Risale-i NurÂsâr-ı Bediiye

NUTUK - 7

Âsâr-ı Bediiye · s.458

Benim gibi bir asabî ve sinirli; ve hakikatı hiçbirşeye feda etmeyen, gayet insafsızlığa karşı sözlerindeki şiddet ve ifratı ile muaheze ederseniz, insafsızlığa bir insafsızlık daha ilâve edersiniz. Ruh-u kulüp ittihad-ı kulûbdedir. Ve mizac-ı hayat-ı hükûmet, kulüplerin imtizacındadır. Perişan ve tabakat-ı ağraz içinde yeni uyanmış bizim efkâr-ı umumiyemize peşkeş ettiğim o derece hasnâ bir hakikatı kıymet-nâşinaslıkla o kadar çirkin bir tevil libasını giydirmişler ki; hamiyet ve gayretin emr-i kat'îsiyle endam ve a'zâ-yı seb'asını, perde-i nezaketi yırtmakla göstermeğe mecburum. Herbir uzvu bir hakikat içinde gösteriyorum. Birinci Hakikat:Bir adam bir dereceye çıksa ki; bir pencerede âlemi temaşa etse, kameti kısa olduğu halde o seviyeye gelmek için tetavül ve uzun olduğu halde tekavvüs ettiği gibi; bir adam kıymet ve istidadı mazhar olduğu rütbe ve hâkimiyetinin madûnunda olsa, tefritten teberrisini göstermek için tekebbür ve mâfevkinde olsa, ifrattan tenezzüh ve bir seviyeye gelmek ve ulviyetini izhar için tevazu' edecektir. İkinci Hakikat:Beşerin âmâl ve ağrazı gayr-ı mahdud olduğundan, bu dar ve mahdud dünya istiab edemediğinden; her bir emirde ağraz-ı kesîre tezahüm ederek tehasüd ve keşmekeşi intac; ve cidal-i hayatın müsabaka meydanına yol açıyor. Âhiret geniş olduğu için, o gayr-ı mahdud âmâli istiab eylediğinden; umûr-u uhreviyede (ki birisi de hukukullah tabir olunan menafi'-i umumiyedir) yerleştirilmesi için müzahamet yoktur. Buna mikyas; gayet kıymettar ve kemal-i hakikî ve Süreyya kadar ulvî olan zülâl-i velayet gibi umûrlarda hased yoktur ve gayet dûn-kıymet ve emr-i itibarî ve serab ve sera nisbetinde olan rütbelerde ve seriü'z-zeval hüsün ve kuvvette hased gayet çoktur. Üçüncü Hakikat:İbadet ve camideki müsavat üssülesas-ı meslek edilse, umûr-u uhreviyeden olan hamiyet-i millî kuvvetiyle ve teşebbüs-ü şahsî yardımıyla cüz'i muhabbetler öyle bir cazibe-i umumîyeyi teşkil eder ki; Kürd gibi bir kitle-i azîmeyi küre gibi tedvir edecektir. Lâkin haysiyet-i itibariyeyi ele almak; ve o müsavat-ı asliyeyi ihlâl etse; mikropların yuvası gibi ağraz ve enaniyetler intişara başlayacaktır. Ki tiryak yine o müsavattır. Zira herkesin bir enesi var. Ne nesil iledir, ne sâl iledir Ne câh iledir, ne mal iledir Beyim ululuk, kemal iledir. beyti bu hakikata şahiddir. Dördüncü Hakikat:Bir hasta, hekime karşı üç halde bulunur: Birincisi:Gözünü kapar hiç bir şey söylemez, hekim de hiç ehemmiyet vermez. Kâh zehir, kâh ilacı verir. İstibdatta milletin hali gibi... İkincisi:Hasta hekime teşhis-i illete yardım ve verdiği ilacı hüsn-ü istimal ve hayatına lâzım olanı taleb ediyor. Tabib de hastanın gözü açık olduğu için ihtiyat ve dikkate mecbur oluyor. Benim kulüplerde arzu ettiğim meslek gibi... Üçüncüsü:Hasta âdeta hekimini yalnız reçeteci gibi tanıyor ve hasta iken, hekimfuruşluk zevkiyle ilaçları kendisi almak ve terkib ve istimal etmek maharetsizliği için ﺍِﺛْﻤُﻪُ ﺍَﻛْﺒَﺮُ ﻣِﻦْ ﻧَﻔْﻌِﻪِ sırrına mazhar olur. Zira halâvet-i hâkimiyetle sarhoş olur. Şimdi veya ileride kulüplerin mesl gibi... Elfezleke:Millet hastadır. Hükûmet de hekimdir. En fena zamanda teslim-i nefs ettiğimiz halde, en menfaatli zamanda ittiham ve hod-serane etmek; menfaat-i umumiyeyi hedef-i maksad edenin kârı değildir. Kuvvet kanunda olsun. Yoksa istibdad münkasım olmuş olur. Beşinci Hakikat:İstibdadın maden ve menbiti olan şeref ve haysiyet ve itibarî rütbeden istimdad ve milleti istihdam ve hâtır ve tahakküm ve taraftarı rabıta etmektir ki; vahşetin ağalığı budur. Ümmü'l-ağavat olan Yıldız'da ebu'l-ağavat olan Sultan Hamid bu ağalıktan vazgeçti. Nerede kaldı başka sivrisinekler!.. Amma hürriyet ve medeniyetin ağalığı nefsine ve kemaline istinad ve iktidarını istimal ve millete hizmet etmektir ki ﺳَﻴِّﺪُ ﺍﻟْﻘَﻮْﻡِ ﺧَﺎِﺩُﻣﻬُﻢْ buna düstur-u tatbikdir. Şediden hamiyeti dava eden, o takviyesine çalıştığı hamiyetten şüphelidir. Altıncı Hakikat:Bazı kulüpler, netice-i ittihad-ı millet olduğundan tabiî kulüptür ve muhkemdir. Bizim arslan Kürdlerin ihtilafı için; kulübümüz sun'î ve mukaddime-i ittihad olduğundan; gayet ihtiyat ve hulus-u niyet ve fedakârlık (hatta ruhunu, nerede kaldı enaniyetler) ve maharet ve itidal-i dem'e muhtaçtır. Zira az bir ifrat ile çok a'sab ve hissiyat heyecana geliyor, hususan büyüklerden... Ve böyle esaslarda az bir yanlış, kesr-i adedî gibi; füruatta bir yekûn-u azîm seyyiatı teşkil edecektir. Hem de o kadar geniş daire, ahrara efkâr-ı umumiyeden başka serpuş olamadığından, riyaset-i şahsiyenin kat'iyyen aleyhindeyim. Reisimiz ancak hükûmettir. Yedinci Hakikat:Kulüp ki, efkâr-ı umumiyenin ma'kes ve mevcûdiyet-i kavmiyenin mir'at ve mihrakıdır. Biz -ki güya akıl ve marifetimiz, kuvvet ve cesaretimizde mündemiç ve münteşirdir.