Acz ve Cez' Bîçarelerin Kârıdır
Âsâr-ı Bediiye · s.550
Ger istersen hayatı, çareleri bulunan şeyde acze yapışma. Ger istersen rahatı, çaresi bulunmayan şeyde cez'a sarılma.
İp Üstünde Olan, Yerde Olanla Döğüşse Kaybeder
Gâvurlarla barışmak, zelillerin kârıdır.. Hayattaki yaralar, belki de iyileşir, izzet-i İslâmîde hem namus-u millîde yaraları Derindir. İp üstündeki canbaz, yerde olan adamla eğer döğüş isterse; yerde olan çekinmez, zira canbaz hayatı Hem muhteşem san'atı, mevazinle bağlıdır. Bir kere o bozulsa, seyreyle günbürtüyü... Yerdeki çıplak adam, olsa olsa değişir kıyam ile kuûdu.
Mübhem Bir Hüküm, Küllî Bir Hüküm Değil
Nusus-u varidede; kaziye-i mutlaka, bazan telakki olur kaziye-i külliye.. Vaktî, münteşire bazan telakki olur, Kaziye-i dâime.. Belki onun sıdkına, bazı ferd ve zamanın tahakkuku kâfidir. Meselâ denilir: "Bir saatlik nöbeti bir sene ibadettir." Evet Eskişehir'in sırtında, İnönü'nün önünde.. Âyet işaret eder; bir masumu öldüren ger elinden gelirse, beşeri de öldürür. Öyle zaman olur, kelime-i vâhide, bir orduyu batırır. Otuz milyonun mahvı bir gülle ile olmuştur.
Bazan Küçük Bir Şey, Büyük Bir İş Yapar
Öyle şerait oluyor; tahtında az bir hareket, sahibini çıkarıyor tâ a'lâ-yı illiyyîn... Öyle halat oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i safilîn...
Bazılara Bir An, Bir Senedir
Fıtratların bir kısmı birdenbire parlıyor.. Bir kısmı tedricîdir, şey'en şey'en kalkıyor.. Tabiat-ı insanî ikisine benziyor. Şeraite bakıyor; ona göre değişir. Bazan tedricî gider. Bazan dahi oluyor barut gibi zulmanî, birdenbire fışkırıyor; Nuranî bir nar olur. Bazı olur bir nazar, fahmi elmas ediyor. Bazı olur bir temas, taşı iksir ediyor.. Bir nazar-ı peygamber, Birdenbire kalbeder; bir bedevi cahili, bir ârif-i münevver!.. Eğer mizan istersen: İslâm'dan evvel Ömer, İslâm'dan sonra Ömer!.. Birbiriyle kıyası: Bir çekirdek, bir şecer... Def'aten verdi semer, o nazar-ı Ahmedî, o himmet-i Peygamber!.. Ceziretü'l-Arab'da, fahmolmuş fıtratları kalbetti elmaslara.. Birdenbire serâser!.. Barut gibi ahlâkı parlattırdı, oldular birer nur-u münevver.
Yalan, Bir Lafz-ı Kâfirdir
Bir dane sıdk, yakar milyon ile yalanı.. Bir dane-i hakikat, yıkar kasr-ı hayali!.. Sıdk büyük esastır, bir cevher-i ziyalı.! Yeri verir sükûta, eğer çıksa zararlı... Yalana yer hiç yoktur, çendan olsa faydalı! Her sözün doğru olsun, her hükmün hak olmalı! Lâkin hakkın olamaz, her doğruyu söz etmek. Bunu iyi bilmeli. ﺧُﺬْ ﻣَﺎ ﺻَﻔَﺎ ﺩَﻉْ ﻣَﺎ ﻛَﺪَﺭْ kendine düstur etmeli. Güzel gör, hem güzel bak. Tâ güzel düşünmeli. Güzel bil, hem güzel düşün. Tâ leziz hayatı bulmalı. Hayat içinde hayattır, hüsn-ü zanda emeli. Sû'-i zanla yeistir: Saadet muharribi, hem de hayatın katili!...
Bir Meclis-i Misalîde: Şeriatla Medeniyet-i Hazıra, Deha-yı Fennî, Hüda-yı Şer'î ile Muvazeneleri
Mütareke başında, bir Cuma gecesinde bir rü'ya-yı sadıkda, misalî âleminde, bir meclis-i azîmde,benden sual ettiler: "Mağlubiyet sonunda, İslâm'ın âleminde ne hal peyda olacak?"Asr-ı hazır meb'usu sıfatıyla söyledim; onlar da dinlediler: Eski zamandan beri istiklal-i İslâm'ın bekası, hem kelimetullah'ın i'lâsı için, farz-ı kifaye-i cihadı o lâzıme-i diyanet, Deruhde ile kendini yek-vücud-u vahdanî İslâm'ın âlemine fedaya vazifedar, hilafete bayraktar görmüş olan bu devlet, Şu millet-i İslâmî felâket-i mazisi, getirecek de elbet İslâm'ın âlemine saadet ve hürriyet; olur geçen musibet, İstikbalde telafi. Üçü veren, üçyüzü kazandıran, etmiyor elbette hiç hasaret. Halini istikbale tebdil eder, zîhimmet... Zira ki şu musibet; hayatımız mâyesi olan şefkat, uhuvvet, tesanüd-ü İslâmı hârikulâde etti inkişaf-ı uhuvvet. Tesri'-i ihtizazı; tahrib-i medeniyet. Deniyet-i hazıra sureti değişecek, sistemi bozulacak; zuhur edecek o vakit, İslâmî medeniyet. Müslüman bil'ihtiyar elbet evvel girecek. Muvazene istersen: Şer'in medeniyeti, şimdiki medeniyet. Esaslara dikkat et, âsârlara nazar et.Şimdiki medeniyetesasatı menfîdir. Menfî olan beş esas ona temel, hem kıymet, Onlarla çarh kurulur. İşte nokta-i istinad: Hakka bedel kuvvettir. Kuvvet ise, şe'nidir tecavüz ve taâruz; bundan çıkar hıyanet. Hedef-i kasdı: Fazilet bedeline, hasis bir menfaattir. Menfaatin şe'nidir tezahüm ve tahasum; bundan çıkar cinayet. Hayattaki kanunu: Teavün bedeline bir düstur-u cidaldir. Cidalin şe'ni budur: Tenazu' ve tedafü'; bundan çıkar sefalet.. Akvamların beyninde rabıta-i esasî: Âherin zararına müntebih unsuriyet. Başkaları yutmakla beslenir, alır kuvvet. Milliyet-i menfiye, unsuriyet-i milliyet; şe'ni olur daima böyle müdhiş tesadüm, böyle feci' telatum, bundan çıkar helâket. Beşincisi şudur ki; cazibedar hizmeti: Heva, hevesi teşci', teshil-i hevesatı, arzuları da tatmin; bundan çıkar sefahet. O heva hem heves, şe'ni budur daima: İnsanı memsuh eder, sîreti değiştirir. Manevî meshediyor, değişir insaniyet. Şu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevirirsen, görürsün: Başta maymunla tilki, yılanla ayı, hınzır, sîreti olur suret. Gelir hayal karşına, postlarıyla tüyleri. İşte şununla görünür meydandaki âsârı. Zemindeki mevazin mizanıdır şeriat... Şeriattaki rahmet,sema-i Kur'andandır. Medeniyet-i Kur'an esasları müsbettir. Beş müsbet esas üzere döner çark-ı saadet. Nokta-i istinadı: Kuvvete bedel haktır. Hakkın daim şe'nidir adalet ve tevazün. Bundan çıkar selâmet, zâil olur şekavet. Hedefinde menfaat yerine fazilettir. Faziletin şe'nidir: Muhabbet ve tecazüb. Bundan çıkar saadet, zâil olur adavet. Hayattaki düsturu: Cidal kıtal yerine, düstur-u teavündür. O düsturun şe'nidir; ittihad ve tesanüd, hayatlanır cemaat. Suret-i hizmetinde, heva heves yerine, hüda-yı hidayettir. O hüdanın şe'nidir, insana lâyık tarzda terakki ve refahet. Ruha lâzım surette tenevvür ve tekâmül. Kitlelerin içinde cihetü'l-vahdeti de tardeder unsuriyet, hem de menfî milliyet. Hem onların yerine rabıta-i dinîdir, nisbet-i vatanîdir, alâka-i sınıfîdir, uhuvvet-i imanî. Şu rabıta şe'nidir, samimî bir uhuvvet, Umumî bir selâmet. Haric etse tecavüz, o da eder tedafü'. İşte şimdi anladın; sırrı nedir ki küsmüş, almadı medeniyet. Şimdiye kadar İslâmlar ihtiyarla girmemiş, şu medeniyet-i hazıra. Onlara yaramamış; hem de onlara vurmuş müdhiş kayd-ı esaret. Belki nev'-i beşere tiryak iken zehir olmuş. Yüzde seksenini atmış meşakkat ve şekavet. Yüzde onu çıkarmış muzahref bir saadet!.. Diğer onu bırakmış beyne beyne bîrahat! Zalim ekallin olmuş gelen ribh-i ticaret. Lâkin saadet odur; külle ola saadet. Lâekall ekseriyete olsa medar-ı necat. Nev'-i beşere rahmet, nâzil olan şu Kur'an, ancak kabul ediyor bir tarz-ı medeniyet; Umuma, ya eksere verirse bir saadet. Şimdiki tarz-ı hazır, heves serbest olmuştur, heva da hür olmuştur, hayvanî bir hürriyet. Heves tahakküm eder. Heva da müstebiddir, gayr-ı zarurî hâcat, havaic-i zarurî hükmüne geçirmiştir. İzale etti rahat... Bedavette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç, fakir etmiştir. Sa'y-i helâl, masrafa etmemiştir kifayet. Onda hile, harama beşeri sevketmiştir. Ahlâkın esasını şu noktadan bozmuştur. Cemaate hem nev'e vermiştir servet, haşmet. Ferdi, şahsı ahlâksız, hem fakir eylemiştir. Bunun şahidi çoktur. Kurûn-u ûlâdaki mecmu-u vahşet cinayet, hem gadr ve hem hıyanet Şu medeniyet-i habîse tek bir defada kustu. Midesi de bulanır. Âlem-i İslâm'daki istinkâf-ı manidar hem de bir cây-ı dikkat. Kabulde muzdaribdir, soğuk da davranmıştır. Evet şeriat-ı garra'da olan nur-u İlahî, hâssa-i mümtazıdır: İstiğna, istiklaliyet. O hâssadır bırakmaz ki o nur-u hidayet, şu medeniyet ruhu olan Roma dehası ona tahakküm etsin. Onda olan hidayet, Bundaki felsefe ile mezcolmaz, hem aşılanmaz, hem de tâbi' olamaz. İslâmiyet ruhunda şefkat, izzet-i iman, beslediği şeriat, Kur'an-ı Mu'ciz Beyan tutmuş yed-i beyzada hakaik-i şeriat. O yemin-i beyzada birer asâ-yı Musa'dır. Sehhar medeniyet, istikbalde edecek ona secde-i hayret!.. Şimdi buna dikkat et: Eski Roma, Yunan'ın iki dehası vardı; bir asıldan tev'emdi, biri hayal-âlûddu, biri madde-perestti. Su içinde yağ gibi imtizac olamadı. Mürur-u zaman istedi; medeniyet çabaladı, Hristiyanlık da çalıştı, temzicine muvaffak hiçbiri de olmadı. Herbiri istiklalini filcümle hıfzeyledi. Hattâ elan âdeta o iki ruh, şimdi de cesedleri değişmiş; Alman, Fransız oldu. Güya bir nevi tenasüh başlarında geçmişti. Ey birader-i misalî! Zaman böyle gösterdi. O ikiz iki deha, öküz gibi reddetti Temzicin esbabını. Şimdi de barışmadı. Madem onlar tev'emdi, kardeş ve arkadaştı, terakkide yoldaştı; birbiriyle döğüştü. Hiç de barışmadılar. Nasıl olur ki; aslı hem madeni, matla'ı başka çeşit olmuştu. Kur'anda olan nuru, şeriat hidayeti; Şu medeniyetin ruhu olan Roma dehası, birbiriyle barışır, hem mezc u ittihadı.
