DOKUZUNCU MES'ELE
Âsâr-ı Bediiye · s.236
İrade-i cüz'iyeyi ve tasavvur-u basiti âciz bırakan kelâmın yüksek tabakası şudur ki: Mütedâhilen müteselsil olan makasıdın taaddüdü ve mütenasilen murtabıt olan metalibin teselsülü ve netice-i vâhideyi tevlid eden asılların içtimaı ve her biri ayrı ayrı semere veren füru'-u kesîrenin istinbatına istidad veya tazammunu iledir.Şöyle ki: Maksadü'l-makasıd olan en uzak ve yüksek hedef-i garazdan ayrılıp gelmekte olan maksadlar birbirine murtabıt ve birbirinin noksaniyetini tekmil ve komşuluk hakkını eda etmekle, kelâma vüs'at ve azamet verir. Güya birini vaz'etmekle ötekisini ve diğerini ve başkasını ve daha başkasını vaz'eder. Ve sağ ve solda ve her cihetin nisbetini gözetmekle birden o makasıdı, kelâmın kasr-ı müşeyyedesine koyuyor. Güya çok akılları kendi aklına muavenet etmek için istiare etmiş, istihdam ediyor. Sanki o mecmu-u makasıdda herbir maksad, tesavir-i mütedâhileden müşterekü'n-fîh bir cüz'dür. Nasıl mütedâhil tasvirlerde siyah bir noktayı bir ressam koysa; o nokta birinin gözü, ötekisinin yüzünün hali, ﺧﺎﻟﻰ berikisinin burnunun deliği, başkasının ağzı olduğu gibi; kelâm-ı âlîde dahi öyle noktalar vardır. İkinci Nokta:Kıyas-ı mürekkeb ve müteşaib sırrıyla metalib tenasül edip teselsül etmektir. Güya mütekellim o metalibin beka ve tenasülünün bir tarih-i tabiîsine işaret eder. Meselâ: Âlem güzeldir. Demek Sânii hakîmdir, abes yaratmaz, israf etmez, istidadatı mühmel bırakmaz. Demek intizamı daima tekmil edecek. Ciğerşikâf ve tahammül-sûz ve emel öldürücü ve bütün kemalâtı zîr ü zeber eden hicran-ı ebedî olan ademi, insana musallat etmez. Demek saadet-i ebediye olacaktır. Üçüncü Makale'nin ikinci şehadetinin mukaddemesinde nübüvvet-i mutlakanın mebhasinde insanın hayvandan üçüncü cihet-i farkı, buna iyi bir misaldir. Üçüncü Nokta:Netice-i vâhideyi tenatüc eden usûl-ü müteaddideyi cem' ve zikretmektir. Zira herbir aslın yüksek netice ile kasden ve bizzât irtibatı olmaz ise, lâekall bir derece ihtizaza ve inkişafa getirir. Güya usûl denilen mezahir ve âyinelerinin ihtilafıyla ve netice ve mütecellinin vahdetiyle maksadın tecerrüdüne ve ulviyetine ve hayat-ı âlem denilen deveran-ı umumî tesmiye olunan hayat-ı külliye ile yâd edilen hakikatıyla kelâmın kuvve-i hayatiyesinin ittisaline işarettir. Üçüncü Makale'nin âhirindeki üçüncü maksadda olan birinci maksad buna bir derece misaldir. Hem Üçüncü Makale'de Dördüncü Mes'ele ve Meslekten olan "işaret ve irşad ve tenbih ve muhakeme" buna misaldir. ﻓَﺎﻧْﻈُﺮْ ﺍِﻟٰﻰ ﻛَﻼﺎﻡِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﻋَﻠَّﻢَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥَ ﻓَﺒِﺎَﻯِّ ﺍٰﻳَﺎﺕِ ﺭَﺑِّﻚَ ﻻﺎ ﺗَﺘَﺠَﻠّٰﻰ ﻫٰﺬِﻩِ ﺍﻟْﺤَﻘ۪ﻴﻘَﺔُ ﻓَﻮَﻳْﻞٌ ﺣ۪ﻴﻨَﺌِﺬٍ ﻟِﻠﻈَّﺎﻫِﺮِﻳّ۪ﻴﻦَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻳﻦَ ﻳَﺤْﻤِﻠُﻮﻥَ ﻣَﺎ ﻻﺎ ﻳَﻔْﻬَﻤُﻮﻥَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﺘَّﻜْﺮَﺍﺭِ Evet Rabb-i İzzet'in kelâmına dikkat edilse, bu hakikat her yerde nur gibi parlar. Evet nur gibi köşelerinde ve mekatı'larında içtima edip zülâl-i belâgat fışkırıyor. Nefrin o zahirperestlere ki, bu hakikatten gaflet edip tekrara hamlediyorlar. Dördüncü Nokta:Kelâmı öyle ifrağ etmek ve istidad vermektir ki: Pek çok füru'ların tohumlarını mutazammın ve pek çok ahkâma me'haz ve pek çok maânîye vücuh-u muhtelife ile delalet etmektir. Güya bu istidadı tazammun ile kelâmın kuvve-i nâmiyesinin kuvvetine telvih eder ve hasılatının kesretini gösterir. Sanki o füru' ve vücuhların mahşeri olan mes'elede cem'eder, tâ ki mezaya ve mehasinini muvazenet edip herbir fer'i bir garaza sevk ve herbir vechi bir vazifeye tayin eder. ﻓَﺎﻧْﻈُﺮْ ﺍِﻟٰﻰ ﻗِﺼَّﺔِ ﻣُﻮﺳٰﻰ ﻓَﺎِﻧَّﻬَﺎ ﺍَﺟْﺪٰﻯ ﻣِﻦْ ﺗَﻔَﺎﺭ۪ﻳﻖِ ﺍﻟْﻌَﺼَﺎ ﺍَﺧَﺬَﻫَﺎ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥُ ﺑِﻴَﺪِﻫَﺎ ﺍﻟْﺒَﻴْﻀَٓﺎﺀِ ﻓَﺨَﺮَّﺕْ ﺳَﺤَﺮَﺓُ ﺍﻟْﺒَﻴَﺎﻥِ ﺳَﺎﺟِﺪ۪ﻳﻦَ ﻟِﺒَﻼﺎﻏَﺘِﻪِ Evet kıssa-i Musa (A.S.), meşhur darb-ı meseldeki tefariku'l-asâdan daha nâfi'dir. Nasıl o asâ ne kadar parçalansa yine bir işe yarar. Kıssa-i Musa dahi öyledir. Bu hâsiyetine binaendir ki, Kur'an yed-i beyza-i mu'cizü'l-beyaniyle o kıssayı aldı. Ve suver-i müteaddidede gösterdi. Herbir cihetini hüsn-ü istimal etti. Fenn-i beyanın seharesi, belâgatına secde ber-zemin-i hayret ve muhabbet ettiler. Ey birader! Bu mes'elede olan hayal-meyal belâgat, bu esalib ile sana öyle bir şecereyi tersim eder ki; cesîm urûku müteşâbike, uzun boğumları mütenasika ve müteşaib dalları müteanika, meyve ve semeratı mütenevvia olan bir şecere-i hakikatı sana tasvir eder. Eğer istersen, Altıncı Mes'ele'ye temaşa et. Zira çendan müşevveş ise bir derece bu mes'elenin bir parçasına misal olabilir. Tenbih ve İtizar:Ey birader! Bilirim ki; şu makale sana gayet muğlak görünüyor. Fakat ne çare mukaddemenin şe'ni icmal ve îcazdır. Kütüb-ü Selâse'de sana tecelli edecektir.