Risale-i NurÂsâr-ı Bediiye

MAKALE - 5

Âsâr-ı Bediiye · s.473

Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi,

6 Kânun-ı Evvel 1324

19 Aralık 1908

Sayı: 3. Nüshası Sayfa 20-22

BEDÎÜZZAMAN SAİD-İ KÜRDÎ'NİN MEB'USANA HİTABI

ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟْﻤَﺒْﻌُﻮﺛُﻮﻥَ ﺍِﻧَّﻜُﻢْ ﻟَﻤَﺒْﻌُﻮﺛُﻮﻥَ ﻟِﻴَﻮْﻡٍ ﻋَﻈ۪ﻴﻢٍ Ey meb'usan-ı ahali, hukukullah tabir olunan menafi'-i umumiyeyi bostan-ı medeniyette Meb'us-u İlahî'nin aynü'l-hayat şeriatıyla iska ediniz, tâ ki medeniyetimiz bu hayat ile gençliğini ebedileştirsin ve adalet-i İlahiye de hakkıyla tezahür etsin. Zira adalet-i İlahiye arş-ı şeriatta tecelli ediyor. Oradan nâzil olan ahkâmı düsturu'l-amel yapınız; tâ ki hukukullahta izinsiz tasarruf lâzım gelmesin. Sahib-i hakkın izni olmasa tasarruf caiz olmaz. İnsanlar hür oldular, lâkin yine ibadullahtırlar. İstibdat denilen dîv-i derendenin yaarında hanım-ı hatime-i edyan, sükût ile ibka edilmiş idi. Şimdi elbette, taht-ı medeniyette oturan ve efkâr-ı umumî denilen süleyman-ı meşrutiyetin engüşt-i mübarekine, her hâsiyet-i teshire mâlik nigin-i şeriat-ı garra lâyık görülecek. Evet bunu lâyık görünüz, fiilen de tebrik ve inkıyad ediniz. Bırakmayınız, meşrutiyetin yed-i âdilanesine yakışan o seyfullah-ı beyzaya istibdadın pis pençesi ilişsin ve ağrazına vesile ederek o mübareki lekedar etmesin. Milyonlarca dâhîlerin nusus-u kātıadan istihracıyla şecere-i tûbâ gibi teşaub etmiş ve siyaseten ve maslahaten hangisinin hangi meselesine temessük caiz bulunmuş ﻭَﻻﺎ ﺭَﻃْﺐٍ ﻭَﻻﺎ ﻳَﺎﺑِﺲٍ ﺍِﻻَﺎ ﻓ۪ﻰ ﻛِﺘَﺎﺏٍ ﻣُﺒ۪ﻴﻦٍ sırrını tefsir eylemiş olan mezahib-i erbaadan o define-i bîpâyan ve bîintiha, o cevahir ile memludur. Ya o şeriat-ı garradan ahkâm-ı âdile ve hakaik-i ulviyeyi düstur olmak üzere tanzim için hamele-i şeriatın efkâr-ı umumiyesine müracaat ediniz. Tâ ki, meşrutiyetteki hakaikı ve Kanun-u Esasîdeki ahkâmı daha mükemmel, daha vâzıh şeriat-ı garradan istihrac ve tanzim etsinler. Nasıl ki az himmetle Mecelle-i Ahkâmı tanzim ettiler. Zira hablü'l-metin-i hayatımız olan ittihad-ı umumî bununla tahakkuk edecek ve kuvvet bulacaktır. Şimdiye kadar şems-i İslâmiyet sehab-ı muzlim-i istibdad ile ve onun neticesi olan sû'-i ahlâk ve za'f-ı diyanetle mestur ve münkesif ve makes olan kamer-i medeniyet, haylulet-i cehalet ve vahşet ile münhasif olduğundan, hâşâ, din-i İslâm müsaid-i istibdad ve atalet olduğuna dair bazıları için bir zann-ı bâtıl hasıl olmuştur. ﺍَﻟْﺤِﻜْﻤَﺔُ ﺿَﺎﻟَّﺔٌ ﺍﻟْﻤُْﻤِﻦِ ﺍَﺧَﺬَﻫَﺎ ﺍَﻳْﻨَﻤَﺎ ﻭَﺟَﺪَﻫَﺎ bir şeriatta esas olsa, acaba ne senedle, ne suretle mani-i terakki olur. Siz de meşrutiyeti meşruiyet unvanı ile tavsif ve telakki ve telkin ediniz, tâ ki o bâtılı tekzib edesiniz. Yoksa başka vicdanî dinlere kıyasen şeriatı siyasetten tecrid ile o zann-ı bâtılı tasdik etmeyiniz. Zira dinimiz nasıl ki manevî ve vicdanî ve uhrevî ve naklîdir, maddî ve siyasî ve aklî ve maaşı tanzim ve temin ediyor. Bazı Avrupa muhakkikleri demişlerdir ki: "Bazı aktardaki insanların daire-i medeniyete duhûllerine vasıta-i yegâne, İslâmiyettir." Müslümanların lahm u demlerine karışmış olan din-i İslâm, onların hissiyat ve efkârında müessir ve vicdanlarında sultan-ı muta olduğundan şimdi esas-ı terakkiyi metin bir esasa istinad ettirmek için efkâr ve ezhan meyanında seyyale-i elektrikiye gibi cereyan eden mesail-i diniye ile vicdanlarıyla muhabere ve neşredilsin. Hem de etfalin talimi kasrî ve cebrîdir. Etfale benzeyen akvamın terbiye ve talimleri de cebrî gibi olacaktır. Bu zaman-ı hürriyette kasır, şevk ve muhabbet olacaktır. Ve o şevk-i hakikiyi tevlid eden, vicdanlarından çıkan sadâ-yı diyanettir. Ve onu tehyic eden hâsiyet, ruhanî manyetizmaya mâlik olan şeriat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) emr-i nafiziyle olacaktır. Kürdistan, Arabistan, Arnavutluk'ta gezenler, bu müddeada tereddüt etmezler. Onların ezhanını ruhanî manyetizma ile manyetizmalandırmak ancak şeriat namıyla olacaktır. Marazımızı teşrih edelim, ona göre deva arayalım. Marazımız atalet, cehalet ve muhalefet-i şeriatla hasıl olan sû'-i ahlâk ve onların neticeleri olan fakr u zaruret ve irtikâb-ı hile ve başka nam ile sirkat-ı âlenidir. Âlem-i medeniyet, bu seyyiatın izalesini bizden istiyorlar. Diyaneti zaîfleştirmekle tedavi, parmaktaki cerihanın tedavisi için göz çıkarmağa benzer. Zira milletin kalb hastalığı za'f-ı diyanettir. Hülâsatü'l-hülâsa:Meşrutiyet, seyf-i elmas-ı şeriatı elde tutmak zaruridir; tâ ki üç şecere-i zakkumu esasıyla kessin, o üç define-i cevahiri veyahut şecere-i tûbâyı muhafaza etsin. Birinci şecere-i zakkum,Avrupa'nın hakkımızda zann-ı fasidi ve onun semeresi olan hiss-i nefret ve merhametsizlik ve şematettir. Zira İslâmiyetin mani-i terakki ve müsaid-i istibdat olduğunu hataen zannetmişler idi. İkinci şecere-i zakkum,maden-i ahlâk-ı seyyie ve medeniyetin en büyük seyyiesi olan dinsizliktir. Bu şecere-i zakkumun zemin-i şûresi budur ki, eğer her kemale muhit olan din-i İslâmî yalnız vicdana sıkıştırılsa, din bir tarafta kalır ve hamele-i şeriat tebaiyet hükmüyle geri kalarak gitgide inhitat ederek o şecere-i zakkum müsait zemin bulacaktır. Zira herkes tebeî ve sathî nazarıyla dine nazar ederek dikkatsizlik ve taassup ile dine karışmış olan bazı hikâyat-ı İslâmiye ve teşbihat-ı İsrailiyat ki, bazı avam-ı nâs onları akide ve hakikat ve İslâmiyetten telakki etmişlerdir. Onlar da avam gibi akide ve hakikat zannedeceklerinden, fünunlarla