O deha ile bu hüda menşe'leri ayrıdır.Hüdasemadan indi,dehazeminde çıktı.Hüdakalbde işliyor, dimağı da işletir. Dehadimağda işler, kalbi de karıştırır.Hüdaruhu eder tenvir, daneleri sünbüllettirir. Karanlıklı tabiat onunla ışıklanır. İstidad-ı kemali birdenbire yol alır, nefs-i cismanî yapar hizmetkâr-ı emirber. Melek-sîma ediyor insan-ı himmetperver. Dehaise: Evvelâ nefs u cisme bakıyor, tabiata giriyor, nefsi tarla ediyor. İstidad-ı nefsanî neşvünema buluyor. Ruhu eder hizmetkâr, daneleri kuruyor. Şeytanın sîmasını beşerde gösteriyor.Hüda,hayateyne saadet veriyor. Dâreyne ziya neşrediyor. İnsanı yükseltiyor. Deccal-misaldeha-i a'ver,bir dâr ile bir hayatı anlar; madde-perest olur ve dünya-perver. İnsanı yapar birer canavar. Evetdeha,sağır tabiata tapar. Kör kuvvete fermanber. Fakathüda,şuurlu san'atı tanır, hikmetli kudrete bakar.Deha,zemine küfran perdesi çeker.Hüda,şükran nurunu serper. Bu sırdandır:Deha,a'ma-i asamm. Hüda, semî-i basîr.Dehanın nazarında,zemindeki nimetler sahibsiz ganîmettir. Minnetsiz gasb ve sirkat, tabiattan koparmak canavarca his verir.Hüdanın nazarında;zeminin sinesinde, kâinatın yüzünde Serpilmiş olan niam, rahmetin semeratı. Her nimetin altında bir yed-i muhsin görür, şükran ile öptürür. Bunu da inkâr etmem; medeniyette vardır mehasin-i kesîre.. Lâkin; onlar değildir ne Nasraniyet malı, ne Avrupa icadı, Ne şu asrın san'atı.. Belki umum malıdır; telahuk-u efkârdan, semavî şerâyi'den, hem hâcat-ı fıtrîden, hususan şer'-i Ahmedî. İslâmî inkılabdan neş'et eden bir maldır. Kimse temellük etmez. Misalîler meclisi,o meclisin reisi tekrar sordu, hem dedi: "Musibet olur her dem hıyanet neticesi, mükâfatın sebebi. Ey şu asrın adamı! Kader bir sille vurdu, kazaya da çarptırdı. Hangi ef'alinizle kazaya, hem kadere şöyle fetva verdiniz ki, kaza-yı İlahî musibetle hükmetti, sizleri hırpaladı? Hata-yı ekseriyet olur sebeb daima musibet-i âmmeye."Dedim:Beşerin dalalet-i fikrîsi, nemrudane inadı, Firavunane gururu, şişti şişti zeminde, yetişti semavata. Hem de dokundu hassas sırr-ı hilkate. Semavattan indirdi, Tufan, taun misali.. Şu harbin zelzelesi gâvura yapıştırdı semavî bir silleyi. Demek ki şu musibet, bütün beşer musibetiydi. Nev'en umuma şâmil, bir müşterek sebebi. Maddiyyunluktan gelen dalalet-i fikrîydi, hürriyet-i hayvanî, hevanın istibdadı... Hissemizin sebebi;erkân-ı İslâmîde ihmal ve terkimizdi. Zira Hâlık Teâlâ yirmidört saatten bir saati istedi, Beş vakit namaz için yalnız o saati. Bizden yine bizim için emretti, hem istedi. Tenbellikle terkettik, gafletle ihmal oldu. Şöyle de ceza gördük: Beş senede, yirmidört saatte daima talim ve meşakkatle tahrik ve koşturmakla bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık, keffareten beş sene cebren oruç tutturdu. Kendi verdiği maldan, kırkından ya onundan biri zekât istedi. Buhl ile hem zulmettik, haramı karıştırdık, ihtiyarla vermedikti. O da bizden aldırdı müterakim zekâtı, haramdan da kurtardı. Amel, cins-i cezadır. Ceza, cins-i ameldir. Sâlih amel ikiydi: Biri müsbet ve ihtiyarî, biri menfî ızdırarî. Bütün âlam ve mesaib, a'mal-i sâlihadır; lâkin menfîdir, ızdırarî.Hadîs teselli verdi: Bu millet-i günahkâr kanıyla abdest aldı. Fiilî bir tövbe etti. Mükâfat-ı âcili; şu milletin humsu dört milyonu çıkardı Derece-i velayet, mertebe-i şehadetle gazilik verdi, günahı sildi. Bu meclis-i misalî, bu sözü tahsin etti. Ben de birden uyandım, belki yakaza ile yeni yattım. Bence yakaza rü'yadır, rü'ya bir nevi yakazadır. Orada asrın vekili, burada Said-i Kürdî...