Risale-i NurÂsâr-ı Bediiye

HÂTİME

Âsâr-ı Bediiye · s.276

Şübehat ve şükûkun üç menbaları vardır, Şöyle: Eğer maksud-u Şâri'den ve efkârın istidadları nisbetinde olan irşaddan tecahül edip, bütün evham-ı seyyienin yuvası hükmünde olan şöyle bir mağlata ile itiraz edersen ki, şeriatın başı olan Kur'an'da üç nokta vardır: Birincisi:Kur'an'ın mâbihi'l-imtiyazı ve vuzuh-u ifade üzerine müesses olan belâgata münafîdir ki, vücud-u müteşabihat ve müşkilâttır. İkincisi:Şeriatın maksud-u hakikîsi olan irşad ve talime münafîdir ki, fünun-u ekvanda bir derece ibham ve ıtlakatıdır. Üçüncüsü:Tarîk-ı Kur'an olan tahkik ve hidayete muhaliftir. İşte o da bazı zevahiri, delil-i aklînin hilafına imale edip, hilaf-ı vakıa ihtimalidir. Ey birader!.. Tevfik Allah'tandır. Ben de derim ki: Sebeb-i noksan gösterdiğin olan şu üç nokta, tevehhüm ettiğin gibi değildir. Belki üçü de i'caz-ı Kur'an'ın en sadık şahidleridir. İşte: Birinci noktaya cevab:-Zâten iki defa şu cevabı zımnen görmüşsün.- Şöyle ki: Nâsın ekseri cumhur-u avamdır. Nazar-ı Şâri'de ekall, eksere tâbidir. Zira avama müvecceh olan hitabı, havass fehm ve istifade ediyorlar. Bilakis olursa olamaz. İşte cumhur-u avam ise, me'luf ve mütehayyelatından tecerrüd edip hakaik-i mücerrede ve makulat-ı sırfeyi temaşa edemezler. Meğer mütehayyelatlarını dürbün gibi tevsit etseler... Fakat mütehayyelatın suretlerine hasr ve vakf-ı nazar etmek, cismiyet ve cihet gibi muhal şeyleri istilzam eder. Lâkin nazar, o suretlerden geçerek hakaikı görüyor. Meselâ: Kâinattaki tasarruf-u İlahîyi sultanın serir-i saltanatında olan tasarrufunun suretinde temaşa edebilirler. ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻌَﺮْﺵِ ﺍﺳْﺘَﻮٰﻯ gibi... İşte hissiyat-ı cumhur şu merkezde olduklarından, elbette irşad ve belâgat iktiza eder ki: Onların hissiyatı riayet ve ihtiram edilsin ve efkârları dahi bir derece mümaşat ve ihtiram edilsin. İşte riayet ve ihtiram; ukûl-ü beşere karşı olan tenezzülat-ı İlahiye ile tesmiye olunur. Evet o tenezzülat, te'nis-i ezhan içindir. Onuncu Mukaddeme'ye müracaat et. İşte bunun içindir ki: hakaik-i mücerredeye temaşa etmek için hissiyat ve hayal-âlûd cumhurun nazarlarını okşayan suver-i müteşabiheden birer dürbün vaz' edilmiştir. İşte şu cevabı teyid eden maânî-i amîka veya müteferrikayı bir suret-i sehl ve basitada tasavvur veya tasvir etmek için nâsın kelâmında istiarat-ı kesîreyi irad ederler. Demek müteşabihat dahi, istiaratın en ağmaz olan kısmıdır. Zira en hafî hakaikın suver-i misaliyesidir. Demek işkal ise; mananın dikkatindendir, lafzın iğlakından değildir. Ey mu'teriz! İnsafla nazar et ki; fikr-i beşerin, bâhusus avamın fikirlerinden en uzak olan hakaiki, şöyle bir tarîk ile takrib etmek, acaba tarîk-i belâgat olan mukteza-yı halin mutabakatına muvafık