünü açtığı vakit, hasmını Hristiyan ve hasmının elindeki silâhını Hristiyanlık dini bulmuştur. Öyle ise o fikir, yaşamak ve kudsiyet almak için İslâmiyete dehalet etmeye mecburdur.
ﺵ - ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﻋَﻠَّﻢَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥَ ﺍﻟْﻤُﻌْﺠِﺰَ ﺍِﻥَّ ﻧَﻈَﺮَ ﺍﻟْﺒَﺸ۪ﻴﺮِ ﺍﻟﻨَّﺬ۪ﻳﺮِ ﻭَﺑَﺼ۪ﻴﺮَﺗَﻪُ ﺍﻟﻨَّﻘَّﺎﺩَﺓَ ﺍَﺩَﻕُّ ﻭَﺍَﺟَﻞُّ ﻭَﺍَﺟْﻠٰﻰ ﻭَﺍَﻧْﻔَﺬُ ﻣِﻦْ ﺍَﻥْ ﻳَﻠْﺘَﺒِﺲَ ﺍَﻭْ ﺗَﺸْﺘَﺒِﻪَ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺍﻟْﺤَﻘ۪ﻴﻘَﺔُ ﺑِﺎﻟْﺨَﻴَﺎﻝِ ﻭَﺍِﻥَّ ﻣَﺴْﻠَﻜَﻪُ ﺍﻟْﺤَﻖَّ ﺍَﻏْﻨٰﻰ ﻭَﺍَﻧْﺰَﻩُ ﻭَﺍَﺭْﻓَﻊُ ﻣِﻦْ ﺍَﻥْ ﻳُﺪَﻟِّﺲَ ﺍَﻭْ ﻳُﻐَﺎﻟِﻂَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ Zira hakikat-bîn göz aldanmaz; hakperest kalb aldatmaz.
ﻁ -