Onsekizinci İşaret
Zülfikar · s.107
Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın en büyük ve ebedî ve yüzer delail-i nübüvveti câmi' ve kırk vecihle i'cazı ispat edilmiş bir mu'cizesi dahi Kur'an-ı Hakîm'dir. İşte şu mu'cize-i ekberin beyanına dair Yirmi Beşinci Söz takriben yüz elli sahifede, kırk vech-i i'cazını icmalen beyan ve ispat etmiştir. Öyle ise şu mahzen-i mu'cizat olan mu'cize-i a'zamı o Söz'e havale ederek yalnız iki üç nükteyi beyan edeceğiz: BİRİNCİ NÜKTE: Eğer denilse:İ'caz-ı Kur'an belâgattadır. Halbuki umum tabakatın hakları var ki i'cazında hisseleri bulunsun. Halbuki belâgattaki i'cazı, binde ancak bir muhakkik âlim anlayabilir? Elcevap:Kur'an-ı Hakîm'in her tabakaya karşı bir nevi i'cazı vardır. Ve bir tarzda, i'cazının vücudunu ihsas eder. Mesela, ehl-i belâgat ve fesahat tabakasına karşı, hârikulâde belâgattaki i'cazını gösterir. Ve ehl-i şiir ve hitabet tabakasına karşı; garib, güzel, yüksek üslub-u bedî'in i'cazını gösterir. O üslup herkesin hoşuna gittiği halde, kimse taklit edemiyor. Mürur-u zaman o üslubu ihtiyarlatmıyor, daima genç ve tazedir. Öyle muntazam bir nesir ve mensur bir nazımdır ki hem âlî hem tatlıdır. Hem kâhinler ve gaibden haber verenler tabakasına karşı, hârikulâde ihbarat-ı gaybiyedeki i'cazını gösterir. Ve ehl-i tarih ve hâdisat-ı âlem uleması tabakasına karşı, Kur'an'daki ihbarat ve hâdisat-ı ümem-i sâlife ve ahval ve vakıat-ı istikbaliye ve berzahiye ve uhreviyedeki i'cazını gösterir. Ve içtimaiyat-ı beşeriye uleması ve ehl-i siyaset tabakasına karşı, Kur'an'ın desatir-i kudsiyesindeki i'cazını gösterir. Evet, o Kur'an'dan çıkan şeriat-ı kübra, o sırr-ı i'cazı gösterir. Hem maarif-i İlahiye ve hakaik-i kevniyede tevaggul eden tabakaya karşı, Kur'an'daki hakaik-i kudsiye-i İlahiyedeki i'cazı gösterir veya i'cazın vücudunu ihsas eder. Ve ehl-i tarîkat ve velayete karşı, Kur'an bir deniz gibi daima temevvücde olan âyâtının esrarındaki i'cazını gösterir ve hâkeza... Kırk tabakadan her tabakaya karşı bir pencere açar, i'cazını gösterir. Hattâ yalnız kulağı bulunan ve bir derece mana fehmeden avam tabakasına karşı, Kur'an'ın okunmasıyla başka kitaplara benzemediğini, kulak sahibi tasdik eder. Ve o âmî der ki: "Ya bu Kur'an bütün dinlediğimiz kitapların aşağısındadır. Bu ise hiçbir düşman dahi diyemez ve hem yüz derece muhaldir. Öyle ise bütün işitilen kitapların fevkindedir. Öyle ise mu'cizedir." İşte bu kulaklı âmînin fehmettiği i'cazı, ona yardım için bir derece izah edeceğiz. Şöyle ki: Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan meydana çıktığı vakit bütün âleme meydan okudu ve insanlarda iki şiddetli his uyandırdı: Birisi:Dostlarında hiss-i taklidi, yani sevgili Kur'an'ın üslubuna karşı benzemeklik arzusu ve onun gibi konuşmak hissi... İkincisi:Düşmanlarda bir hiss-i tenkit ve muaraza, yani Kur'an üslubuna mukabele etmekle dava-yı i'cazı kırmak hissi... İşte bu iki hiss-i şedit ile milyonlar Arabî kitaplar yazılmışlar, meydandadır. Şimdi bütün bu kitapların en beliğleri, en fasihleri Kur'an'la beraber okunduğu vakit, her kim dinlese kat'iyen diyecek ki Kur'an bunların hiçbirisine benzemiyor. Demek Kur'an, umum bu kitapların derecesinde değildir. Öyle ise herhalde, ya Kur'an umumunun altında olacak; o ise yüz derece muhal olmakla beraber, hiç kimse hattâ şeytan bile olsa diyemez. {(Hâşiye): Yirmi Altıncı Mektup'un ehemmiyetli Birinci Mebhası, şu cümlenin hâşiyesi ve izahıdır.