BİRİNCİ MESLEK
Âsâr-ı Bediiye · s.266
Yani: Mes'ele-i âliye-i zâtiyeyi temaşa etmekte dört nükteyi bilmek lâzımdır: Birincisi: ﻟَﻴْﺲَ ﺍﻟْﻜَﺤْﻞُ ﻛَﺎﻟﺘَّﻜَﺤُّﻞِ kaidesine binaen, sun'î ve tasannu'î olan şey, ne kadar mükemmel olsa da, tabiî yerini tutmadığından hey'atının feletatı, muzahrefiyeti îma edecektir. İkincisi:Ahlâk-ı âliyenin, hakikatın zeminiyle olan rabıta-i ittisali ciddiyettir. Ve deveran-ı dem gibi hayatlarını idame eden ve imtizaclarından tevellüd eden haysiyete kuvvet veren, heyet-i mecmuasına intizam veren yalnız sıdktır. Evet şu rabıta olan sıdk ve ciddiyet kesildiği anda, o ahlâk-ı âliye kurur ve hebaen gidiyor. Üçüncüsü:Umûr-u mütenasibede temayül ve tecavüb ve mütezâdde olan eşyalarda tenafür ve tedafü' kaide-i meşhuresi, maddiyatta nasıl cereyan ediyor; maneviyat ve ahlâkta dahi cereyan eder. Dördüncüsü: ﻟِﻠْﻜُﻞِّ ﺣُﻜْﻢٌ ﻟَﻴْﺲَ ﻟِﻜُﻞٍّ Şimdi gelelim maksada:İşte âsâr ve siyer ve tarih-i hayatı... Hattâ a'danın şehadetleriyle, Zât-ı Peygamber'de vücudu muhakkak olan ahlâk-ı âliyenin kesret ve ihata ve tecemmu' ve imtizacından tevellüd eden, izzet ve haysiyetten neş'et eden şeref ve vakar ve izzet-i nefs ile; ferişteler, devlerin ihtilat ve istiraklarından tenezzühleri gibi sırr-ı tezada binaen, o ahlâk-ı âliye dahi hile ve kizbden tereffu' ve tenezzüh ve teberri ederler. Hem de hayat ve mâyeleri makamında olan sıdk ve hakkıyeti tazammun ettiklerinden, şu'le-i cevvale gibi nübüvveti aleniyete çıkarıyor. Tenbih:Ey birader! Görüyorsun ki bir adam yalnız şecaatle meşhur olursa; o şöhret ona verdiği haysiyeti ihlâl etmemek için, kolaylıkla yalana tenezzül etmez. Nerede kaldı ki, cemi' ahlâk-ı âliye birden tecemmu' ede... Evet mecmu'da bir hüküm bulunur, ferdde bulunmaz. İşaret ve Tenbih:Görüyoruz: Bu zamanda sıdk ve kizbin mabeynleri ancak bir parmak kadar vardır. Bir çarşıda ikisi de satılır. Fakat herbir zamanın bir hükmü var. Hiçbir zamanda asr-ı saadet gibi sıdk ve kizbin ortasındaki mesafe açılmamıştır. Şöyle ki: Sıdkkendi hüsn-ü hakikîsini kemal-i haşmetle izhar ve onun ile temessük eden Muhammed'i (A.S.M.) a'lâ-yı illiyyîn-i şerefe i'lâ ve âlemde inkılab-ı azîmi îka' ettiğinden, şarktan garba kadar kizbden bu'd derecesini göstermekle kıymet-i âliyesini i'lâ etmek cihetiyle sûku ve metaını gayet nâfık ve râic etmiştir. {() Şimdiki hürriyet gibi. -Müellif-} Ve kizb ise:Teşebbüsat-ı azîmeyi murdarların lâşeleri gibi ruhsuz bıraktığı için, nihayet-i kubhunu izhar ve onun ile temessük eden Müseylime ve emsali, (Arabî asılda "ve emsalini" ile) esfel-i safilîn-i hıssete düşürdüğü cihetle, metâ-ı zehr-âlûdu ve sûku gayet muattal ve kesad etmiştir. {() Menfur casusluk gibi. -Müellif-} İşte ehl-i izzet ve tefahur olan kavm-i Arab'ın tabiatlarındaki meylü'r-râic saikasıyla müsabaka ederek o kâsid kizbi terkedip ve râic sıdk ile tecemmül ederek adaletlerini âleme kabul ettirmişlerdir. İşte sahabelerin aklen olan adaletleri bu sırdan neş'et eder. İrşad ve İşaret:Tarih ve siyer ve âsâr nokta-i nazarından dikkat olunursa; Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm dört yaşından kırk yaşına kadar, lâsiyyema şe'ni; ahlâkı ve hileyi dışarıya atmakta olan hararet-i gariziyenin şiddet-i iltihabı zamanında, kemal-i istikametle ve kemal-i metanetle ve tamam-ı ıttırad-ı ahval ile ve müsavat ve muvazenet-i etvarı ile ve nihayet-i iffet ile ve hiçbir hali mesturiyeti muhafaza etmeyen -lâsiyyema öyle ehl-i inada karşı- bir hileyi îma etmemekle beraber yaşadığı nazara alınırsa, sonra istimrar-ı ahlâkın zamanı olan kırk seneden sonra o inkılab-ı azîm nazara alınırsa; haktan geldiğini ve hakikat olduğunu tasdik etmezse, nefsine levmetsin... Zira zihninde bir sofestaî gizlenmiş olacaktır. Hem de en hatarlı makamlarda -gār'da gibi- tarîk-i halâsı mefkud iken ve haytu'l-emel bihasebi'l-âde kesilirken, gayet metanet ve kemal-i vüsuk ve nihayet-i itminan ile olan hareket ve hal ve tavrı, nübüvvet ve ciddiyetine şahid-i kâfidir ve hak ile temessük ettiğine delildir.