ALTINCI MUKADDEME
Âsâr-ı Bediiye · s.178
Meselâ: Tefsirde mezkûr olan herbir emir, tefsirden olmak lâzım gelmez. İlim ilme kuvvet verir. Tahakküm etmemek şarttır. Şöyle: Müsellemattandır ki; hendese gibi bir san'atta mahir olan zât, tıb gibi başka san'atta âmi ve tufeylî ve dahîl olabilir. Ve kavaid-i usûliyedendir ki; Fakîh olmayan -velev ki usûlü'l-fıkıhta müçtehid olsa- icma-ı fukahada muteber değildir. Zira o, onlara nisbeten âmidir. Hem de hakaik-i tarihiyedendir ki; bir şahıs çok fenlerde meleke sahibi ve mütehassıs olamaz. Ancak ferîd bir adam, dört veya beş fenlerde mütehassıs olabilir. Umuma el atmak, umumu terk etmek demektir. Bir fende meleke, o fennin suret-i hakikiyesidir. Onunla temessül etmek gerektir. Zira bir fende mütehassıs ve malûmat-ı sairesini mütemmime ve meded verici etmez ise, malûmat-ı perişanından bir suret-i acibe temessül edecektir. Tenvir için bir latîfe-i faraziyedir: Nasılki başka âlemden bu küreye gelen tasvirci bir nakkaş farz olunsa; halbuki ne insanı ve ne insanın gayrısını, tam suretini görmemiş. Belki herbirisinden bazı a'zâsını görmekle insanın tasviri veyahut gördüğü eşyanın umumundan bir sureti tasvir etmek ister ise, meselâ: İnsandan gördüğü bir el, bir ayak, bir göz, bir kulak, yarı yüz ve burun ve amame gibi şeylerin terkibiyle bir insanın timsalini; yahut nazarına tesadüf eden atın kuyruğu, devenin boyunu; insanın yüzü, arslanın başı bir hayvanın suretini yapsa; nasılki imtizacsızlıkla kabil-i hayat olmadığı için, şerait-i hayat böyle u'cubelere müsaid değildir diyecekler ve nakkaşı müttehem edecekler. Şimdi bu kaide, fenlerde aynen cereyan eder. Çaresi odur ki: Bir fenni esas tutup sair malûmatını avzen ve zenav {() Kürtçedir. -Müellif-} gibi yapmaktır. Hem de âdât-ı müstemirredendir ki; kitab-ı vâhidde ulûm-u kesîre tezahüm eder. Zira ulûm birbirini intac ve birbirinin elini tutmakla teanuk ve tecavüb ettiklerinden, o derecede iştibak hasıl olur ki; bir fende te'lif olunan bir kitabda o fennin mesaili o kitabın muhteviyatına nisbeti ancak zekâtı çıkabilir. Bu sırdan gaflet iledir ki; bir şeriat veya bir tefsir kitabında istitraden derc olunmuş bir mes'eleyi gören bir zahirperest veya mugalatacı bir adam der ki: "Şeriat ve tefsir böyledir." Eğer dost olsa diyecek: "Bunu kabul etmeyen müslüman değildir." Şayet düşman olsa, o bahane ile der: "Şeriat veya tefsir (hâşâ) yanlış..." Ey ifrat ve tefrit sahibleri!.. Tefsir ve şeriat başkadır, tefsir ve şeriatta te'lif olunan kitab yine başkadır. Zira kitab daha geniştir. O dükkânda cevherden başka kıymetsiz şeyler dahi bulunur. Eğer bunu fehmedebildin; hayse beyseden kurtulacaksın. Dikkat et, nasılki bir evin levazım-ı mütenevviası yalnız bir san'atkârdan alınmaz, belki herbir hâcette o san'atta mütehassıs olana müracaat olmak gerektir. Öyle de: Saadet-saray-ı kemalâtta o kanuna tatbik-i hareket etmek gerektir. Acaba görülmüyor mu ki; birinin saati kırılsa, terziye "saatimi dik" dese; yuhadan başka cevab var mıdır?.. İşaret:Bu mukaddemenin üssü'l-esası budur ki: Sâni'-i Zülcelal'in hilkat-i âlemde cari ve taksimü'l-a'mal kaidesinden akan kanun-u tekemmül ve terakkide mündemiç olan rıza ve işaretinin imtisali farz iken, itaat tamamen edilmemiştir. Şöyle: Kaide-i taksimü'l-a'mali muktezî olan hikmet-i İlahiyenin dest-i inayetiyle beşerin mahiyetinde ekmiş olduğu istidadat ve müyulatla şeriat-ı hilkatin farzü'l-kifayesi hükmünde olan fünun ve sanayiin edasına bir emr-i manevî vermişken, sû'-i istimalimiz ile o istidaddan tevellüd eden meyle kuvvet ve meded verici olan şevki bu hırs-ı kâzib ve şu re's-i riya olan meylü't-tefevvuk ile zayi' edip söndürdük. Elbette isyan eden, cehenneme müstehak olur. Biz de bu hilkat denilen şeriat-ı fıtriyenin evamirine imtisal edemediğimizden, cehennem-i cehl ile muazzeb olduk. Bu azabdan bizi kurtaracak, taksimü'l-a'mal kanunuyla amel etmektir. Zira seleflerimiz taksimü'l-a'malin ameliyle cinan-ı ulûma dâhil olmuşlardır.