ONİKİNCİ MES'ELE
Âsâr-ı Bediiye · s.239
Kelâmın selâmet ve rendeçlenmesi ve itidal-i mizacı ise, her kaydın istihkak ve istidadına göre inayeti taksim ve hil'at-ı üslûbu tevzi' ve giydirmektir. Hem de hikâyette olursa, mütekellim kendini "mahkiyyun anhü" yerinde farz etmek gerektir. Şöyle: Eğer başkasının hissiyat ve efkârının tasvirinde ise, "mahkiyyun anhü"de hulûl etmek ve onun kalbinde misafir olmak ve lisanıyla tekellüm etmek gerektir. Eğer kendi malında tasarruf etse, alâmet-i kıymet olan itibar ve ihtimamın taksiminde her kaydın istihkak ve istidad ve rütbesini nazara almak ile taksiminde adalet ve üslûblarda istidadın kametine göre kesmektir. Tâ herbir maksad onun münasibinde olan üslûbdan cilveger olabilsin. Zira üslûbun esasları üçtür: Birincisi:Üslûb-u mücerreddir. Seyyid Şerif'in ve Nasîruddin-i Tûsî'nin sade olan ma'rez-i kelâmları gibi... İkincisi:Üslûb-u müzeyyendir. Abdülkahir'in "Delailü'l-İ'caz" ve "Esrarü'l-Belâgat"daki müşa'şa ve parlak kelâmı gibi... Üçüncüsü:Üslûb-u âlîdir. Sekkakî ve Zemahşerî ve İbn-i Sina'nın bazı muhteşem kelâmları gibi... Veyahut şu kitabın mealindeki Arabiyyü'l-ibare, lâsiyyema Makale-i Sâlise'deki müşevveş fakat muhkem parçaları gibi... Zira mevzuun ulviyeti şu kitabı üslûb-u âlîye ifrağ etmiştir. Yoksa benim san'atımın tesiri cüz'îdir. Elhasıl:Eğer ilahiyat ve usûlün bahis ve tasvirinde isen, şiddet ve kuvvet ve heybeti tazammun eden üslûb-u âlîden ayrılmamak gerektir. Eğer hitabiyat ve iknaiyatta isen, zînet ve parlaklık ve tergib ve terhibi tazammun eden üslûb-u müzeyyeni elinden gelirse elden bırakma. Fakat gösteriş ve tasannu' ve avamperestane nümayiş etmemek gerektir. Eğer muamelât ve muhaverat ve âlet olan ilimlerde isen; vefa ve ihtisar ve selâmet ve selaset ve tabiîliği tekeffül eden ve sadeliği ile cemal-i zâtiyeyi gösteren üslûb-u mücerredde iktisar et. Bu mes'elenin hâtimesi:Kelâmın kanaat ve istiğnası ve asabiyeti ise makamın haricinde üslûbu aramamaktır. Şöyle ki: mananın kametine göre bir üslûbu kestirmek istediğin vakit, dâhil-i makamda olan menbadan ve mevzuun fabrikasından, lâekall kelâmın tazammun ettiği mevzuun veya kıssatın veya san'atın levazımının parça parçasından ve tevabiinin kıt'a kıt'asından bir üslûbu dikmek, zaruret olmadan harice medd-i nazar etmemek, tabir hata olmasa, harice boykotaj etmek ile elbette kelâmın kuvveti tezayüd ettiği gibi, servetin dağılmamasına en büyük esastır. Demek mana ve makam ve san'at ise, kelâmın delalet-i vaz'iyesine yardım edebilir. Nasıl kelâm, delalet-i vaz'iye ile manayı gösterir, öyle de böyle üslûb ise, tabiatıyla manaya işaret eder. Eğer bir numune istersen Dokuzuncu Mes'eledeki Arabî parçalarına bak. İşte: ﻓَﺎﻧْﻈُﺮْ ﺍِﻟٰﻰ ﻛَﻼﺎﻡِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﻋَﻠَّﻢَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥَ ﻓَﺒِﺎَﻯِّ ﺍٰﻳَﺎﺕِ ﺭَﺑِّﻚَ ﻻﺎ ﺗَﺘَﺠَﻠّٰﻰ ﻫٰﺬِﻩِ ﺍﻟْﺤَﻘ۪ﻴﻘَﺔُ ﻓَﻮَﻳْﻞٌ ﺣ۪ﻴﻨَﺌِﺬٍ ﻟِﻠﻈَّﺎﻫِﺮِﻳّ۪ﻴﻦَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﺤْﻤِﻠُﻮﻥَ ﻣَﺎ ﻻﺎ ﻳَﻔْﻬَﻤُﻮﻥَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﺘَّﻜْﺮَﺍﺭِ ve ﻓَﺎِﻥْ ﺷِﺌْﺖَ ﻓَﺎﻧْﻈُﺮْ ﺍِﻟٰﻰ ﻗِﺼَّﺔِ ﻣُﻮﺳٰﻰ ﻓَﺎِﻧَّﻬَﺎ ﺍَﺟْﺪٰﻯ ﻣِﻦْ ﺗَﻔَﺎﺭ۪ﻳﻖِ ﺍﻟْﻌَﺼَﺎ ﺍَﺧَﺬَﻫَﺎ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥُ ﺑِﺎﻟْﻴَﺪِ ﺍﻟْﺒَﻴْﻀَٓﺎﺀِ ﻓَﺨَﺮَّﺕْ ﺳَﺤَﺮَﺓُ ﺍﻟْﺒَﻴَﺎﻥِ ﻣَﺤَﺒَّﺔً ﻭَﺣَﻴْﺮَﺓً ﺳَﺎﺟِﺪ۪ﻳﻦَ ﻟِﺒَﻼﺎﻏَﺘِﻪِ Eğer istersen ulûm-u âliyenin ﺍٓﻟِﻴَﻪ kitablarının dibacelerine bak. Eğer çendan o dibacelerde şu san'at-ı belâgat çok dakik ve latîf olmazsa da; fakat ondaki beraatü'l-istihlal, bu hakikata bir beraatü'l-istihlaldir. Hem de şu kitabın dibacesinde mu'cizata işaret yolunda Peygamberimizin zâtı, nübüvvetine mu'cize gösterilmiştir. Hem de Üçüncü Makale'nin dibacesinde kelime-i şehadetin iki cümlesi birbirine şahid gösterilmiştir. Hem de Yedinci Mukaddeme'de, inşikak-ı Kamer'e yere inmeyi ilâve edenlere denilmiş: "Mu'cizenin kamerini münhasif ve Şems gibi bürhan-ı nübüvveti Süha gibi mahfî olmasına sebeb oldunuz." Buna kıyasen şu hakikate, şu kitabda birçok numune bulabilirsin. Zira bu kitabın mesleği, benim gibi harice boykotajdır. Hattâ zaruret olmazsa, efkâr ve mesailde ve misallerde ve esalibde harice boykot etmektir. Fakat tevafuk-u hâtır olabilir. Zira hakikat birdir. Hangi kapıyla girsen, aynını göreceksin.