ve makamın nisbetinde kemal-i vuzuh ve ifadeye mutabık mıdır? Yahut tevehhüm ettiğin gibidir? Hakem sen ol!.. İkinci noktaya cevab:İkinci Mukaddeme'de mufassalan geçmiştir. Âlemde meylü'l-istikmalin dalı olan insandaki meylü't-terakkinin semeratı ve tecarüb-ü kesîre ile ve netaic-i efkârın telahukuyla teşekkül eden ve merdiven-i terakkinin basamakları hükmünde olan fünun ise, müterettibe ve müteavine ve müteselsiledirler. Evet, müteahhirin in'ikadı, mütekaddimin teşekkülü ile vâbestedir. Demek mukaddem olan fen, ulûm-u mütearife derecesine gelecek; sonra müteahhir ile mukaddeme olabilir. Bu sırra binaendir ki: Şu zamanda temahhuz-u tecarüble satha çıkıp tevellüd etmiş olan bir fennin faraza on asır evvel bir adam tefhim ve talimine çalışsa idi, mağlata ve safsataya düşürmekten başka birşey yapamazdı. Meselâ, denilse idi: "Şemsin sükûnuyla arzın hareketine ve bir katre suda bir milyon hayvanatın bulunduklarına temaşa edin, tâ Sâni'in azametini bilesiniz." Cumhur-u avam ise, hiss-i zahir veya galat-ı hissin sebebiyle hilaflarını zarurî bildikleri için; ya tekzib veya nefislerine mugalata veya mahsûs olan şeye mükâbere etmekten başka ellerinden birşey gelmezdi. Teşviş ise; bâhusus onuncu asra kadar, minhac-ı irşada büyük bir vartadır. Ezcümle; sathiyet-i arz ve deveran-ı şems onlarca bedihiyat-ı hissiyeden sayılırdı. Tenbih:Şu gibi mes'eleler, müstakbeldeki nazariyata kıyas olunmaz. Zira müstakbele ait olan şeylere hiss-i zahir taalluk etmediği için, iki ciheti de muhtemeldir; itikad olunabilir. İmkân derecesindedir; itminan kabildir. Onun hakk-ı sarihi tasrih etmektir. Lâkin hîna ki, hissin galatı bizim "mâ nahnü fih"imizi imkân derecesinden bedahete, yani cehl-i mürekkebe çıkardı. Onun nazar-ı belâgatta hiç inkâr olunmaz olan hakkı ise; ibham ve ıtlaktır. Tâ, ezhan müşevveş olmasınlar. Fakat hakikata telvih ve remz ve îma etmek gerektir. Efkâr için kapıları açmak, duhûle davet etmek lâzımdır. Nasılki şeriat-ı garra öyle yapmıştır. Yahu, ey birader! İnsaf mıdır, taharri-i hakikat böyle midir ki; Sen irşad-ı mahz ve ayn-ı belâgat ve hidayetin mağzı olan şeyi, irşada münafî ve mübayin tevehhüm edesin? Ve belâgatça ayn-ı kemal olan şeyi noksan tahayyül edesin? Ya eyyühel-hoto! {() Hoto Kürdçede "bunak, kaba-gabi" gibi manalarda kullanılır. -Nâşir-} Acaba senin zihn-i sakîminde belâgat o mudur ki, ezhanı tağlit ve efkârı teşviş ve muhitin müsaadesizliği ve zamanın adem-i i'dadından ezhan müstaid olmadıkları için ukûle tahmil edilmeyen şeyleri teklif etmektir? Kellâ!. ﻛَﻠِّﻢِ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﻋَﻠٰﻰ ﻗَﺪَﺭِ ﻋُﻘُﻮﻟِﻬِﻢْ bir düstur-u hikmettir. İstersen mukaddemata müracaat et... Bâhusus Birinci Mukaddeme'de iyi tefekkür et!.. İşte bazı zevahiri, delil-i aklînin hilafına göstermek olanÜçüncü