} Öyle ise Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan, yazılan umum kitapların fevkindedir. Hattâ manayı da fehmetmeyen cahil, âmî tabakaya karşı da Kur'an-ı Hakîm, usandırmamak suretiyle i'cazını gösterir. Evet o âmî, cahil adam der ki: "En güzel, en meşhur bir beyti iki üç defa işitsem bana usanç veriyor. Şu Kur'an ise hiç usandırmıyor, gittikçe daha ziyade dinlemesi hoşuma gidiyor. Öyle ise bu, insan sözü değildir." Hem hıfza çalışan çocukların tabakasına karşı dahi Kur'an-ı Hakîm o nazik, zayıf, basit ve bir sahife kitabı hıfzında tutamayan o çocukların küçük kafalarında, o büyük Kur'an ve çok yerlerinde iltibas ve müşevveşiyete sebebiyet veren birbirine benzeyen âyetlerin ve cümlelerin teşabühüyle beraber; kemal-i suhuletle, kolaylıkla o çocukların hâfızalarında yerleşmesi suretinde, i'cazını onlara dahi gösterir. Hattâ az sözden ve gürültüden müteessir olan hastalara ve sekeratta olanlara karşı Kur'an'ın zemzemesi ve sadâsı; zemzem suyu gibi onlara hoş ve tatlı geldiği cihetle, bir nevi i'cazını onlara da ihsas eder. Elhasıl:Kırk muhtelif tabakata ve ayrı ayrı insanlara, kırk vecihle Kur'an-ı Hakîm i'cazını gösterir veya i'cazının vücudunu ihsas eder. Kimseyi mahrum bırakmaz. Hattâ yalnız gözü bulunan {(Hâşiye-1): Yalnız gözü bulunan; kulaksız, kalpsiz tabakasına karşı vech-i i'cazı, burada gayet mücmel ve muhtasar ve nâkıs kalmıştır. Fakat bu vech-i i'cazı Yirmi Dokuzuncu ve Otuzuncu Mektuplarda () gayet parlak ve nurani ve zahir ve bâhir gösterilmiştir, hattâ körler de görebilir. O vech-i i'cazı gösterecek bir Kur'an yazdırdık. İnşâallah tabedilecek, herkes de o güzel vechi görecektir. Otuzuncu Mektup pek parlak tasavvur ve niyet edilmişti; fakat yerini başkasına, İşaratü'l-İ'caz'a verdi. Kendisi meydana çıkmadı.} kulaksız, kalpsiz, ilimsiz tabakasına karşı da Kur'an'ın bir nevi alâmet-i i'cazı vardır. Şöyle ki: Hâfız Osman hattıyla ve basmasıyla olan Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın yazılan kelimeleri birbirine bakıyor. Mesela, Sure-i Kehf'de ﻭَﺛَﺎﻣِﻨُﻬُﻢْ ﻛَﻠْﺒُﻬُﻢْ kelimesi altında yapraklar delinse Sure-i Fâtır'daki ﻗِﻄْﻤ۪ﻴﺮٍ kelimesi, az bir inhirafla görünecek ve o kelbin ismi de anlaşılacak. Ve Sure-i Yâsin'de iki defa ﻣُﺤْﻀَﺮُﻭﻥَ birbiri üstüne, Ve's-sâffat'taki ﻣُﺤْﻀَﺮ۪ﻳﻦَ ve ﻣُﺤْﻀَﺮُﻭﻥَ hem birbirine hem onlara bakıyor, biri delinse ötekiler az bir inhirafla görünecek. Mesela, Sure-i Sebe'nin âhirinde, Sure-i Fâtır'ın evvelindeki iki ﻣَﺜْﻨٰﻰ birbirine bakar. Bütün Kur'an'da yalnız üç ﻣَﺜْﻨٰﻰ dan ikisi birbirine bakmaları tesadüfî olamaz. Ve bunların emsali pek çoktur. Hattâ bir kelime, beş altı yerde yapraklar arkasında, az bir inhirafla birbirine bakıyorlar. Ve Kur'an'ın birbirine bakan iki sahifesinde, birbirine bakan cümleleri kırmızı kalemle yazılan bir Kur'an'ı ben gördüm. "Şu vaziyet dahi bir nevi mu'cizenin emaresidir." o vakit dedim. Daha sonra baktım ki Kur'an'ın müteaddid yapraklar arkasında birbirine bakar çok cümleleri var ki manidar bir surette