Îcaz ile beyan i'caz-ı Kur'an
Zülfikar · s.385
Bir zaman rüyada gördüm ki Ağrı Dağı altındayım. Birden o dağ patladı, dağ gibi taşları âleme dağıttı, sarstı cihanı. Füc'eten bir adam yanımda peyda oldu. Dedi ki: Îcaz ile beyan et, icmal ile îcaz et, bildiğin enva-ı i'caz-ı Kur'an'ı! Daha rüyada iken tabirini düşündüm, dedim: Şuradaki infilak, beşerde bir inkılaba misal. İnkılabda ise elbet hüda-yı Furkanî, Her tarafta yükselip hem de hâkim olacak. İ'cazının beyanı, zamanı da gelecek! O sâile cevaben dedim: İ'caz-ı Kur'anî, Yedi menabi-i külliyeden tecelli hem yedi anâsırdan terekküp eder.Birinci Menba:Lafzın fesahatinden selaset-i lisanı; Nazmın cezaletinden, mana belâgatından, mefhumların bedaatinden, mazmunların beraatından, üslupların garabetinden birden tevellüd eden bârika-i beyanı. Onlarla oldu mümtezic, mizac-ı i'cazında acib bir nakş-ı beyan, garib bir sanat-ı lisanî. Tekrarı hiçbir zaman usandırmaz insanı. İkinci Unsur ise:Umûr-u kevniyede gaybî olan esasat, İlahî hakaikten gaybî olan esrardan, gaybî-yi âsumanî. Mazide kaybolan gaybî olan umûrdan, müstakbelde müstetir kalmış olan ahvalden birden tazammun eden bir ilmü'l-guyub hızanı, Âlemü'l-guyub lisanı, şehadet âlemiyle konuşuyor erkânı, rumuz ile beyanı, hedef nev-i insanî, i'cazın bir lem'a-i nurani... Üçüncü Menba ise:Beş cihetle hârika bir câmiiyet vardır. Lafzında, manasında, ahkâmda hem ilminde, makasıdın mizanı. Lafzı tazammun eder pek vâsi ihtimalat hem vücuh-u kesîre ki her biri nazar-ı belâgatta müstahsen, Arabiyece sahih, sırr-ı teşriî lâyık görüyor ânı. Manasında: Meşarib-i evliya, ezvak-ı ârifîni, mezahib-i sâlikîn, turuk-u mütekellimîn, menahic-i hükema, o i'caz-ı beyanı Birden ihata etmiş hem de tazammun etmiş. Delâletinde vüs'at, manasında genişlik. Bu pencere ile baksan, görürsün ne geniştir meydanı! Ahkâmdaki istiab: Şu hârika şeriat ondan olmuş istinbat. Saadet-i dâreynin bütün desatirini, bütün esbab-ı emni, İçtimaî hayatın bütün revabıtını, vesail-i terbiye, hakaik-i ahvali birden tazammun etmiş onun tarz-ı beyanı... İlmindeki istiğrak: Hem ulûm-u kevniye hem ulûm-u İlahî, onda meratib-i delâlat, rumuz ile işarat, sureler surlarında cem'etmiştir cinanı. Makasıd ve gayatta: Muvazenet, ıttırad, fıtrat desatirine mutabakat, ittihat; tamam müraat etmiş, hıfzeylemiş mizanı. İşte lafzın ihatasında, mananın vüs'atinde, hükmün istiabında, ilmin istiğrakında, muvazene-i gayatta câmiiyet-i pür-şanı!.. Dördüncü Unsur ise:Her asrın derece-i fehmine, edebî rütbesine hem her asırdaki tabakata, derece-i istidat, rütbe-i kabiliyet nisbetinde ediyor bir ifaza-i nurani. Her asra, her asırdaki her tabakaya kapısı küşade. Güya her demde, her yerde taze nâzil oluyor o Kelâm-ı Rahmanî. İhtiyarlandıkça zaman, Kur'an da gençleşiyor. Rumuzu hem tavazzuh eder, tabiat ve esbabın perdesini de yırtar o hitab-ı Yezdanî. Nur-u tevhidi, her dem her âyetten fışkırır. Şehadet perdesini gayb üstünden kaldırır. Ulviyet-i hitabı dikkate davet eder, o nazar-ı insanı. Ki o lisan-ı gaybdır; şehadet âlemiyle bizzat odur konuşur. Şu unsurdan bu çıkar hârika tazeliği bir ihata-i ummanî! Te'nis-i ezhan için akl-ı beşere karşı İlahî tenezzülat. Tenzil'in üslubunda tenevvüü munisliğidir mahbub-u ins ü cânı. Beşinci Menba ise:Nakil ve hikâyatında, ihbar-ı sadıkada esasî noktalardan hazır müşahit gibi bir üslub-u bedî-i pür-maânî Naklederek, beşeri onunla ikaz eder. Menkulatı şunlardır: İhbar-ı evvelîni, ahval-i âhirîni, esrar-ı cehennem ve cinanı. Hakaik-i gaybiye hem esrar-ı şehadet, serair-i İlahî, revabıt-ı kevnîye dair hikâyatıdır hikâyet-i ayânî Ki ne vaki reddeylemiş, ne mantık tekzip etmiş. Mantık kabul etmezse red de bile edemez. Semavî kitapların ki matmah-ı cihanî. İttifakî noktalarda musaddıkane nakleder. İhtilafî yerlerinde musahhihane bahseder. Böyle naklî umûrlar bir "Ümmi"den sudûru hârika-i zamanî... Altıncı Unsur ise:Mutazammın ve müessis olmuş din-i İslâm'a. İslâmiyet misline ne mazi muktedirdir, ne müstakbel muktedir; araştırsan zaman ile mekânı!.. Arzımızı senevî, yevmî dairesinde şu hayt-ı semavîdir; tutmuş da döndürüyor. Küreye ağır basmış hem dahi ona binmiş. Bırakmıyor isyanı. Yedinci Menba ise:Şu altı menbadan çıkan envar-ı sitte, birden eder imtizaç. Ondan çıkar bir hüsün, bundan gelir bir hads, vasıta-i nurani. Şundan çıkan bir zevktir; zevk-i i'caz bilinir, tabirine lisanımız yetişmez. Fikir dahi kāsırdır, görünür de tutulmaz o nücum-u âsumanî. On üç asır müddette meylü't-tahaddî varmış Kur'an'ın a'dasında, şevk-i taklit uyanmış Kur'an'ın ahbabında. İşte i'cazın bir bürhanı... Şu iki meyl-i şeditle yazılmıştır meydanda, milyonlarla kütüb-ü arabiye, gelmiştir kütüphane-i vücuda. Onlar ile Tenzil'i düşerse bir mizanı Muvazene edilse, değil dânâ-i bîmüdânî, hattâ en âmî adam, göz kulakla diyecek: Bunlar ise insanî, şu ise âsumanî! Hem de hükmedecek: Şu bunlara benzemez, rütbesinde olamaz. Öyle ise ya umumdan aşağı; bu ise bilbedahe malûm olmuş butlanı. Öyle ise umumun fevkindedir. Mazmunları o kadar zamanda, kapı açık, beşere vakfedilmiş; kendine davet etmiş ervah ile ezhanı! Beşer onda tasarruf, kendine de mal etmiş. Onun mazmunları ile yine Kur'an'a karşı çıkmamış, hiçbir zaman çıkamaz; geçti zaman-ı imtihanı. Sair kitaplara benzemez, onlara makîs olmaz; zira yirmi sene zarfında müneccemen hâcetlere nisbeten nüzulü; müteferrik mütekatı', bir hikmet-i Rabbanî. Esbab-ı nüzulü muhtelif, mütebayin. Bir maddede es'ile mütekerrir, mütefavit. Hâdisat-ı ahkâmı müteaddid, mütegayir. Muhtelif, mütefarık nüzulünün ezmanı. Hâlât-ı telakkisi mütenevvi, mütehalif. Aksam-ı muhatabı müteaddid, mütebaid. Gayat-ı irşadında mütederric, mütefavit. Şu esaslara müstenid binaı hem beyanı, Cevabı hem hitabı. Bununla da beraber selaset ve selâmet, tenasüp ve tesanüd, kemalini göstermiş; işte onun şahidi: Fenn-i beyan maânî. Kur'an'da bir hâssa var; başka kelâmda yoktur. Bir kelâmı işitsen, asıl sahib-i kelâmı arkasında görürsün, ya içinde bulursun. Üslup: Âyine-i insanî. Kur'ân ise, zahiren o Nebiyy-i Muhatabı gösterir; muhatap sahib-i kelama perde. Zira bir Vacib-ül Vücûd ki, bî-nefad u bî nihayet hitabu kelimat-ı sübhanî La yühadd Muhatabîne ezelden tâ ebede birden teveccüh etmiş, tekellüm de ediyor. Şöyle mahdud kelamın arkasında ezel ebed sultanı. Yalnız bir lem'a-i tecellîsi; kabildir. Sıkışması; eğer bütün o bî-nihayet kelimât defaten dinlenmesi daire-i imkânda olsa idi bir mekanı Yahut bütün muhatabîn, zerrat-ı kâinat suretinde tek bir kulak olsa idi. O üzün-ü cihanı, hem bir nur-u imanî; hem bir hads-i vicdanî. Belki kelam-ı bî nihayet arkasında, ya içinde bî nihayet celal u azameti içinde O haşmet-i sübhanî görürdü timsalini. Demek tenzilin esalibinde tenevvü'; İlâhî tenezzülat, tecellî-i esma ve sıfattır ki, kelamın arkasında görüyor. Onu bir nazar-ı imanî. Her adam diyebilir: Şems benim için yakılmış evim olan dünyada, şu ayinede güneş bana tebessüm eder. Bakıyor o ayn-ı âsumanî. Allah eğer şu'uru hem de sözü verseydi, o nazenin-i semâ benimle konuşurdu. Ayine de olurdu vasıta-i beyanî. İnhisar-ı zihniyet ona bu hakkı verir, hem dahi diyebilir. Rabbim benimle