Nokta'ya cevab: Birinci Mukaddeme'de tedebbür et, sonra bunu da dinle ki; Şâri'in irşad-ı cumhurdan maksud-u aslîsi: İsbat-ı Sâni'-i Vâhid ve Nübüvvet ve Haşir ve Adalette münhasırdır. Öyle ise: Kur'an'daki zikr-i ekvan, istitradî ve istidlal içindir. Cumhurun efhâmına göre san'atta zahir olan nizam-ı bedî' ile nazzam-ı hakikî olan Sâni'-i Zülcelal'e istidlal etmek içindir. Halbuki san'atın eseri ve nizamı herşeyde tezahür eder. Keyfiyet-i teşekkül nasıl olursa olsun, maksad-ı asliye taalluk etmez. Tenbih:Mukarrerdir ki delil, müddeadan evvel malûm olması gerektir. Bunun içindir ki; bazı nususun zevahiri, ittizah-ı delil ve istînas-ı efkâr için cumhurun mu'tekadat-ı hissiyelerine imale olunmuştur. Fakat delalet etmek için değildir. Zira Kur'an, âyâtının telâfifinde öyle emarat ve karaini nasbetmiştir ki; o sadeflerdeki cevahiri ve o zevahirdeki hakikatları ehl-i tahkika parmakla gösterir ve işaret eder. Evet "Kelimetullah" olan Kitab-ı Mübin'in bazı âyâtı, bazısına müfessirdir. Yani bazı âyâtı, ehavatının mâfi'z-zamirlerini izhar eder. Öyle ise bazıları diğer bir ba'za karine olabilir ki; mana-yı zahirî murad değildir. Vehim ve Tenbih:Eğer istidlalin makamında denilse idi ki: "Elektriğin acaibi ve cazibe-i umumiyenin garaibi ve küre-i arzın yevmiye ve seneviye olan hareketi ve yetmişten ziyade olan anasırın imtizac-ı kimyeviyelerini ve şemsin istikrarıyla beraber, suriye olan hareketini nazara alınız, tâ Sânii bilesiniz!" İşte o vakit, delil olan san'at, marifet-i Sâni' olan neticeden daha hafî ve daha gamız ve kaide-i istidlale münafî olduğundan bazı zevahiri, efkâra göre imale olunmuştur. Bu ise: Ya müstetbeatü't-terakib kabilesinden veya kinaî nev'inden olduğu için medar-ı sıdk ve kizb olmaz. Meselâ: ﻗَﺎﻝَ lafzındaki elif eliftir. Aslı vav olsa, kaf olsa, ne olursa olsun tesir etmez. Ey birader! İnsaf et... Acaba şu üç nokta-i itiraz, cemi' a'sarda, cemi' insanların irşadları için inzal olunan Kur'an'ın i'cazına en zahir delil değil midir? Evet.. ﻭَﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﻋَﻠَّﻢَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥَ ﺍﻟْﻤُﻌْﺠِﺰَ ﺍِﻥَّ ﻧَﻈَﺮَ ﺍﻟْﺒَﺸ۪ﻴﺮِ ﺍﻟﻨَّﺬ۪ﻳﺮِ ﻭَ ﺑَﺼ۪ﻴﺮَﺗَﻪُ ﺍﻟﻨَّﻘَّﺎﺩَﺓَ ﺍَﺩَﻕُّ ﻭَ ﺍَﺟَﻞُّ ﻭَ ﺍَﺟْﻠٰﻰ ﻭَ ﺍَﻧْﻔَﺬُ ﻣِﻦْ ﺍَﻥْ ﻳَﻠْﺘَﺒِﺲَ ﺍَﻭْ ﻳَﺸْﺘَﺒِﻪَ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺍﻟْﺤَﻘ۪ﻴﻘَﺔُ ﺑِﺎﻟْﺨَﻴَﺎﻝِ ﻭَﺍِﻥَّ ﻣَﺴْﻠَﻜَﻪُ ﺍﻟْﺤَﻖَّ ﺍَﻏْﻨٰﻰ ﻭَ ﺍَﻋْﻠٰﻰ ﻭَ ﺍَﻧْﺰَﻩُ ﻭَ ﺍَﺭْﻓَﻊُ ﻣِﻦْ ﺍَﻥْ ﻳُﺪَﻟِّﺲَ ﺍَﻭْ ﻳُﻐَﺎﻟِﻂَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ {() Şu Arabî ibare iki mezheb-i bâtılın reddine işarettir. -Müellif-} Neam, hayalin ne haddi vardır ki; nurefşan olan nazarına karşı kendini hakikat gösterebilsin. Evet, mesleği nefs-i hak ve mezhebi ayn-ı sıdktır. Hak ise, tedlis ve tağlit etmekten müstağnidir.