muhakeme ettikleri vakit kalb hastalığı mesabesinde olan za'f-ı akideye mübtela olacaklardır. Üçüncü şecere-i zakkum,nifak ile anâsır-ı İslâmiyeyi tefrikaya ve efradın kalblerini teşettüte ve efkâr-ı umumiyeyi çatallaştırmağa ve hükûmeti izmihlale verecektir. Zira en âmi ve cebîn, en has ve cesur gibi hiss-i diyanetle mütehassis, din namıyla ne telkin olunsa ruhunu feda eder. Hubb-u vatan ve sırf hubb-u millet ve saadet-i dünyevî olan hissiyatlar ancak binden bir tane, hakkıyla mütehassis oluyor. Ve muhtessler de hubb-u vatan ve millet içinde diyanet ve şevket-i İslâmî ve şerayi'-i dinî mülahazasıyla mütehassis oluyor. Demek din vasıtasıyla olmazsa, şahs-ı manevî olan hükûmet, avam-ı nâs nazarında münafık veya mürted gibi olacak ve hayatımız olan ittihad ve ruhu hükûmet olan itaat, "ehven min beyti'l-ankebut" olacaktır. Bir asker hiss-i hakiki-i vicdaniyattan ârî farzedilse, kâr û zararda ne fedakârlık gösterecek?! Eğer şeriat tecessüm ve temessül etse idi, istibdadı şeytan gibi tel'in edecekti. Şeriatı bertaraf bırakmayınız; tâ istibdat pis eliyle vücudunu lekedar etmesin. Meşruiyet zemininde neş'et eden; Birinci şecere-i tûbâ,ittihad-ı umumîdir. Zira avam ve havass hiss-i dinle mütesaviyen mütehassistirler. Eğer din namıyla olmasa, bîçare avam mazi tarafa dönüp gidecekler, zaman-ı saadete sizi şekva edeceklerdir. İkinci şecere-i tûbâ,ceyd-i şebabete mazhar olan medeniyetimizdir. Zira şeriat, mehasin-i medeniyete emr ile beraber, medeniyeti inkıraza sevk eden ve ihtiyarlatmakta olan sefahet ve israfat ve maişetteki müthiş müsavatsızlıktan nehyediyor. Üçüncü şecere-i tûbâ,ikbal-i istikbalimizi temin eden diyanet-i kâmilemizdir. Zira meşrutiyette şeriat, esas-ı evvel-i medeniyetimizin deveran-ı demi yerine geçmiş olan şeriat-ı Ahmedîyi teneffüs ve terakkiyat-ı efkâr ile onun mülevves olan hikâyat ve İsrailiyat ve teşbihattan tasfiye edileceğinden, küre-i arzın deveran-ı demi yerine geçecektir. Veyahut şems-i İslâmiyet sema-i siyasette sehab-ı muzlimden halâs olduğundan, kamer-i medeniyeti tenvir ve Asya tarlasının çiçeklerini tenmiye ve tezyin edecektir. Zira din esası olduğu halde, hamele-i şeriat, dâhî ve siyasî adamlar olacaklar ve İslâmiyeti o hikâye-i İsrailiyattan tecrid edecek ve sileceklerdir. ﺍَﻟْﻔَﻀْﻞُ ﻣَﺎ ﺷَﻬِﺪَﺕْ ﺑِﻪِ ﺍﻻﺎَﻋْﺪَٓﺍﺀُ "Yeni dünya"nın en meşhur feylesofu demiş ki:"İslâmiyet çıktığı zaman ateş-i cevval gibi, odun parçalarına benzer sair edyan ve efkârı bel'etti. On iki asırda iki yüz milyonun rehber-i hayatı olmuş ve o hakaik-i ulviye müsademat-ı âleme karşı hâsiyetini ve hakikatını muhafaza etmekle şimdi mir'at-ı mücella gibi Muhammed-i Arabî'yi nazarımızda tecessüm ettiriyor."

(Mâba'di var) Said-i Kürdî