BEŞİNCİ ŞUÂ
Âsâr-ı Bediiye · s.57
Sahife-i müstakbelde rub'-u nev'-i beşerin ruhunda hükümran olmuş mes'ele-i şeriatı mütalaa edeceğiz. Öyle ise dört nükteyi nazar-ı dikkatten dûr etmemelisin!... Birincisi:Bir şahıs, dört veya beş fende meleke sahibi mütehassıs olmaz. Meğer hârika ola... İkincisi:Mes'ele-i vâhide iki mütekellimden sudur eder. Birisi mebde' ve müntehasını ve siyak ve sibaka mülâyemetini ve ehavatıyla nisbetini ve mevzi-i münasibde istimalini, yani münbit bir zeminde sarfını nazara aldığı için, o fende olan maharetine ve melekiyetine ve ilmine delalet ettiği halde; öteki mütekellim, şu noktaları ihmal ettiği için, sathiyetine ve taklidiyetine delâlet eder. Halbuki kelâm, yine o kelâmdır. Üçüncüsü:İki asır evvel hârika sayılan keşif, bu zamana kadar mestur kalsaydı; tekemmül-ü mebadi cihetiyle bir çocuk da keşfedebildiğini nazara al!.. Sonra onüç asır geri git!.. O zamanların tesiratından kendini tecrid et!.. Dehşet-engiz olan Ceziretü'l-Arab'da otur; dikkatle temaşa et! Görürsün ki; ümmi, tecrübe görmemiş, zaman ve zemin yardım etmemiş, tek bir adam, -ki yalnız zekâya değil, belki gayet kesir tecarübün mahsulü olan- fünunun kavaniniyle öyle bir nizam ve adaleti tesis ediyor ki, istidad-ı beşerin kameti, netaic-i efkârı teşerrübünden tekebbür ederse; O şeriat dahi tevessü' ederek ebede teveccüh eder. Kelâm-ı Ezelîden geldiğini ilân etmekle beraber, iki âlemin saadetini temin eder. İnsaf eder isen; yalnız o zamanın insanlarının değil, belki nev'-i beşerin tavkı haricinde göreceksin. Meğer evham-ı seyyie, senin şu tarafa müteveccih olan fıtratının tarfını çürütmüş ola... Dördüncüsü:Cumhurun istidad-ı efkârı derecesinde şeriatın irşad etmesidir. Şöyle ki; Cumhurun âmiliği için hakaik-i mücerredeyi, me'lufları vasıta olmaksızın adem-i telakkileri sebebiyle, müteşabihat ve teşbihat ve istiarat ile tasvir etmesidir. Hem de fünun-u ekvanda cumhurun hiss-i zahir sebebiyle; hilaf-ı vaki'i, zarurî telakki etmekle beraber; mebadi basamakları adem-i in'ikad ve tekemmülünden mağlataların vartalarına düşmemek için şeriat, öyle mesailde ibham etti ve mutlak bıraktı. Lâkin hakikatı îmadan hâlî bırakmadı. Beşincisi: Bir nokta:Tevatür-ü kat'î ile sabittir ki; Nebiyy-i Kureyşî getirdiği dine, tebliğ ettiği şeriata herkesten ziyade mu'tekid, evamirine sırran ve cehren herkesten ziyade mümtesil, nevahisinden herkesten ziyade müctenip, mevaidine herkesten ziyade mutmain, vaîdlerine herkesten ziyade mü'min ve müttaki ve ihbaratına herkesten ziyade musaddık ve Kur'an'a herkesten ziyade muazzim ve ibadete herkesten ziyade âşık ve mehafetullaha herkesten ziyade münkad ve likaullah'a herkesten ziyade müştak olmuştur. Bütün ahval ve etvarı kemal-i imanına ve nihayet derecede itminanına ve gayet râsih itikadına delâlet ediyordu. Dünyada hiçbir sebeb böyle bir zatı ittiham edemez. İşte Neticeye Giriyoruz:Bak ey birader! Fünun ve ulûmun zübde-i hakikiyesi, berahin-i akliye üzerine müesses olan diyanet ve şeriat-ı İslâmiye; öyle fünunları tazammun etmiştir: Ezcümle:Fenn-i tehzib-i ruh ve riyazatü'l-kalb ve terbiyetü'l-vicdan ve tedbirü'l-cesed ve tedvirü'l-menzil ve siyasetü'l-medine ve nizamatü'l-âlem ve fennü'l-hukuk vesaire; lüzum görülen yerlerde tafsil ve lüzum olmayan veya ezhanın veya zamanın müstaid veya müsaid olmadığı yerlerde birer fezleke ile kavaid-i esasiyeyi va'z ederek, tenmiye ve tefri'ini ukûlün meşveret ve istinbatatına havale etmiştir ki, bu fünunun mecmuuna değil, belki ekalline onüç asr-ı terakkiden sonra en medenî yerlerde, en hârika zekâ ile mevsuf olanlar, tâkat-i beşerin haricinde -bâhusus o zamanda- olduğunu tasdikten vicdan-ı munsıfane seni men' edemiyor.Goethe ve Carlyle
gibi!.. Eğer desen:Herbir fende yalnız bir fezlekeyi bilmek bir adam için mümkündür? Elcevap:Neam, (Lâ!). Zira öyle bir fezleke ki; hüsn ü isabet ve mevki-i münasibde ve münbit bir zeminde istimal gibi, sâbıkan mezkûr sair noktalar ile cam gibi mâverasından ıttıla-ı tam ve melekeyi gösteren fezlekeler mümkün değildir. Evet, kelâm-ı vâhid iki mütekellimden çıkar ise; birinin cehline ve ötekinin ilmine bazı umûr-u mermuze-i gayr-ı mesmu'a ile delalet eder. Ey benim ile {() Şimdikinden az günahkâr, ziyade safvetkâr Eski Said'in şu makamlardaki ibaratını tağyir etmek istemedim. -Müellif-} hayalen seyr ü sefer eden birader-i vicdan! Geniş bir nazar ve muvazene ile, kendi hayalinde muhakeme etmek için sevabık-ı levahikden bir meclis-i âliyeyi teşkil ve gelecek onüç kaideler ile müşavere et!.. İşte bir şahıs, çok fünunda mütehassıs ve meleke sahibi olmaz. Hem de bir kelâm iki mütekellimden mütefâvittir, başkalaşır; ve hem de fünun, mürur-u zaman ile telahuk-u efkârın neticesidir. Hem de müstakbeldeki bedihî bir şey, mazide nazarî olabilir. Hem de maziyi müstakbele kıyas etmek bir kıyas-ı hâdi'-i müşebbittir. Hem de ehl-i veber ve bâdiyetin besateti ise, ehl-i meder ve medeniyetin hile ve desaisine mütehammil değildir. (Evet hile, medeniyetin perdesi altında tesettür edebilir). Hem de pek çok ulûm, âdât ve ahval ve vukuatın telkinatıyla teşekkül edebilir. Hem de beşerin nur-u nazarı müstakbele nüfuz edemez, müstakbele mahsus olan şeyleri görmez. Hem de beşerin kanunu için bir ömr-ü tabiî vardır. Nefs-i beşer gibi o da inkıta' eder. Hem de muhit-i zaman ve mekânın nüfusun ahvalinde büyük bir tesiri vardır. Hem de eskide hârikulâde olan şeyler, şimdilik âdi sırasına geçebilir, mebadi tekemmül etmişler. Hem de zekâ eğer çendan hârika olsa, bir fennin tekmiline kâfi değildir. Nasıl çok fenlerde kifayet edecektir. İşte ey birader! Şu zâtlar ile müşavere et! Sonra da müfettişlik sıfatıyla nefsini tecrid et, hayalat-ı muhitiye ve evham-ı zamaniyenin elbiselerini çıkart, çıplak ol! Bahr-i bîkeran-ı zamana şu asrın sahilinden içine gir, tâ asr-ı saadet olan adaya çık! İşte herşeyden evvel senin nazarına çarpacak ve tecelli edecek şudur ki: Vahîd ve nâsırı yok, saltanatı mefkud, tek bir şahıs; umum âleme karşı mübareze eder. Ve küre-i zeminden daha büyük bir hakikatı omuzuna almış. Ve bütün nev'-i beşerin saadetini tekeffül eden bir şeriatı; -ki o şeriat, fünun-u hakikiye ve ulûm-u İlahiyenin zübdesi olarak- istidad-ı beşerin nümüvvü derecesinde tevessü edip iki âlemde semere vererek, ahval-i beşeri güya bir meclis-i vâhid, bir zaman-ı vâhidin ehli gibi tanzim eden öyle bir adaleti tesis eder ki; eğer o şeriatın nevamisinden sual edersen: "Nereden geliyorsunuz? Ve nereye gideceksiniz?" Sana şöyle cevap verecekler ki: "Biz Kelâm-ı Ezelîden gelmişiz. Nev'-i beşerin selâmeti için ebedin yolunda refakat için ebede gideceğiz. Şu dünya-yı fâniyeyi kestikten sonra, bizim surî olan irtibatımız kesilir ise de, daima maneviyatımız beşerin rehberi ve gıda-yı ruhanîsidir.
