Risale-i NurÂsâr-ı Bediiye

Kıssa-i Musa'nın Tekrarından çıkan Lemaat-ı İ'caz

Âsâr-ı Bediiye · s.598

ﺍِﻥَّ ﻗِﺼَّﺔَ ﻣُﻮﺳٰﻰ ﺍَﺟْﺪٰﻯ ﻣَﻦْ ﺗَﻔَﺎﺭ۪ﻳﻖِ ﺍﻟْﻌَﺼَﺎ ﺍَﺧَﺬَﻫَﺎ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥُ ﺑِﻴَﺪِﻩِ ﺍﻟْﺒَﻴْﻀَٓﺎﺀِ ﻓَﺨَﺮَّﺕْ ﺳَﺤَﺮَﺓُ ﺍﻟْﺒَﻴَﺎﻥِ ﺳَﺎﺟِﺪ۪ﻳﻦَ لِبَلَاغَتِهِ ﺍﻟﺰَّﻫْﺮَٓﺍﺀِ ! Şu kıssa, Kur'an'da tekraren zikrolunur. Zira azîm bir kıymeti var. Hakikatı büyüktür, çok esrara mâliktir. Tesis-i İslâmiyet hem tebliğ-i risalet.. Tahammül-ü meşakkat, hem de telkin-i ümmet.. Telakki-i millette, bir üsve-i hasene, hem bir misal-i enseb.. O kıssa-i Musa'dır; esasat-ı Risalet. Desatir-i mühimme, o kıssa zımnındadır. Vücuhunda tenevvü', cihatı da kesire; ikinci derecede tebaiye. Bir cihet-i hayatın maziye müstakbele uzanmış derin hem pek de geniş, İçtimaî hayatın desatiri câmi'dir; ziya gıda gibidir, İhtiyac-ı hakikat. Düstur tekerrür etse, ders de tekerrür eder. İkinci derecede, binler düsturlarından birkaç tane numune: Meselâ, Firavun'a hitaben, şu cümle-i azamet.. Meselâ: ﻓَﺎﻟْﻴَﻮْﻡَ ﻧُﻨَﺠّ۪ﻴﻚَ ﺑِﺒَﺪَﻧِﻚَ Şu Feraîn-ı Mısrînin; mumyalarla emvatın ecsadını maziden, müstakbele nakleden, garip bir düstur-u mevt-alûd-i hayatı, ihtarla verir dehşet. Hatta Firavun-u Musa bedeni de nâcîdir, seyl-i zaman atmıştır; mumya tahta üstüne, şu asrın sahiline, atik bir yadigâr-ı ibret. Meselâ: ﻳَﺎ ﻫَﺎﻣَﺎﻥُ ﺍﺑْﻦِ ﻟ۪ﻰ ﺻَﺮْﺣًﺎ Şu kelâm bize diyor: O dağsız düz kıtanın, tağî selâtininde, ehramların inşası, arzu-yu garibî, bir meyelan-ı haşmet Hükümran olduğunu; muhteşem ehramlara, zulüm ve abes şeylere, vücud veren bir düstur, bu cümle eder ihtar, verir bir ders-i hikmet. Meselâ: ﺍِﻥَّ ﻗَﺎﺭُﻭﻥَ ﻛَﺎﻥَ ﻣِﻦْ ﻗَﻮْﻡِ ﻣُﻮﺳٰﻰ Şu hüküm beşere der: Akvam-ı cihanın beyninde, kavm-i benî-İsrail, efradları elinde, muzır hem de haram, gayet büyük bir servet. Lâsiyyema vesail-i riba ile, servetleri tutturan, hem de onu toplayan, hariskâr bir düsturu, şu cümle ihtar eder; dinliyor beşeriyet. Meselâ: ﻭَﻟَﻦْ ﻳَﺘَﻤَﻨَّﻮْﻩُ ﺍَﺑَﺪًﺍ Şu cümlenin zımnından, kavm-i Yehud'a mahsus bir tarz-ı hırs-ı hayat, bir çeşit havf-ı memat, beşere ihtar eder, bir düstur-u garabet. Onlardan bir cemaat, huzur-u Nebevi'de münazara isterken; "Kendini haklı bilen, mevti temenni edip izhar etsin bir hüccet" Teklif etti Peygamber. Kimse lisan-ı kāl ile etmedi hiç cesaret, yine lisan-ı halle, hırs-ı hayat hissiyle, şimdiye dek o millet, Hâlâ kılar istinkâf, mevti etmez temenni. Bunu bilsin her cebîn: Havf-ı mevt, mevt getirir. Hırs-ı hayat zilleti. İşte i'caz-ı âyet. Meselâ: ﻳُﺬَﺑِّﺤُﻮﻥَ ﺍَﺑْﻨَٓﺎﺀَﻛُﻢْ ﻭَﻳَﺴْﺘَﺤْﻴُﻮﻥَ ﻧِﺴَٓﺎﺀَﻛُﻢْ Bu cümlenin zımnında, bedbaht kavm-i Yehud'un; kaderin kalemiyle, alınlarına yazılmış, hayatî müthiş düstur, daimi bir musibet.. O da budur: O kavmin cihanın aktarında, hemen şimdiye kadar, mükerrer hedef olmuş, o bedbaht olmuş millet. Pek çok katliâmlara... Kızlarıyla hayatta, sefahet âleminde, büyük rol oynanılmış... İşte bu kelâm der: O asırda hâdise-i musibet; A'sarın düsturudur. İhtar eder beşere, hâdise düstur olmuş, o milletin manevî şahsiyeti, göstermiş müşahhas bir cemaat!.. Meselâ: ﻭَﺿُﺮِﺑَﺖْ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢُ ﺍﻟﺬِّﻟَّﺔُ ﻭَﺍﻟْﻤَﺴْﻜَﻨَﺔُ Evet havf-ı mevt, mevte sebeb. Hırs-ı hayat illet-i zillet. Bu iki düstur-u hikmet, içine almış iki cümle-i âyet. Hem şu cümlenin zımnında, evvelki düstur gibi, kaderî bir düsturu, ihbar-ı gayb nevinden, beşere ihtar eder, hem de eder işaret, Ki o kavm-i azîmin, eskide hâkimiyet, azametli bir tarih, olmuş olduğu halde; inad ve hırs-ı hayat, vermiş onlara, zillet ile esaret. Meselâ: وَلَا ﺗَﻌْﺜَﻮْﺍ ﻓِﻰ الْاَرْضِ ﻣُﻔْﺴِﺪ۪ﻳﻦَ ٭ ﻟَﺘُﻔْﺴِﺪُﻥَّ ﻓِﻰ الْاَرْضِ Şu cümlede o kavmin, bu zamana kadar da, beşerde oynadığı, ifsad ile riba ile, hile ile hem hıyanet. Derin bir intikamla, müfsidâne bir rolü, o inadlı rolünü, oynattıran halet-i ruhîdeki düsturu, ihtar eder şu âyet. Şu kaç cümle numune, denizden yedi katre. Hâdise etse tekerrür, inkılab eder düstura... Kur'an'daki tekerrür, bu sırra eder remzi, hem de eder delâlet.