birbirine bakar. İşte tertib-i Kur'an irşad-ı Nebevî ile, münteşir ve matbu Kur'anlar da ilham-ı İlahî ile olduğundan Kur'an-ı Hakîm'in nakşında ve o hattında, bir nevi alâmet-i i'caz işareti var. Çünkü o vaziyet, ne tesadüfün işi ve ne de fikr-i beşerin düşünüşüdür. Fakat bazı inhiraf var ki o da tabın noksanıdır ki tam muntazam olsaydı kelimeler tam birbiri üzerine düşecekti. Hem Kur'an'ın Medine'de nâzil olan mutavassıt ve uzun surelerinin her bir sahifesinde "lafzullah" pek bedî' bir tarzda tekrar edilmiş. Ağleben ya beş ya altı ya yedi ya sekiz ya dokuz ya on bir adet tekrar ile beraber bir yaprağın iki yüzünde ve karşı karşıya gelen sahifede güzel ve manidar bir münasebet-i adediye gösterir. {(Hâşiye 1): Hem ehl-i zikir ve münâcata karşı, Kur'an'ın ziynetli ve kafiyeli lafzı ve fesahatli, sanatlı üslubu ve nazarı kendine çevirecek belâgatın mezayası çok olmakla beraber; ulvi ciddiyeti ve İlahî huzuru ve cemiyet-i hatırı veriyor, ihlâl etmiyor. Halbuki o çeşit mezaya-yı fesahat ve sanat-ı lafziye ve nazım ve kafiye; ciddiyeti ihlâl eder, zarafeti işmam ediyor, huzuru bozar, nazarı dağıtır. Hattâ münâcatın en latîfi ve en ciddîsi ve en ulvi nazımlı ve Mısır'ın kaht u galâsının sebeb-i ref'i olan İmam-ı Şafiî'nin meşhur bir münâcatını çok defa okuyordum, gördüm ki: Nazımlı, kafiyeli olduğu için münâcatın ulvi ciddiyetini ihlâl eder. Sekiz dokuz senedir virdimdir. Hakiki ciddiyeti, ondaki kafiye ve nazımla birleştiremedim. Ondan anladım ki Kur'an'ın has, fıtrî, mümtaz olan kafiyelerinde, nazım ve mezayasında bir nevi i'cazı var ki hakiki ciddiyeti ve tam huzuru muhafaza eder, ihlâl etmez. İşte ehl-i münâcat ve zikir, bu nevi i'cazı aklen fehmetmezse de kalben hisseder. (Hâşiye 2): Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın manevî bir sırr-ı i'cazı şudur ki: Kur'an, ism-i a'zama mazhar olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın pek büyük ve pek parlak derece-i imanını ifade ediyor. Hem mukaddes bir harita gibi âlem-i âhiretin ve âlem-i rububiyetin yüksek hakikatlerini beyan eden, gayet büyük ve geniş ve âlî olan hak dinin mertebe-i ulviyesini fıtrî bir tarzda ifade ediyor, ders veriyor. Hem Hâlık-ı kâinatın umum mevcudatın Rabb'i cihetinde, hadsiz izzet ve haşmetiyle hitabını ifade ediyor. Elbette bu suretteki ifade-i Furkan'a ve bu tarzdaki beyan-ı Kur'an'a karşı ﻗُﻞْ ﻟَﺌِﻦِ ﺍﺟْﺘَﻤَﻌَﺖِ ﺍﻻﺎِﻧْﺲُ ﻭَﺍﻟْﺠِﻦُّ ﻋَﻠٰٓﻰ ﺍَﻥْ ﻳَﺎْﺗُﻮﺍ ﺑِﻤِﺜْﻞِ ﻫٰﺬَﺍ ﺍْﻟﻘُﺮْﺍٰﻥِ ﻻﺎ ﻳَﺎْﺗُﻮﻥَ ﺑِﻤِﺜْﻠِﻪ۪ sırrıyla bütün ukûl-ü beşeriye ittihat etse bir tek akıl olsa dahi karşısına çıkamaz, muaraza edemez. ﺍَﻳْﻦَ ﺍﻟﺜَّﺮَﺍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺜُّﺮَﻳَّﺎ Çünkü şu üç esas nokta-i nazarında, kat'iyen kabil-i taklit değildir ve tanzir edilmez! (Hâşiye 3): Kur'an-ı Hakîm'in umum sahifeleri âhirinde âyet tamam oluyor. Güzel bir kafiye ile nihayeti hitam buluyor. Bunun sırrı şudur ki: En büyük âyet olan Müdâyene Âyeti sahifeler için Sure-i İhlas ve Kevser, satırlar için bir vâhid-i kıyasî ittihaz edildiğinden Kur'an-ı Hakîm'in bu güzel meziyeti ve i'caz alâmeti görülüyor. (Hâşiye 4): Bu makamın bu mebhasında gayet ehemmiyetli ve haşmetli ve büyük ve Risale-i Nur'un muvaffakıyeti noktasında gayet ziynetli ve sevimli ve müşevvik kerametin pek az ve cüz'î vaziyet ve kısacık numunelerine ve küçücük emarelerine, acelelik belasıyla iktifa edilmiş. Halbuki o büyük hakikat ve o sevimli keramet ise tevafuk namıyla beş altı nevileri ile Risale-i Nur'un bir silsile-i kerametini ve Kur'an'ın göze görünen bir nevi i'cazının lemaatını ve rumuzat-ı gaybiyenin bir menba-ı işaratını teşkil ediyor. Sonradan Kur'an'da "lafzullah"ın tevafukundan çıkan bir lem'a-i i'cazı gösteren yaldız ile bir Kur'an yazdırıldı. Hem Rumuzat-ı Semaniye namındaki sekiz küçük risaleler, hurufat-ı Kur'aniyenin tevafukatından çıkan münasebet-i latîfe ve işarat-ı gaybiyelerinin beyanında telif edildi. Hem Risale-i Nur'u tevafuk sırrıyla tasdik ve takdir ve tahsin eden Keramet-i Gavsiye ve üç Keramet-i Aleviye ve İşarat-ı Kur'aniye namındaki beş adet risaleler yazıldı. Demek, Mu'cizat-ı Ahmediye'nin telifinde o büyük hakikat icmalen hissedilmiş; fakat maatteessüf müellif yalnız bir tırnağını görüp göstermiş, daha arkasına bakmayarak koşup gitmiş.} İKİNCİ NÜKTE:Hazret-i Musa aleyhisselâmın zamanında sihrin revacı olduğundan mühim mu'cizatı, ona benzer bir tarzda geldiği ve Hazret-i İsa aleyhisselâmın zamanında ilm-i tıp revaçta olduğundan mu'cizatının galibi, o cinsten geldiği gibi Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın dahi zamanında Ceziretü'l-Arap'ta en ziyade revaçta dört şey idi: Birincisi:Belâgat ve fesahat. İkincisi:Şiir ve hitabet. Üçüncüsü:Kâhinlik ve gaibden haber vermek. Dördüncüsü:Hâdisat-ı maziyeyi ve vakıat-ı kevniyeyi bilmek idi. İşte Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan geldiği zaman, bu dört nevi malûmat sahiplerine karşı meydan okudu: Başta ehl-i belâgata birden diz çöktürdü. Hayretle Kur'an'ı dinlediler. İkincisi, ehl-i şiir ve hitabet yani muntazam nutuk okuyan ve güzel şiir söyleyenlere karşı öyle bir hayret verdi ki parmaklarını ısırttı. Altın ile yazılan en güzel şiirlerini ve Kâbe duvarlarına medar-ı iftihar için asılan meşhur "Muallakat-ı Seb'a"larını indirtti, kıymetten düşürdü. Hem gaibden haber veren kâhinleri ve sahirleri susturdu. Onların gaybî haberlerini onlara unutturdu. Cinnîlerini tard ettirdi. Kâhinliğe hâtime çektirdi. Hem ümem-i sâlifenin vekayiine ve hâdisat-ı âlemin ahvaline vâkıf olanları hurafattan ve yalandan kurtarıp hakiki hâdisat-ı maziyeyi ve nurlu olan vekayi-i âlemi onlara ders verdi. İşte bu dört tabaka, Kur'an'a karşı kemal-i hayret ve hürmetle onun önüne diz çökerek şakird oldular. Hiçbirisi, hiçbir vakit bir tek sureyle muarazaya kalkışamadılar. Eğer denilse:Nasıl biliyoruz ki kimse muaraza edemedi ve muaraza kabil değil? Elcevap:Eğer muaraza mümkün olsaydı herhalde teşebbüs edilecekti. Çünkü muarazaya ihtiyaç şedit idi. Zira dinleri, malları, canları, iyalleri tehlikeye düşüyor. Muaraza edilseydi kurtulurlardı. Eğer muaraza mümkün olsaydı herhalde muaraza edecektiler. Eğer muaraza edilseydi muaraza taraftarları kâfirler, münafıklar çok hem pek çok olduğundan herhalde muarazaya taraftar çıkıp iltizam ederek herkese neşredeceklerdi. (Nasıl ki İslâmiyet'in aleyhinde her şeyi neşretmişler.) Eğer neşretseydiler ve muaraza olsaydı her halde tarihlere, kitaplara şaşaalı bir surette geçecekti. İşte