ŞERİATIN FERDE, NEV'E, MEDENİYETE KARŞI BİRKAÇ NÜKTESİ
Birinci Nükte:Vicdanın anasır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan "İrade, Zihin, His, Latîfe-i Rabbaniye": Herbirinin bir gayatü'l-gayatı var. -İradenin ibadetullahtır. -Zihnin marifetullahtır. -Hissin muhabbetullahtır. -Latîfenin müşahedetullahtır. İbadet-i kâmile dördünü tazammun eder. Şeriat şunların itidal ve muvazenetlerini muhafaza ve gayatü'l-gayatına sevkettiği gibi, nefsin fıtraten serbest bırakılmış olan kuva-yı selâsesini ifrat ve tefritten kurtarıp hikmet, iffet, şecaati tazammun eden adalet noktasına sevkeder. İkinci Nükte:Ümmet, şeriata temessükü nisbetinde terakki ve tesahülü nisbetinde tedennisi hakaik-i tarihiyedendir. Üçüncü Nükte:Medeniyet-i hazıra ile şeriat-ı İslâmiyeyi esas itibariyle muvazene: İştemedeniyet-i hazıra,beş menfi esas üzerine teessüs etmiştir. -Nokta-i istinadı kuvvettir. O ise şe'ni tecavüzdür. -Hedef-i kasdı, menfaattir. O ise şe'ni tezahümdür. -Hayatta düsturu cidaldir. O ise şe'ni tenazu'dur. -Kitleler mabeynindeki rabıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfi milliyettir. O ise şe'ni müdhiş tesadümdür. -Cazibedar hizmeti, heva ve hevesi teşci' ve arzularını tatmin ve metalibini teshildir. O heva ise şe'ni insaniyeti derece-i melekiyeden dereke-i kelbiyete indirmektir. İnsanın mesh-i manevîsine sebeb olmaktır. Şeriat-ı İslâmiyeise; onun menfi esasları yerine müsbet esaslar vaz'eder. -İşte nokta-i istinad, kuvvete bedel haktır ki; şe'ni adalet ve tevazündür. -Hedefte menfaat yerine fazilettir ki; şe'ni muhabbet ve tecazübdür. -Cihetü'l-vahdette unsuriyet ve milliyet yerine; rabıta-i dînî, vatanî, sınıfîdir ki; şe'ni samimî uhuvvet ve müsalemet ve haricin tecavüzüne karşı yalnız tedafü'dür. -Hayatta düstur-u cidal yerine, düstur-u teavündür ki; şe'ni ittihad ve tesanüddür. -Heva yerine hüdadır ki; şe'ni insaniyeten terakki ve ruhen tekâmüldür. Hevayı tahdid eder. Nefsin hevesat-ı sefilesinin teshiline bedel, ruhun hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder. {() Bu sözler garib bir rü'yada, acib bir hitabenin parçasıdır. Tahayyül ediyorum, halkın ilmi dimağındadır. Musluğu açılsa rahatla akıyor. Hâfızam sönüyor, yardım etmiyor. Benimki kuyu gibi kalbimdedir. Çıkması güçtür. Çok yazamıyorum, vakıf malı olan mesaili veya bizzat kalbime mal olmayan mebahisi nakletmek istemem. Kendi eski kalbimden ve eski eserlerimden aynen naklediyorum. -Müellif-} Hem medeniyet-i hazırada serbest hevanın tahakkümüyle havaic-i gayr-ı zaruriye; havaic-i zaruriye hükmüne geçmişlerdir. Bir bedevi yalnız dört şeye muhtaç iken; medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa'y masrafa kâfi gelmediğinden; hileye, harama sevketmekle ahlâkın esasını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemaate, nev'e verdiği servet, haşmete bedel; ferdi, şahsı fakir, ahlâksız etmiştir. Kurûn-u ûlânın mecmu-u vahşetini bu medeniyet bir def'ada kustu. Alem-i İslâmın şu medeniyete karşı istinkâfı cây-ı dikkattir. Zira istiğna ve istiklaliyet hâssasıyla mümtaz olan şeriattaki ilahî hidayet, medeniyetin esası olan Roma felsefesinin dehasıyla aşılanmaz. Medeniyet, nev'-i beşerden yüzde onu muzahref bir saadete çıkarmış, sekseni meşakkate sefalete atmıştır. Saadet odur ki; umuma veya eksere saadet ola!.. Nev'-i beşere rahmet olan Kur'an-ı Kerim ancak umumun, lâekall ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder.