ŞUÂATÜ MARİFETİ'N-NEBİ
Âsâr-ı Bediiye · s.43
ﺹ
Müellifi
Bedîüzzaman Said-i Nursî
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢِ ﺍَﺷْﻬَﺪُ ﺍَﻥْ ﻻٓﺎ ﺍِﻟٰﻪَ ﺍِﻻَﺎ ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ٭ ﻭَﺍَﺷْﻬَﺪُ ﺍَﻥَّ ﻣُﺤَﻤَّﺪًﺍ ﺭَﺳُﻮﻝُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ Bu kelime-i âliye üssü'l-esas-ı İslâmiyet olduğu gibi; kâinat üstünde temevvüc eden İslâmiyetin en nuranî ve en ulvî bayrağıdır. Evet misak-ı ezeliye ile peyman ve yeminimiz olan iman, bu menşur-u mukaddesde yazılmıştır. Evet âb-ı hayat olan İslâmiyet ise, bu kelimenin aynü'l-hayatından nebe'an eder. Evet, ebede namzed olan nev'-i beşer içinde saadet-saray-ı ebediyeye tayin ve tebşir olunanın ellerine verilmiş bir ferman-ı ezelîdir. Evet şu kelime, kalb denilen avalim-i gayb'a karşı olan penceresinde kurulmuş olan latîfe-i Rabbaniyenin âyinesine in'ikas eden Sultan-ı Ezel'in tecellisini ilân eden bir harita-i nuraniyesidir ve tercüman-ı beliğidir. Evet, vicdanın esrar-engiz olan nutk-u beliğanesini cem'iyet-i kâinata karşı vekaleten inşad eden vicdanın hatib-i fasihi ve kâinata Hâkim-i Ezelîyi ilân eden imanın mübelliğ-i beliği olan lisanın elinde bir menşur-u layezalî'dir. Bu kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine şahid-i sadıktır. Ve birbirini tezkiye eder. Evet uluhiyet, nübüvvete bürhan-ı limmîdir. Muhammed Aleyhisselâm Sâni'-i Zülcelale zâtıyla ve lisanıyla bürhan-ı innîdir. Kelime-i şehadetin birinci kelâmına birinci bürhanı, ikinci kelâmıdır. S:{() Sual eden Japondur. -Müellif-}Sâni'in vücud ve vahdetine en vâzıh delil nedir? C:En parlak bürhanı Muhammed'dir (A.S.M.). Ve nübüvvet-i Ahmediye'nin en metin bürhanı, nübüvvet-i mutlakadır. Kâinatta bir hakikat varsa, nübüvvet vardır. Hilkatte nizam varsa, nübüvvet zaruridir. {() Karıncayı emirsiz, arıyı ya'subsuz bırakmayan Kudret-i Fâtıra, beşeri nebisiz bırakmaz. -Müellif-} Zira insanın vehm-âlud nazarına istikamet; ve tecavüzkâr kuva-yı selâsesine itidal; ve istidadat-ı maneviyesine inkişaf verecek İlahî bir mürşid olabilir. O ise Nebi'dir. Dünyada bundan doğru ne haber olabilir ki; yüzbinler enbiya yüzbinler mu'cizat ile nübüvveti iddia etmişler. Mu'cizat ile isbat etmişler. Nokta-i nübüvvette müttefik, selef halefe mübeşşir. Halef selefe musaddık, asl-ı dinde müttehiddirler. Öyle ise, cemi' enbiyanın cemi'-i mu'cizatı Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) bir mu'cizesi hükmündedir. Çünkü medar-ı nübüvvet ve enbiyaya "nebi" dediren esaslar, Hazret-i Ahmed'de (Aleyhisselâm) daha ekmel bulunur. Dünyada nebi varsa, O da nebidir. ﺍَﻟﻠّٰﻬُﻢَّ ﺻَﻞِّ ﻋَﻠٰﻰ ﻣُﺤَﻤَّﺪٍ ۨﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﺩَﻝَّ ﻋَﻠٰﻰ ﻭُﺟُﻮﺏِ ﻭُﺟُﻮﺩِﻙَ Evet, sirac-ı vehhac, bürhan-ı katı' O'dur. Öyle ise O'nu tanımalıyız. Ve O zât ne derece ulvî, parlak olduğunu bunun ile kıyas edilir ki; ﺍَﻟﺴَّﺒَﺐُ ﻛَﺎﻟْﻔَﺎﻋِﻞِ sırrınca, bütün ümmetinin bütün hasenatının bir misli Onun kefe-i hasenatına ilâve edilmiştir. Manevî bir cazibe-i umumiyi