meydanda bütün tarihler, kitaplar; hiçbirisinde Müseylime-i Kezzab'ın birkaç fıkrasından başka yoktur. Halbuki Kur'an-ı Hakîm, yirmi üç sene mütemadiyen damarlara dokunduracak ve inadı tahrik edecek bir tarzda meydan okudu. Ve der idi ki: Şu Kur'an'ın Muhammedü'l-Emin gibi bir ümmiden nazirini yapınız ve gösteriniz. Haydi bunu yapamıyorsunuz; o zat ümmi olmasın, gayet âlim ve kâtip olsun. Haydi bunu da getiremiyorsunuz; bir tek zat olmasın, bütün âlimleriniz, beliğleriniz toplansın, birbirine yardım etsin hattâ güvendiğiniz âliheleriniz size yardım etsin. Haydi bununla da yapamayacaksınız; eskiden yazılmış beliğ eserlerden de istifade edip hattâ gelecekleri de yardıma çağırıp Kur'an'ın nazirini gösteriniz, yapınız. Haydi bunu da yapamıyorsunuz; Kur'an'ın mecmuuna olmasın da yalnız on suresinin nazirini getiriniz. Haydi on suresine mukabil hakiki doğru olarak bir nazire getiremiyorsunuz; haydi hikâyelerden, asılsız kıssalardan terkip ediniz. Yalnız nazmına ve belâgatına nazire olsun getiriniz. Haydi bunu da yapamıyorsunuz, bir tek suresinin nazirini getiriniz. Haydi sure uzun olmasın, kısa bir sure olsun nazirini getiriniz. Yoksa din, can, mal, iyalleriniz; dünyada da âhirette de tehlikeye düşecektir! İşte sekiz tabakada, ilzam suretinde, Kur'an-ı Hakîm yirmi üç senede değil belki bin üç yüz senede bütün ins ve cinne karşı bu meydanı okumuş ve okuyor. Halbuki evvelki zamanda o kâfirler can, mal ve iyalini tehlikeye atıp en dehşetli yol olan harp yolunu ihtiyar ederek en kolay ve en kısa olan muaraza yolunu terk ettiler. Demek, muaraza yolu mümkün değildi. İşte hiçbir âkıl, hususan o zamanda Ceziretü'l-Arap'taki adamlar, hususan Kureyşîler gibi zeki adamlar; bir tek edibleri, Kur'an'ın bir tek suresine nazire yapıp Kur'an'ın hücumundan kurtulmasını temin ederek kısa ve kolay yolu terk edip can, mal, iyalini tehlikeye atıp en müşkülatlı yola sülûk eder mi? Elhasıl:Meşhur Cahız'ın dediği gibi: "Muaraza-i bi'l-huruf mümkün olmadı, muharebe-i bi's-süyufa mecbur oldular." Eğer denilse:Bazı muhakkik ulema demişler ki: "Kur'an'ın bir suresine değil, bir tek âyetine hattâ bir tek cümlesine hattâ bir tek kelimesine muaraza edilmez ve edilmemiş." Bu sözler mübalağa görünüyor ve akıl kabul etmiyor. Çünkü beşerin sözlerinde Kur'an cümlelerine benzeyen çok cümleler var. Bu sözün sırr-ı hikmeti nedir? Elcevap:İ'caz-ı Kur'an'da iki mezhep var. Mezheb-i ekser ve racih odur ki Kur'an'daki letaif-i belâgat ve mezaya-yı maânî, kudret-i beşerin fevkindedir. İkinci mercuh mezhep odur ki Kur'an'ın bir suresine muaraza, kudret-i beşer dâhilindedir. Fakat Cenab-ı Hak, mu'cize-i Ahmediye (asm) olarak menetmiş. Nasıl ki bir adam ayağa kalkabilir fakat eser-i mu'cize olarak bir nebi dese ki: "Sen kalkamayacaksın!" O da kalkamazsa mu'cize olur. Şu mezheb-i mercuha, Sarfe mezhebi denilir. Yani Cenab-ı Hak cin ve insi menetmiş ki Kur'an'ın bir suresine mukabele edemesinler. Eğer menetmeseydi cin ve ins bir suresine mukabele ederdi. İşte şu mezhebe göre "Bir kelimesine de muaraza edilmez." diyen ulemanın sözleri hakikattir. Çünkü madem Cenab-ı Hak, i'caz için onları menetmiş; muarazaya ağızlarını açamazlar. Ağızlarını açsalar da izn-i İlahî olmazsa kelimeyi