HÂTİME
Âsâr-ı Bediiye · s.177
Mana-yı hakikînin bir sikkesi olmak gerektir. O sikkeyi teşhis eden, makasıd-ı şeriatın muvazenesinden hasıl olan hüsn-ü mücerreddir. Mecazın cevazı ise, belâgatın şeraiti tahtında olmak gerektir. Yoksa mecazı hakikat ve hakikatı mecaz suretiyle görmek, göstermek; cehlin istibdadına kuvvet vermektir. Evet herşeyi zahire hamlettire ettire, nihayet Zahiriyyun meslek-i müteassifesini tevlid etmek şanında olan meylü't-tefrit ne derecede muzır ise; öyle de herşeye mecaz nazarıyla baktıra baktıra, nihayette Bâtıniyyunun mezheb-i bâtılasını intac etmek şe'ninde olan hubb-u ifrat dahi çok derece daha muzırdır. Hadd-i evsatı gösterecek, ifrat ve tefriti kıracak yalnız felsefe-i şeriatla belâgat ve mantık ile hikmettir. Evet, "hikmet" derim, çünki hayr-ı kesîrdir. Şerri vardır; fakat cüz'îdir. Usûl-ü müsellemedendir ki: Şerr-i cüz'î için hayr-ı kesîri tazammun eden emri terk etmek, şerr-i kesîri işlemek demektir. Ehvenü'ş-şerrin ihtiyarı elzemdir. Eveteski hikmetinhayrı az, hurafatı çok, ezhan istidadsız, efkâr taklid ile mukayyed, cehl avamda hükümferma olduklarından; selef bir derece hikmetten nehyettiler. Fakatşimdiki hikmetona nisbeten maddî cihetinde hayrı çok, yalanı az; efkâr dahi hür, marifet hükümfermadır. Zâten her zamanın bir hükmü olmak gerektir.