- mevcudiyetimiz ve efkâr-ı umumiyemizin kıymetini rakibimiz ile muvazene ederek tenzil edeceğiz. Bize lâzım Türklerle -ki; güya mazlumiyetle zayi' olan eski şanlı kuvvetleri akıl ve marifetlerine inzimam etmiştir- ittihad edeceğiz. Onlar bizi müdafaa etsin. Zira onlara çok ücret vermişiz. Yahu bu güzel hakaikı eğer fehmetmişsen; bak ne pis teville rağbet-i umumiyeye karşı sed çekmişler. Şöyle: Güya ben Kürdlerin ve ittifakında başkasının beyliğini intac edeceğim gibi kelimat-ı lâya'kılâne ile ve kat'iyyen bir madde-i rekabet mabeynimizde olmayan zâtlara hased ve garaz ve kendim için usandığım şöhretten ve çirkin gördüğüm riyaseti istiyorum gibi hodperestâne ile kıymet-i zâtiyelerini gösterdiler. Ben şimdiye kadar hilaf ile vifakı yapmak fikrindeydim. Enaniyete karşı gelmek, daha ziyade kabarmak havfıyla ve ﺍِﻥَّ ﻟِﻠْﺒَﺎﻃِﻞِ ﺻَﻮْﻟَﺔً ﺛُﻢَّ ﺗَﻀْﻤَﺤِﻞُّ emeliyle hakikatı sükût içinde sakladım... Ve şimdi tam görünmeyen ve müstakbel tarlasında mazarrat ile sünbüllenen ağrazın, zürrâ'ının boynunu zamanın sillesine havale eyledim. ﻣَﻦْ ﻟَﻢْ ﻳُﻮَﺩِّﺑْﻪُ ﺍﻻﺎَﺑَﻮَﺍﻥُ ﺍَﺩَّﺑَﻪُ ﺍﻟﺰَّﻣَﺎﻥُ Eğer daiye-i teferrüd, ihtilaf, hodfuruşluk, meylü'l-ağalık, milleti istihdam, aldanmak ve aldatmak, sun'î Kürtlük muktezasından gösterilse; şahid olunuz, o Kürtlükten istifamı veriyorum... Ve cesaret ve sadakat ve diyanetin unvanı olan tabiî Kürtlükle iftihar ediyorum. Nasıl ki, zaman-ı istibdatta bu tabiî Kürtlük için tımarhaneye düştüm. Divanelerin hekimine dedim: "Eğer müdahene, temelluk, tazarru'-u sinnurî, tabasbus-u kelbî, menfaat-i umumiyeyi menfaat-i şahsiyeye feda etmek aklın muktezasından addedilmek lâzım gelirse; şahid olunuz, ben o akıldan istifamı veriyorum ve divanelikle iftihar ediyorum." Ey Kürdler!.. Tımarhaneyi kabul ettim, Kürdlüğü lekedar etmemek için irade-i padişahı ve maaş ve ihsan-ı şahaneyi kabul etmedim. {(HAŞİYE) Not: Medar-ı ibret ve hayrettir ki: 1324 senesinde Hürriyetin üçüncü gününde İstanbul'da hem sonra Selânik'te Meydan-ı Hürriyette binler siyasîlere karşı dava ettiği ve bütün kuvvetiyle şeriatı istediği; ve hürriyeti ve meşrutiyeti şeriata hizmetkâr yaptığı halde; sonra 31 Mart'ta Hareket Ordusu gayet dehşet ve şiddetle şeriat isteyenleri mes'ul ettikleri zamanda, Divan-ı Harb-i Örfî'de Said'in bu münteşir nutuklarından tam beraet verildiği halde; şimdi ise, siyaseti otuz seneden beri () bıraktığı ve o nutuklarına nisbeten siyasete pek az teması için yirmi yedi sene dinsizlik hesabına işkenceler, gaddarane azab ve ceza verenler, elbette din namına zulüm etmiş engizisyondan daha zalim olduklarını isbat eder. -Said-i Nursî- () Bu beyanı Üstad Hazretleri 1951 yılında buraya kaydetmiştir. -Naşir-} Muvaffakıyet, niyet-i hâlisenin refikidir. ﻣَﻦْ ﻛَﺎﻥَ ﻟِﻠّٰﻪِ ﻛَﺎﻥَ ﻟﻠّٰﻪُ ﻟَﻪُ vesselâm... Mâ temme'l-kelâm. ﻣَﺎ ﺗَﻢَّ ﺍﻟْﻜَﻼﺎﻡُ

ﻣﻘﻠﻪ ﻟﺮ﴾٢﴿