çıkaramazlar. Amma mezheb-i racih ve ekser olan mezheb-i evvele göre dahi o ulemanın beyan ettiği fikrin şöyle bir ince vechi vardır ki: Kur'an-ı Hakîm'in cümleleri, kelimeleri birbirine bakar. Bazı olur bir kelime, on yere bakar; onda, on nükte-i belâgat, on münasebet bulunuyor. Nasıl ki İşaratü'l-İ'caz namındaki tefsirde, Fatiha'nın bazı cümleleri içinde ve ﺍﻟٓﻢٓ ٭ ﺫٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏُ ﻻﺎ ﺭَﻳْﺐَ ﻓ۪ﻴﻪ۪ cümleleri içinde, şu nüktelerden bazı numuneleri göstermişiz. Mesela, nasıl ki münakkaş bir sarayda, müteaddid, muhtelif nakışların düğümü hükmünde bir taşı, bütün nakışlara bakacak bir yerde yerleştirmek; bütün o duvarı nukuşuyla bilmeye mütevakkıftır. Hem nasıl ki insanın başındaki göz bebeğini yerinde yerleştirmek, bütün cesedin münasebatını ve vezaif-i acibesini ve gözün o vezaife karşı vaziyetini bilmekle oluyor. Öyle de ehl-i hakikatin çok ileri giden bir kısmı, Kur'an'ın kelimatında pek çok münasebatı ve sair âyetlerdeki cümlelere bakan vücuhları, alâkaları göstermişler. Hususan ulema-i ilm-i huruf daha ileri gidip bir harf-i Kur'an'da, bir sahife kadar esrarı, ehline beyan ederek ispat etmişler. Hem madem Hâlık-ı külli şey'in kelâmıdır; her bir kelimesi, kalp ve çekirdek hükmüne geçebilir. Etrafında, esrardan müteşekkil bir cesed-i manevîye kalp ve bir şecere-i maneviyeye çekirdek hükmüne geçebilir. İşte insanın sözlerinde, Kur'an'ın kelimeleri gibi kelimeler, belki cümleler, âyetler bulunabilir. Fakat Kur'an'da, çok münasebat gözetilerek bir tarz ile yerleştirildiği yerde; bir ilm-i muhit lâzım ki öyle yerli yerine yerleşsin. ÜÇÜNCÜ NÜKTE:Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın hülâsatü'l-hülâsa bir icmal-i mahiyeti için bir vakit Arabî ibare ile bir tefekkür-ü hakikiyi, Cenab-ı Hak benim kalbime ihsan etmişti. Şimdi aynen o tefekkürü, Arabî olarak yazacağız, sonra manasını beyan edeceğiz. İşte: ﺳُﺒْﺤَﺎﻥَ ﻣَﻦْ ﺷَﻬِﺪَ ﻋَﻠٰﻰ ﻭَﺣْﺪَﺍﻧِﻴَّﺘِﻪ۪ ﻭَﺻَﺮَّﺡَ ﺑِﺎَﻭْﺻَﺎﻑِ ﺟَﻤَﺎﻟِﻪ۪ ﻭَﺟَﻼﺎﻟِﻪ۪ ﻭَﻛَﻤَﺎﻟِﻪِ ﺍَﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥُ ﺍﻟْﺤَﻜ۪ﻴﻢُ ﺍﻟْﻤُﻨَﻮَّﺭُ ﺟِﻬَﺎﺗُﻪُ ﺍﻟﺴِّﺖُّ ﺍَﻟْﺤَﺎﻭ۪ﻯ ﻟِﺴِﺮِّ ﺍِﺟْﻤَﺎﻉِ ﻛُﻞِّ ﻛُﺘُﺐِ ﺍﻻﺎَﻧْﺒِﻴَٓﺎﺀِ ﻭَﺍﻻﺎَﻭْﻟِﻴَٓﺎﺀِ ﻭَﺍﻟْﻤُﻮَﺣِّﺪ۪ﻳﻦَ ﺍﻟْﻤُﺨْﺘَﻠِﻔ۪ﻴﻦَ ﻓِﻰ ﺍﻻﺎَﻋْﺼَﺎﺭِ ﻭَﺍﻟْﻤَﺸَﺎﺭِﺏِ ﻭَﺍﻟْﻤَﺴَﺎﻟِﻚِ ﺍﻟْﻤُﺘَّﻔِﻘ۪ﻴﻦَ ﺑِﻘُﻠُﻮﺑِﻬِﻢْ ﻭَﻋُﻘُﻮﻟِﻬِﻢْ ﻋَﻠٰﻰ ﺗَﺼْﺪ۪ﻳﻖِ ﺍَﺳَﺎﺳَﺎﺕِ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥِ ﻭَﻛُﻠِّﻴَّﺎﺕِ ﺍَﺣْﻜَﺎﻣِﻪ۪ ﻋَﻠٰﻰ ﻭَﺟْﻪِ ﺍﻻﺎِﺟْﻤَﺎﻝِ ﻭَﻫُﻮَ ﻣَﺤْﺾُ ﺍﻟْﻮَﺣْﻰِ ﺑِﺎِﺟْﻤَﺎﻉِ ﺍﻟْﻤُﻨْﺰِﻝِ ﻭَﺍﻟْﻤُﻨْﺰَﻝِ ﻭَﺍﻟْﻤُﻨْﺰَﻝِ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﻭَﻋَﻴْﻦُ ﺍﻟْﻬِﺪَﺍﻳَﺔِ ﺑِﺎﻟْﺒَﺪَﺍﻫَﺔِ ﻭَﻣَﻌْﺪَﻥُ ﺍَﻧْﻮَﺍﺭِ ﺍﻻﺎ۪ﻳﻤَﺎﻥِ ﺑِﺎﻟﻀَّﺮُﻭﺭَﺓِ ﻭَﻣَﺠْﻤَﻊُ ﺍﻟْﺤَﻘَٓﺎﺋِﻖِ ﺑِﺎﻟْﻴَﻘ۪ﻴﻦِ ﻭَﻣُﻮﺻِﻞٌ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟﺴَّﻌَﺎﺩَﺓِ ﺑِﺎﻟْﻌَﻴَﺎﻥِ ﻭَﺫُﻭ ﺍﻻﺎَﺛْﻤَﺎﺭِ ﺍﻟْﻜَﺎﻣِﻠ۪ﻴﻦَ ﺑِﺎﻟْﻤُﺸَﺎﻫَﺪَﺓِ ﻭَﻣَﻘْﺒُﻮﻝُ ﺍﻟْﻤَﻠَﻚِ ﻭَﺍﻻﺎِﻧْﺲِ ﻭَﺍﻟْﺠَﺎﻥِّ ﺑِﺎﻟْﺤَﺪْﺱِ ﺍﻟﺼَّﺎﺩِﻕِ ﻣِﻦْ ﺗَﻔَﺎﺭ۪ﻳﻖِ ﺍﻻﺎَﻣَﺎﺭَﺍﺕِ ﻭَﺍﻟْﻤَُﻴَّﺪُ ﺑِﺎﻟﺪَّﻻٓﺎﺋِﻞِ ﺍﻟْﻌَﻘْﻠِﻴَّﺔِ ﺑِﺎِﺗِّﻔَﺎﻕِ ﺍﻟْﻌُﻘَﻼٓﺎﺀِ ﺍﻟْﻜَﺎﻣِﻠ۪ﻴﻦَ ﻭَﺍﻟْﻤُﺼَﺪَّﻕُ ﻣِﻦْ ﺟِﻬَﺔِ ﺍﻟْﻔِﻄْﺮَﺓِ ﺍﻟﺴَّﻠ۪ﻴﻤَﺔِ ﺑِﺸَﻬَﺎﺩَﺓِ ﺍِﻃْﻤِﺌْﻨَﺎﻥِ ﺍﻟْﻮِﺟْﺪَﺍﻥِ ﻭَﺍﻟْﻤُﻌْﺠِﺰَﺓُ ﺍﻻﺎَﺑَﺪِﻳَّﺔُ ﺍﻟْﺒَﺎﻗ۪ﻰ ﻭَﺟْﻪُ ﺍِﻋْﺠَﺎﺯِﻩ۪ ﻋَﻠٰﻰ ﻣَﺮِّ ﺍﻟﺰَّﻣَﺎﻥِ ﺑِﺎﻟْﻤُﺸَﺎﻫَﺪَﺓِ ﻭَﺍﻟْﻤُﻨْﺒَﺴِﻂُ ﺩَﺍﺋِﺮَﺓُ ﺍِﺭْﺷَﺎﺩِﻩ۪ ﻣِﻦَ ﺍْﻟَﻤَـَﻻﺎ ﺍﻻﺎَﻋْﻠٰٓﻰ ﺍِﻟٰﻰ ﻣَﻜْﺘَﺐِ ﺍﻟﺼِّﺒْﻴَﺎﻥِ ﻳَﺴْﺘَﻔ۪ﻴﺪُ ﻣِﻦْ ﻋَﻴْﻦِ ﺩَﺭْﺱٍ ﺍَﻟْﻤَﻠٰٓﺌِﻜَﺔُ ﻣَﻊَ ﺍﻟﺼَّﺒِﻴّ۪ﻴﻦَ ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﻫُﻮَ ﺫُﻭ ﺍﻟْﺒَﺼَﺮِ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻖِ ﻳَﺮَﻯ ﺍﻻﺎَﺷْﻴَٓﺎﺀَ ﺑِﻜَﻤَﺎﻝِ ﺍﻟْﻮُﺿُﻮﺡِ ﻭَﺍﻟﻈُّﻬُﻮﺭِ ﻭَﻳُﺤ۪ﻴﻂُ ﺑِﻬَﺎ ﻭَﻳُﻘَﻠِّﺐُ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻢَ ﻓِﻰ ﻳَﺪِﻩ۪ ﻭَﻳُﻌَﺮِّﻓُﻪُ ﻟَﻨَﺎ ﻛَﻤَﺎ ﻳُﻘَﻠِّﺐُ ﺻَﺎﻧِﻊُ ﺍﻟﺴَّﺎﻋَﺔِ ﺍﻟﺴَّﺎﻋَﺔَ ﻓ۪ﻰ ﻛَﻔِّﻪ۪ ﻭَﻳُﻌَﺮِّﻓُﻬَﺎ ﻟِﻠﻨَّﺎﺱِ ﻓَﻬٰﺬَﺍ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥُ ﺍﻟْﻌَﻈ۪ﻴﻢُ ﺍﻟﺸَّﺎﻥِ ﻫُﻮَ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﻳَﻘُﻮﻝُ ﻣُﻜَﺮَّﺭًﺍ ﺍَﻟﻠّٰﻪُ ﻻٓﺎ ﺍِﻟٰﻪَ ﺍِﻻَﺎ ﻫُﻮَ ﻓَﺎﻋْﻠَﻢْ ﺍَﻧَّﻪُ ﻻٓﺎ ﺍِﻟٰﻪَ ﺍِﻻَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ İşte şu tefekkür-ü Arabînin tercümesi ve meali şudur ki: Yani Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın altı ciheti parlaktır ve nurludur. Evham ve şübehat içine giremez. Çünkü arkası arşa dayanıyor, o cihette nur-u vahiy var. Önünde ve hedefinde saadet-i dâreyn var. Ebede, âhirete el atmış; cennet ve saadet nuru var. Üstünde sikke-i i'caz parlıyor. Altında bürhan ve delil direkleri var. İçi hâlis hidayet. Sağı ﺍَﻓَﻼﺎ ﻳَﻌْﻘِﻠُﻮﻥَ ler ile ukûlü istintakla "Sadakte" dedirtiyor. Solunda; kalplere ezvak-ı ruhanî vermekle, vicdanları istişhad ederek "Bârekellah" dediren Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'a hangi köşeden, hangi cihetten evham ve şübehatın hırsızları girebilir? Evet, Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan asırları, meşrepleri, meslekleri muhtelif olan enbiyanın, evliyanın, muvahhidînin kitaplarının sırr-ı icmaını câmi'dir. Yani bütün o ehl-i kalp ve akıl, Kur'an-ı Hakîm'in mücmel ahkâmını ve esasatını tasdik eder bir surette, o esasatı kitaplarında zikredip kabul etmişler. Demek onlar, Kur'an şecere-i semavîsinin kökleri hükmündedirler. Hem Kur'an-ı Hakîm, vahye istinad ediyor ve vahiydir. Çünkü Kur'an'ı nâzil eden Zat-ı Zülcelal, mu'cizat-ı Ahmediye (asm) ile Kur'an vahiy olduğunu gösterir, ispat eder. Ve nâzil olan Kur'an dahi üstündeki i'caz ile gösterir ki arştan geliyor. Ve münzel-i aleyh olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın bidayet-i vahiydeki telaşı ve nüzul-ü vahiy vaktindeki vaziyet-i bîhuşu ve herkesten ziyade Kur'an'a karşı ihlas ve hürmeti gösteriyor ki: Vahiy olup ezelden geliyor, ona misafir oluyor. Hem o Kur'an bilbedahe mahz-ı hidayettir. Çünkü onun muhalifi, bilmüşahede küfrün dalaletidir. Hem bizzarure Kur'an envar-ı imaniyenin madenidir. Elbette envar-ı imaniyenin aksi zulümattır. Çok Sözlerde bunu kat'î olarak ispat etmişiz. Hem Kur'an bi'l-yakîn hakaikin mecmaıdır. Hayalat ve hurafat, içine giremez. Teşkil ettiği hakikatli âlem-i İslâmiyet, izhar ettiği esaslı şeriat ve gösterdiği âlî kemalâtın şehadetiyle, âlem-i gayba ait olan bahislerinde dahi âlem-i şehadetteki bahisleri gibi ayn-ı hakaik olduğunu ve içinde hilaf bulunmadığını ispat eder. Hem Kur'an bi'l-ayân ve şüphesiz, saadet-i dâreyne îsal eder, beşeri ona sevk eder. Kimin şüphesi varsa bir defa Kur'an'ı okusun ve dinlesin, ne diyor? Hem Kur'an'ın verdiği meyveler hem mükemmeldir hem hayattardır. Öyle ise Kur'an ağacının kökü hakikattedir, hayattardır. Çünkü meyvenin hayatı, ağacın hayatına delâlet eder. İşte bak, her asırda ne kadar asfiya ve evliya gibi mükemmel ve kâmil, zîhayat ve zînur meyveler vermiş. Hem hadsiz müteferrik emarelerden neş'et eden bir hads ve kanaatle, Kur'an hem ins hem cin hem meleğin makbulü ve mergubudur ki okunduğu vakit onlar, iştiyakla pervane gibi etrafına toplanıyorlar. Hem Kur'an vahiy olmakla beraber, delail-i akliye ile teyid ve tahkim edilmiş. Evet, kâmil ukalânın ittifakı buna şahittir. Başta ulema-i ilm-i kelâmın allâmeleri ve İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi felsefenin dâhîleri müttefikan esasat-ı Kur'aniyeyi usûlleriyle, delilleriyle ispat etmişler. Hem Kur'an, fıtrat-ı selime cihetiyle musaddaktır. Eğer bir arıza ve bir maraz olmazsa her bir fıtrat-ı selime onu tasdik eder. Çünkü itminan-ı vicdan ve istirahat-i kalp, onun envarıyla olur. Demek fıtrat-ı selime, vicdanın itminanı şehadetiyle, onu tasdik ediyor. Evet fıtrat, lisan-ı haliyle Kur'an'a der: "Fıtratımızın kemali sensiz olamaz!" Şu hakikati çok yerlerde ispat etmişiz. Hem Kur'an bilmüşahede ve bilbedahe, ebedî ve daimî bir mu'cizedir. Her vakit i'cazını gösterir. Sair mu'cizat gibi sönmez, vakti bitmez, ebedîdir. Hem Kur'an'ın mertebe-i irşadında öyle bir genişlik var ki bir tek dersinde, Hazret-i Cibril (as) bir tıfl-ı nevresîde ile omuz omuza o dersi dinler, hisselerini alırlar. Ve İbn-i Sina gibi en dâhî feylesof, en âmî bir ehl-i kıraatla diz dize aynı dersi okurlar, derslerini alırlar. Hattâ bazen olur ki o âmî adam, kuvvet ve safvet-i iman cihetiyle, İbn-i Sina'dan daha ziyade istifade eder. Hem Kur'an'ın içinde öyle bir göz var ki bütün kâinatı görür, ihata eder ve bir kitabın sahifeleri gibi kâinatı göz önünde tutar, tabakatını ve âlemlerini beyan eder. Bir saatin sanatkârı nasıl saatini çevirir, açar, gösterir, tarif eder; Kur'an dahi elinde kâinatı tutmuş, öyle yapıyor. İşte şöyle bir Kur'an-ı Azîmüşşan'dır ki ﻓَﺎﻋْﻠَﻢْ ﺍَﻧَّﻪُ ﻻٓﺎ ﺍِﻟٰﻪَ ﺍِﻻَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ der, vahdaniyeti ilan eder. ﺍَﻟﻠّٰﻬُﻢَّ ﺍﺟْﻌَﻞِ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥَ ﻟَﻨَﺎ ﻓِﻰ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﻗَﺮ۪ﻳﻨًﺎ ﻭَ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻘَﺒْﺮِ ﻣُﻮﻧِﺴًﺎ ﻭَ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻘِﻴَﺎﻣَﺔِ ﺷَﻔ۪ﻴﻌًﺎ ﻭَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﺼِّﺮَﺍﻁِ ﻧُﻮﺭًﺍ ﻭَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺭِ ﺳِﺘْﺮًﺍ ﻭَ ﺣِﺠَﺎﺑًﺎ ﻭَ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺠَﻨَّﺔِ ﺭَﻓ۪ﻴﻘًﺎ ﻭَ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟْﺨَﻴْﺮَﺍﺕِ ﻛُﻠِّﻬَﺎ ﺩَﻟ۪ﻴﻼﺎ ﻭَ ﺍِﻣَﺎﻣًﺎ ٭ ﺍَﻟﻠّٰﻬُﻢَّ ﻧَﻮِّﺭْ ﻗُﻠُﻮﺑَﻨَﺎ ﻭَ ﻗُﺒُﻮﺭَﻧَﺎ ﺑِﻨُﻮﺭِ ﺍﻻﺎ۪ﻳﻤَﺎﻥِ ﻭَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥِ ﻭَ ﻧَﻮِّﺭْ ﺑُﺮْﻫَﺎﻥَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥِ ﺑِﺤَﻖِّ ﻭَ ﺑِﺤُﺮْﻣَﺔِ ﻣَﻦْ ﺍُﻧْﺰِﻝَ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥُ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﻭَ ﻋَﻠٰٓﻰ ﺍٰﻟِﻪِ ﺍﻟﺼَّﻼﺎﺓُ ﻭَ ﺍﻟﺴَّﻼﺎﻡُ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟْﺤَﻨَّﺎﻥِ ﺍٰﻣ۪ﻴﻦَ