konuşur Kelâmın arkasında, görüyorum imanımla bir rahman-ı nuranî. Bütün zîruh hem de bütün kâinat, birden böyle derler. Zîra onda tezahüm yoktur. İnhisar da olamaz; O sermedîdir lâ-mekanî. Ey sâil-i misalî! Sen ki îcaz istedin, ben de işaret ettim. Eğer tafsil istersen, haddimin haricinde!.. Sinek seyretmez âsumanı. Zira o kırk enva-ı i'cazından yalnız bir tekini ki cezalet-i nazmıdır; İşaratü'l-İ'caz'da sıkışmadı tibyanı. Yüz sahife tefsirim ona kâfi gelmedi. Senin gibi ruhanî ilhamları ziyade. Ben istiyorum senden tafsil ile beyanı! ﻭﻻﺷﻤﺎﺯﺩﺳﺖ ﺩﺏ ﻏﺮﺏ ﻫﻮﺱ ﺑﺎﺭﻫﻮﺍﻛﺎﺭ ﺩﻫﺎﺩﺍﺭ ﺩﺏ ﺩﺏ ﺑﺪ ﻣﺪﺕ ﻗﺮﻥ ﺿﻴﺎﺑﺎﺭ ﺷﻔﺎﻛﺎﺭ ﻫﺪﺍﺩﺍﺭ Kâmilîn insanların zevk-i maâlîsini hoşnut eden bir halet, çocukça bir hevese, sefihçe bir tabiat sahibine hoş gelmez, Onları eğlendirmez. Bu hikmete binaen, bir zevk-i süflî, sefih hem nefsî ve şehvanî içinde tam beslenmiş, zevk-i ruhîyi bilmez. Avrupa'dan tereşşuh etmiş şu hazır edebiyat romanvari nazarla, Kur'an'da olan letaif-i ulviyet, mezaya-yı haşmeti göremez hem tadamaz. Kendindeki miheki ona ayar edemez. Edebiyatta vardır üç meydan-ı cevelan; onlar içinde gezer, haricine çıkamaz: Ya aşkla hüsündür, ya hamaset ve şehamet, ya tasvir-i hakikat. İşte yabani edepse hamaset noktasında hakperestliği etmez. Belki zalim nev-i beşerin gaddarlıklarını alkışlamakla kuvvet-perestlik hissini telkin eder. Hüsün ve aşk noktasında, aşk-ı hakiki bilmez. Şehvet-engiz bir zevki nefislere de zerkeder. Tasvir-i hakikat maddesinde, kâinata sanat-ı İlahî suretinde bakmaz, Bir sıbga-i Rahmanî suretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvir ediyor hem ondan da çıkamaz. Onun için telkini aşk-ı tabiat olur. Madde-perestlik hissi, kalbe de yerleştirir, ondan ucuzca kendini kurtaramaz. Yine ondan gelen, dalaletten neş'et eden ruhun ızdırabatına o edepsizlenmiş edep müsekkin hem münevvim; hakiki fayda vermez. Tek bir ilacı bulmuş, o da romanlarıymış. Kitap gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvat! Meyyit hayat veremez. Hem tiyatro gibi tenasühvari, mazi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nevi romanlarıyla hiç de utanmaz. Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlüfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz. Güneşi gösterirse sarı saçlı güzel bir aktrisi kārie ihtar eder. Zahiren der: "Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz." Netice-i muzırrayı gösterir. Halbuki sefahete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz. İştihayı kabartır, hevesi tehyic eder, his daha söz dinlemez. Kur'an'daki edepse hevayı karıştırmaz. Hakperestlik hissi, hüsn-ü mücerred aşkı, cemal-perestlik zevki, hakikat-perestlik şevki verir hem de aldatmaz. Kâinata tabiat cihetinde bakmıyor; belki bir sanat-ı İlahî, bir sıbga-i Rahmanî noktasında bahseder, akılları şaşırtmaz. Marifet-i Sâni'in nurunu telkin eder. Her şeyde âyetini gösterir. Her ikisi rikkatli birer hüzün de veriyor fakat birbirine benzemez. Avrupazade edepse fakdü'l-ahbaptan, sahipsizlikten neş'et eden gamlı bir hüznü veriyor, ulvi hüznü veremez. Zira sağır tabiat hem de bir kör kuvvetten mülhemane aldığı bir hiss-i hüzn-ü gamdar. Âlemi bir vahşetzar tanır, başka çeşit göstermez. O surette gösterir hem de mahzunu tutar, sahipsiz de olarak yabaniler içinde koyar, hiçbir ümit bırakmaz. Kendine verdiği şu hissî heyecanla gitgide ilhada kadar gider, tatile kadar yol verir, dönmesi müşkül olur, belki daha dönemez. Kur'an'ın edebi ise öyle bir hüznü verir ki âşıkane hüzündür, yetimane değildir. Firaku'l-ahbaptan gelir, fakdü'l-ahbaptan gelmez. Kâinatta nazarı, kör tabiat yerine şuurlu hem rahmetli bir sanat-ı İlahî onun medar-ı bahsi, tabiattan bahsetmez. Kör kuvvetin yerine inayetli, hikmetli bir kudret-i İlahî ona medar-ı beyan. Onun için kâinat, vahşetzar suret giymez. Belki muhatab-ı mahzunun nazarında oluyor bir cemiyet-i ahbap. Her tarafta tecavüb, her canibde tahabbüb; ona sıkıntı vermez. Her köşede istînas, o cemiyet içinde mahzunu vaz'ediyor Bir hüzn-ü müştakane, bir hiss-i ulvi verir, gamlı bir hüznü vermez. İkisi birer şevki de verir: O yabani edebin verdiği bir şevk ile nefis düşer heyecana, heves olur münbasit; ruha ferah veremez. Kur'an'ın şevki ise: Ruh düşer heyecana, şevk-i maâlî verir. İşte bu sırra binaen, şeriat-ı Ahmediye (asm) lehviyatı istemez. Bazı âlât-ı lehvi tahrim edip, bir kısmı helâl diye izin verip... Demek, hüzn-ü Kur'anî veya şevk-i Tenzilî veren âlet, zarar vermez. Eğer hüzn-ü yetimî veya şevk-i nefsanî verse âlet haramdır. Değişir eşhasa göre herkes birbirine benzemez.
RİSALE-İ NUR'UN "HABBE" ZEYLİNİN BİR FIKRASIDIR. İSTERSENİZ ONUN TERCÜMESİNİ YAZARSINIZ.
ﺍِﻋْﻠَﻢْ ﺍَﻥَّ ﻣِﻦْ ﻟَﻄَﺎﺋِﻒِ ﺍِﻋْﺠَﺎﺯِ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥِ ﻭَ ﻣِﻦْ ﺩَﻻﺎﺋِﻞِ ﺍَﻧَّﻪُ ﺭَﺣْﻤَﺔٌ ﻋَﺎﻣَّﺔٌ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓَّﺔِ ﺍَﻧَّﻪُ ﻛَﻤَﺎ ﺍَﻥَّ ﻟِﻜُﻞِّ ﺍَﺣَﺪٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻢِ ﻋَﺎﻟَﻤﺎً ﻳَﺨُﺼُّﻪُ ﻛَﺬٰﻟِﻚَ ﻟِﻜُﻞِّ ﺑِﺎِﻋْﺘِﺒَﺎﺭِ ﻣَﺸْﺮَﺑِﻪِ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥِ ﻗُﺮْﺍٰﻥٌ ﻳَﺨُﺼُّﻪُ ﻭَ ﻳُﺮَﺑِّﻴﻪِ ﻭَ ﻳُﺪَﺍﻭِﻳﻪِ ﻭَ ﻣِﻦْ ﻣَﺰَﺍﻳَﺎ ﻟُﻄْﻒِ ﺍِﺭْﺷَﺎﺩِﻩِ ﺍَﻥَّ ﺍٰﻳَﺎﺗِﻪِ ﻣَﻊَ ﻛَﻤَﺎﻝِ ﺍﻻﺎِﻧْﺴِﺠَﺎﻡِ ﻭَ ﻏَﺎﻳَﺔِ ﺍﻻﺎِﺭْﺗِﺒَﺎﻁِ ﻭَ ﺗَﻤَﺎﻡِ ﺍﻻﺎِﺗِّﺼَﺎﻝِ ﺑَﻴْﻨَﻬَﺎ ﻳَﺘَﻴَﺴَّﺮُ ﻟِﻜُﻞِّ ﺍَﺣَﺪٍ ﺍَﻥْ ﻳَْﺨُﺬَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴُّﻮَﺭِ ﺍﻟْﻤُﺘَﻌَﺪِّﺩَﺓِ ﺍٰﻳَﺎﺗًﺎ ﻣُﺘَﻔَﺮِّﻗَﺔً ﻟِﻬِﺪَﺍﻳَﺘِﻪِ ﻭَ ﺷِﻔَﺎﺋِﻪِ ﻛَﻤَﺎ ﺍَﺧَﺬَﻫَﺎ ﻋُﻤُﻮﻡُ ﺍَﻫْﻞِ ﺍﻟْﻤَﺸَﺎﺭِﺏِ ﻭَ ﺍَﻫْﻞِ ﺍﻟْﻌُﻠُﻮﻡِ {(Hâşiye): En muhteşemi şimdiki Hizbü'l-Kur'ani'l-Ekber'dir.} ﻓَﺒَﻴْﻨَﻤَﺎ ﺗَﺮَﺍﻫَﺎ ﺍَﺷْﺘَﺎﺗًﺎ ﺑِﺎِﻋْﺘِﺒَﺎﺭِ ﺍﻟْﻤَﻨَﺎﺯِﻝِ ﻭَ ﺍﻟﻨُّﺰُﻭﻝِ ﺍِﺫًﺍ ﺗَﺮَﺍﻫَﺎ ﻗَﺪْ ﺻَﺎﺭَﺕْ ﻛَﻘِﻼﺎﺩَﺓٍ ﻣُﻨَﻈَّﻤَﺔٍ ﺍِﺋْﺘَﻠَﻔَﺖْ ﻭَ ﺍﺗَّﺼَﻠَﺖْ ﻣَﻊَ ﺍَﺧَﻮَﺍﺗِﻬَﺎ ﺍﻟْﺠَﺪِﻳﺪَﺓِ ﻓَﻼﺎ ﺑِﺎﻟْﻔَﺼْﻞِ ﻣِﻦَ ﺍﻻﺎَﺻْﻞِ ﺗَﻨْﺘَﻘِﺺُ ﻭَ ﻻﺎ ﺑِﺎﻟْﻮَﺻْﻞِ ﺑِﺎﻻﺎٰﻳَﺎﺕِ ﺍﻻﺎُﺧَﺮِ ﺗَﺴْﺘَﻮْﺣِﺶُ ﻓَﻠِﻼﺎٰﻳَﺎﺕِ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻧِﻴَّﺔِ ﻣَﻊَ ﺳَﺎﺋِﺮِ ﺍﻻﺎٰﻳَﺎﺕِ ﻣُﻨَﺎﺳَﺒَﺎﺕٌ ﺩَﻗِﻴﻘَﺔٌ ﺗُﺠَﻮِّﺯُ ﺫِﻛْﺮَﻫَﺎ ﻣَﻌَﻬَﺎ ﻭَ ﺍِﺗِّﺼَﺎﻟَﻬَﺎ ﺑِﻬَﺎ ﻓَﻜَﻤَﺎ ﺍَﻥَّ ﺳُﻮﺭَﺓَ ﺍﻻﺎِﺧْﻼﺎﺹِ ﺍِﺷْﺘَﻤَﻠَﺖْ ﻋَﻠٰﻰ ﺛَﻼﺎﺛِﻴﻦَ ﺳُﻮﺭَﺓً ﺑِﻀَﻢِّ ﺟُﻤَﻠِﻬَﺎ ﺑَﻌْﺾٍ ﺍِﻟٰﻰ ﺑَﻌْﺾٍ ﺩَﻟِﻴﻼﺎ ﻭَ ﻧَﺘِﻴﺠَﺔً ﻛَﻤَﺎ ﺫُﻛِﺮَ ﻓِﻰ ﻟﻤﻌﺎﺕ ﻓﻰ ﺻﺤﻴﻔﺔ ٣٩ ﻛَﺬٰﻟِﻚَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥُ ﺍﻟْﻜُﻠِّﻰُّ ﺍﻟْﺠُﺰْﺋِﻰُّ ﻭَ ﺍﻟﻨَّﻮْﻉُ ﺍﻟْﻤُﻨْﺤَﺼِﺮُ ﻓِﻰ ﺍﻟﺸَّﺨْﺺِ ﻳَﺸْﺘَﻤِﻞُ ﺑِﺠَﺎﻣِﻌِﻴَّﺔِ ﺍﻻﺎٰﻳَﺎﺕِ ﻟِﻠْﻤَﻌَﺎﻥِ ﺍﻟْﻤُﺘَﻌَﺪِّﺩَﺓِ ﻭَ ﺑِﻤُﻨَﺎﺳَﺒَﺔِ ﺍﻟْﻜُﻞِّ ﻟِﻠْﻜُﻞِّ ﻳَﺤْﺘَﻮِﻯ ﻋَﻠٰﻰ ﺍُﻟُﻮﻑِ ﺍُﻟُﻮﻑِ ﻗُﺮْﺍٰﻥٍ ﻓِﻰ ﻧَﻔْﺲِ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥِ ﻓَﻠِﻜُﻞِّ ﺫِﻯ ﺣَﻘِﻴﻘَﺔٍ ﻓِﻴﻪِ ﻛِﺘَﺎﺏٌ ﻳَﺨُﺼُّﻪُ ﻭَ ﻣَﻦِ ﺍﺗَّﺒَﻌَﻪُ ﺍَﻟﻠّٰﻬُﻢَّ ﻳَﺎ ﻣُﻨْﺰِﻝَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥِ ﺑِﺤَﻖِّ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥِ ﺍِﺟْﻌَﻞِ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥَ ﻣُﻮﻧِﺴًﺎ ﻟِﻰ ﻭَ ﻟِﻄَﻠَﺒَﺔِ ﺭَﺳَﺎﺋِﻞِ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ ﻓِﻰ ﺣَﻴَﺎﺗِﻨَﺎ ﻭَ ﺑَﻌْﺪَ ﻣَﻤَﺎﺗِﻨَﺎ ﻭَ ﻧُﻮﺭًﺍ ﻓِﻰ ﻗَﻠْﺒِﻰ ﻭَ ﻗُﻠُﻮﺑِﻬِﻢْ ﻭَ ﻗَﺒْﺮِﻯ ﻭَ ﻗُﺒُﻮﺭِﻫِﻢْ ﺍٰﻣﻴﻦ ﻻﺎ ﺍِﻟٰﻪَ ﺍِﻻَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻣُﺤَﻤَّﺪٌ ﺭَﺳُﻮﻝُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺍﻟﺼَّﻼﺎﺓُ ﻭَ ﺍﻟﺴَّﻼﺎﻡُ