andıran hidayet ve irşadından herbir ferd ne kadar feyz ve nur almışsa, bir misli O Zât-ı Şerif'e in'ikas etmiştir. İşte derece-i kemalât gayr-ı mütenahî, O'nun ruhundaki istidad ve kabiliyet nihayetsiz, muhit-i enfüsî olan Zâtından başka, ümmetinin âfâkından gelen esbab-ı inkişaf hadsiz olduğundandır ki; Hakikat-i Muhammediye (A.S.M.) âlem-i imkânda en râsih, en racih hakikat olduğunu ehl-i keşf ittifak etmişlerdir. Nasıl bazan cüz'î bir tereşşuh, uzak menbadan suyun gelmesine delil ve sakatlık olmadığına şahid olur. Öyle de küçük bir emare, büyük bir hakikatı ihsas edebilir. Madem ki hadsiz ehl-i kemal O'nun minhac-ı cedvelinden zülâl-i hayatı içmişlerdir. Bizzarure gösterir ki, nurdan yapılmış o boru ve hakikatta kazılmış o ark, doğru menbadan gelir. İnhiraf ve sakatlık yoktur. Şimdi O Zât'ı bize tanıttıracak pek çok sadık muhbirler vardır. Birincisi:Enbiya meclis-i samîsidir. İkincisi:Huluk-u azîm merkezi olan Zât-ı Nuranîsidir. Üçüncüsü:Zaman-ı mazidir. Dördüncüsü:Asr-ı Saadettir. Beşincisi:Başta şeriat olarak zaman-ı müstakbeldir. Altıncısı:Başta Kur'an olarak mu'cizatıdır. Öyle ise haber almak için bunlara birer birer müracaat edeceğiz. Hatta eğer mu'cizatı noktasında mevcudatı istintak etsek, görecek ve işiteceğiz ki; âlem, enva' ve ecnasıyla O'nun Risaletine şehadet ve mu'cizelerine delâlet ve hazine-i gaybdan getirdiği meta'-ı âlîye dellâllık ediyor. Güya âleme teşrif ettiğinde, herbir nev' kendi lisan-ı mahsusuyla alkışladığı gibi; Sultan-ı Ezel, zemin ve âsumanın evtarını intak edip, herbir tel başka lisan ile mu'cizatının nağamatını inşad etmekle o sadâ-yı şirin, bu kubbe-i minada ilelebed tanin-endaz etmiştir. Güya {() Şu müselsel beyan, mu'cizat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) envaına işarettir. -Müellif-}âsuman,kendi mi'rac ve melek ve kamerin elsine-i semaviyesiyle risaletini tebrik ediyor. Vezemin,kendi hacer ve şecer ve hayvanın dilleriyle mu'cizelerine senahan oluyor. Vecevv-i fezâ,kendi cinn ve bulutun işaratıyla nübüvvetine beşaret verir ve sâyebânlık ediyor. Vezaman-ı mazi,enbiya ve kütüb ve kâhinlerin rumuz ve telvihatıyla, O Şems-i Hakikatın fecr-i sadıkını göstererek müjdeci oluyor. Vezaman-ı hal,yani Asr-ı Saadet lisan-ı haliyle; tabiat-ı Araptaki inkılab-ı azîmin ve bedeviyet-i sırfdan medeniyet-i mahzanın def'aten tevellüdünü şahid göstererek nübüvvetini isbat ediyor. Vezaman-ı müstakbel,kendi vukuat ve fünunun etvar-ı müdakkikane ile O'nun mevkeb-i ikbalini istikbal; ve lisan-ı hakîmane ile irşadatına teşekkür ediyor. Nev'-i beşer,kendi muhakkikleriyle, bâhusus Hatib-i Beliğî ki; şems gibi kendi kendine bürhan olan Muhammed'in (A.S.M.) lisan-ı fasihânesiyle haktan geldiğini, ilân ediyor. VeZât-ı Zülcelal,kendi Kur'an'ının lisan-ı beliğanesiyle ol Nebiyy-i Ümminin ferman-ı risaletini cinn ve inse işittiriyor. Hangi kuvvet vardır ki, bu icma'ın hükmünü reddetsin? Kimin haddi var, şu ittifaka karşı muhalefet etsin? Hangi şüphe var ki, tevatür-ü mevcûdata karşı dayanabilsin?