Risale-i NurÂsâr-ı Bediiye

ONUNCU MUKADDEME

Âsâr-ı Bediiye · s.190

Bir kelâmda, her fehme gelen şeylerde mütekellim muahaze olunmaz. Zira mesûk-un lehülkelâmdan başka mefhumlar, irade ile deruhde eder. İrade etmezse, itab olunmaz. Fakat garaz ve maksada mutlaka zâmindir. Fenn-i beyanda mukarrerdir: Sıdk ve kizb, mütekellimin kasd ve garazının arkasında gidiyorlar. Demek maksud ve mesâk-ı kelâmda olan muahaze ve tenkid mütekellime aittir. Fakat kelâmın müstetbeatı tabir olunan telvihat ve telmihatında ve suver-i maânî ve tarz-ı ifade ve maânî-i ûlâ tabir olunan vesail ve üslûb-u garazında olan günah ve muahaze; mütekellimin zimmetinde değil, belki örfe ve kabul-ü umumiye aittir. Zira tefhim için, kabul-ü umumiye ve örfe ihtiram olunur. Hem de eğer hikâyet ise, halel ve hata "mahkiyyun anhü"ye aittir. Evet mütekellim suver ve müstetbeatta muahaze olunmaz. Zira onlara el atmak, semeratını almak için değildir. Belki daha yukarı makasıdın dallarına çıkmak içindir. Eğer istersen kinaî şeylere dikkat et: Meselâ: "Filanın kılıncının bendi uzundur" ve "Ramadı çoktur" denildiği vakit, o adam uzun ve sahî olsa, ramad ve kılıncı hiç olmazsa da kelâm sadıktır. Eğer istersen misal ve müsül-i faraziyeye dikkat et, göreceksin; iştihardan neş'et eden kıymet ve kuvvet ile müdavele-i efkâr ve akıllar arasında sefarete müstaid oluyorlar. Hattâ Mesnevî sahibi ve Sa'dî-i Şirazî gibi en doğru müellif ve en muhakkik hakîm, o müsül-i faraziyeyi istihdam ve istimal etmelerinden, müşahhat görmemişlerdir. Eğer bu sır sana göründü ve ışıklandı; mumunu ondan yandır, kıssa ve hikâyetin köşelerine git. Zira cüz'de cari olan, bazan küllde dahi cari olabilir... Tenbih:Üçüncü Makale'de müşkilât ve müteşabihat-ı Kur'aniyeye dair bir kaide gelecektir. İktiza-i makam ile şimdilik bir nebzesini zikredeceğiz. Şöyle: Vaktâ ki, Kitab-ı Hakîm'den maksud-u ehemm, ekseriyeti teşkil eden cumhurun irşadı idi. Çünki havass, avamın mesleğinden istifade edebilirler. Fakat avam ise, havassa hitab olunan kelâmı hakkıyla fehmedemezler. Halbuki cumhur ise, ekseri avam ve avam ise, me'lufat ve mütehayyelatından tecerrüd edip hakikat-i mahza ve mücerredat-ı sırfeyi çıplak olarak göremezler. Fakat görmelerini temin edecek yalnız zihinlerinin te'nisi için, me'luf olan ziyy ve libas ile mücerredat arz-ı endam etmektir. Tâ mücerredatı, suver-i hayaliye arkasında temaşa etmekle görüp tanısın. Öyle ise hakikat-i mahza, me'luflarını giyecektir. Fakat surete hasr-ı nazar etmemek gerektir. Bu sırra binaendir: Esalib-i Arabda ukûl-ü beşere olan tenezzülât-ı İlahiye tabir olunan müraat-ı efhâm ve mümaşat-ı ezhan, Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'da cereyan etti. Ezcümle: ﻓَﺎﺳْﺘَﻮٰﻯ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻌَﺮْﺵِ ve ﻳَﺪُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻓَﻮْﻕَ ﺍَﻳْﺪ۪ﻳﻬِﻢْ ve ﺟَٓﺎﺀَ ﺭَﺑُّﻚَ ve emsali... Hem de ﺗَﻐْﺮُﺏُ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲُ ﻓ۪ﻰ ﻋَﻴْﻦٍ ﺣَﻤِﺌَﺔٍ ve eşbahı... Hem de ﻭَ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲُ ﺗَﺠْﺮ۪ﻯ ﻟِﻤُﺴْﺘَﻘَﺮٍّ ve nezairi bu üslûba birer mecradır. ﺫٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏُ ﻻﺎ ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪِ