Risale-i NurSözler

İKİNCİ LEVHA

Sözler · s.220

[Ehl-i hidayet ve huzurun hakikat-i dünyalarına işaret eder levhadır.]

Demâ gaflet zeval buldu Ve nur-u Hak ayân gördüm. Vücud, bürhan-ı Zât oldu Hayat, mir'at-ı Hak'tır gör. Akıl, miftah-ı kenz oldu Fena, bâb-ı bekadır gör. Kemalin lem'ası söndü Fakat, şems-i Cemal var gör. Zeval, ayn-ı visal oldu Elem, ayn-ı lezzettir gör. Ömür nefs-i amel oldu Ebed ayn-ı ömürdür gör. Zalâm zarf-ı ziya oldu Bu mevtte hak hayat var gör. Bütün eşya enis oldu Bütün asvat zikirdir gör. Bütün zerrat-ı mevcudat Birer zâkir, müsebbih gör. Fakrı kenz-i gına buldum Aczde tam kuvvet var gör. Eğer Allah'ı buldunsa Bütün eşya senindir gör. Eğer Mâlik-i Mülk'e memluk isen Onun mülkü senindir gör. Eğer hodbin ve kendi nefsine mâlik isen: Bilâ-addin beladır gör, Bilâ-haddin azabdır tad, Bilâ-gayet ağırdır gör. Eğer hakikî abd-i hudabin isen Hududsuz bir safadır gör, Hesabsız bir sevab var tad Nihayetsiz saadet gör...

--

[Yirmibeş sene evvel Ramazanda ikindiden sonra Şeyh-i Geylanî'nin (K.S.) Esma-i Hüsna manzumesini okudum. Bana bir arzu geldi ki, esma-i hüsna ile bir münacat yazayım. Fakat o vakit bu kadar yazıldı. O kudsî üstadımın mübarek Münacat-ı Esmaiyesine bir nazire yapmak istedim. Heyhat!. Nazma istidadım yok. Yapamadım, noksan kaldı. Bu münacat, Otuzüçüncü Söz'ün Otuzüçüncü Mektub'u olan Pencereler Risalesine ilhak edilmişti. Makam münasebetiyle buraya alındı.] ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗ۪ﻰ ﺣَﻜ۪ﻴﻢُ ﺍﻟْﻘَﻀَﺎﻳَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻓ۪ﻰ ﻗَﺒْﺾِ ﺣُﻜْﻤِﻪ۪ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺤَﻜَﻢُ ﺍﻟْﻌَﺪْﻝُ ﻟَﻪُ ﺍﻻﺎَﺭْﺽُ ﻭَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀُ ﻋَﻠ۪ﻴﻢُ ﺍﻟْﺨَﻔَﺎﻳَﺎ ﻭَ ﺍﻟْﻐُﻴُﻮﺏِ ﻓ۪ﻰ ﻣُﻠْﻜِﻪ۪ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻘَﺎﺩِﺭُ ﺍﻟْﻘَﻴُّﻮﻡُ ﻟَﻪُ ﺍﻟْﻌَﺮْﺵُ ﻭَ ﺍﻟﺜَّﺮَٓﺍﺀُ ﻟَﻄ۪ﻴﻒُ ﺍﻟْﻤَﺰَﺍﻳَﺎ ﻭَ ﺍﻟﻨُّﻘُﻮﺵِ ﻓ۪ﻰ ﺻُﻨْﻌِﻪ۪ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻔَﺎﻃِﺮُ ﺍﻟْﻮَﺩُﻭﺩُ ﻟَﻪُ ﺍﻟْﺤُﺴْﻦُ ﻭَ ﺍﻟْﺒَﻬَٓﺎﺀُ ﺟَﻠ۪ﻴﻞُ ﺍﻟْﻤَﺮَﺍﻳَﺎ ﻭَ ﺍﻟﺸُُّﻦِ ﻓ۪ﻰ ﺧَﻠْﻘِﻪ۪ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻤَﻠِﻚُ ﺍﻟْﻘُﺪُّﻭﺱُ ﻟَﻪُ ﺍﻟْﻌِﺰُّ ﻭَ ﺍﻟْﻜِﺒْﺮِﻳَٓﺎﺀُ ﺑَﺪ۪ﻳﻊُ ﺍﻟْﺒَﺮَﺍﻳَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻣِﻦْ ﻧَﻘْﺶِ ﺻُﻨْﻌِﻪ۪ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟﺪَّٓﺍﺋِﻢُ ﺍﻟْﺒَﺎﻗ۪ﻰ ﻟَﻪُ ﺍﻟْﻤُﻠْﻚُ ﻭَ ﺍﻟْﺒَﻘَٓﺎﺀُ ﻛَﺮ۪ﻳﻢُ ﺍﻟْﻌَﻄَﺎﻳَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻣِﻦْ ﺭَﻛْﺐِ ﺿَﻴْﻔِﻪ۪ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟﺮَّﺯَّﺍﻕُ ﺍﻟْﻜَﺎﻓ۪ﻰ ﻟَﻪُ ﺍﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻭَ ﺍﻟﺜَّﻨَٓﺎﺀُ ﺟَﻤ۪ﻴﻞُ ﺍﻟْﻬَﺪَﺍﻳَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻣِﻦْ ﻧَﺴْﺞِ ﻋِﻠْﻤِﻪ۪ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺨَﺎﻟِﻖُ ﺍﻟْﻮَﺍﻓ۪ﻰ ﻟَﻪُ ﺍﻟْﺠُﻮﺩُ ﻭَ ﺍﻟْﻌَﻄَٓﺎﺀُ ﺳَﻤ۪ﻴﻊُ ﺍﻟﺸَّﻜَﺎﻳَﺎ ﻭَ ﺍﻟﺪُّﻋَٓﺎﺀِ ﻟِﺨَﻠْﻘِﻪ۪ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟﺮَّﺍﺣِﻢُ ﺍﻟﺸَّﺎﻓ۪ﻰ ﻟَﻪُ ﺍﻟﺸُّﻜْﺮُ ﻭَ ﺍﻟﺜَّﻨَٓﺎﺀُ ﻏَﻔُﻮﺭُ ﺍﻟْﺨَﻄَﺎﻳَﺎ ﻭَ ﺍﻟﺬُّﻧُﻮﺏِ ﻟِﻌَﺒْﺪِﻩ۪ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻐَﻔَّﺎﺭُ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢُ ﻟَﻪُ ﺍﻟْﻌَﻔْﻮُ ﻭَ ﺍﻟﺮِّﺿَٓﺎﺀُ Ey nefsim! Kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki: "Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahman'a teslim eyledim, gayr istemem. İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim. Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudatı umumen isterim."

--

BARLA YAYLASI; ÇAM, KATRAN, ARDIÇ, KARAKAVAĞIN BİR MEYVESİDİR

[Makam münasebetiyle buraya alınmış, Onbirinci Mektub'un bir parçasıdır.]

Bir vakit esaretimde dağ başında azametli çam ve katran ve ardıç ağaçlarının heybetnüma suretlerini, hayret-feza vaziyetlerini temaşa ederken pek latîf bir rüzgâr esti. O vaziyeti, pek muhteşem ve şirin velvele-âlûd bir zelzele-i raksnüma, bir tesbihat-ı cezbe-edâ suretine çevirdiğinden; eğlence temaşası, nazar-ı ibrete ve sem'-i hikmete döndü. Birden Ahmed-i Cezerî'nin Kürdçe şu fıkrası: ﻫَﺮْﻛَﺲْ ﺑِﺘَﻤَﺎﺷَﺎَﻩِ ﺣُﺴْﻨَﺎﺗَﻪ ﺯِﻫَﺮْ ﺟَﺎﻯْ ﺗَﺸْﺒ۪ﻴﻪِ ﻧَِﺎﺭَﺍﻥْ ﺑِﺠَﻤَﺎﻻﺎﺗَﻪ ﺩِﻧَﺎﺯِﻥْ hatırıma geldi. Kalbim, ibret manalarını ifade için şöyle ağladı: ﻳَﺎ ﺭَﺏْ ﻫَﺮْ ﺣَﻰْ ﺑِﺘَﻤَﺎﺷَﺎَﻩِ ﺻُﻨْﻊِ ﺗُﻮ ﺯِﻫَﺮْﺟَﺎﻯْ ﺑَﺘَﺎﺯ۪ﻯ ٭ ﺯِﻧِﺸ۪ﻴﺐُ ﺍَﺯْ ﻓِﺮَﺍﺯ۪ﻯ ﻣَﺎﻧَﻨْﺪِ ﺩَﻻَﺎﻻﺎﻥْ ﺑِﻨِﺪَﺍﺀِ ﺑِﻮَﺍﺯ۪ﻯ ٭ ﺩَﻡْ ﺩَﻡْ ﺯِﺟَﻤَﺎﻝِ ﻧَﻘْﺶِ ﺗُﻮ ﺩَﺭْ ﺭَﻗْﺺْ ﺑَﺎﺯ۪ﻯ ٭ ﺯِﻛَﻤَﺎﻝِ ﺻُﻨْﻊِ ﺗُﻮ ﺧُﻮﺵْ ﺧُﻮﺵْ ﺑَِﺎﺯ۪ﻯ ٭ ﺯِﺷ۪ﻴﺮ۪ﻳﻨ۪ﻰ ﻭَﺍﺯِ ﺧُﻮﺩْ ﻫَﻰْ ﻫَﻰْ ﺩِﻧَﺎﺯ۪ﻯ ٭ ﺍَﺯْﻭَﻯْ ﺭَﻗْﺺَ ﻣَﺪْ ﺟَﺬْﺑَﻪ ﺧَﺎﺯ۪ﻯ ٭ ﺍَﺯْﻳ۪ﻦْ ﺛَﺎﺭِ ﺭَﺣْﻤَﺖْ ﻳَﺎﻓْﺖْ ﻫَﺮْ ﺣَﻰْ ﺩَﺭْﺱِ ﺗَﺴْﺒ۪ﻴﺢُ ﻧَﻤَﺎﺯ۪ﻯ ٭ ﺍِﻳﺴْﺘَﺎﺩَﺳْﺖْ ﻫَﺮْ ﻳَﻜ۪ﻰ ﺑَﺮْ ﺳَﻦِْ ﺑَﺎﻻﺎ ﺳَﺮْﻓِﺮَﺍﺯ۪ﻯ ٭ ﺩِﺭَﺍﺯْ ﻛَﺮْﺩَﺳْﺖْ ﺩَﺳْﺘْﻬَﺎﺭَﺍ ﺑَﺪَﺭَْﺍﻩِ ﺍِﻟٰﻬِﻰ ﻫَﻢْ ُﻭ ﺷَﻬْﺒَﺎﺯِﻯ ٭ ﺑِﺠُﻨْﺒِﻴﺪَﺳْﺖْ ﺯُﻟْﻔْﻬَﺎﺭَﺍ ﺑَﺸَﻮْﻕْ ﺍَﻧِْﻴﺰِ ﺷَﻬْﻨَﺎﺯ۪ﻯ ٭ ﺑَﺒَﺎﻻﺎ ﻣ۪ﻴﺰَﻧَﻨْﺪْ ﺍَﺯْ َﺭْﺩَﻩ ﻫَﺎﻯِ ﻫَﺎﻯِ ﻫُﻮﻯِ ﻋِﺸْﻖْ ﺑَﺎﺯ۪ﻯ ٭ ﻣ۪ﻴﺪِﻫَﺪْ ﻫُﻮﺷَﻪ ِﺭ۪ﻳﻨْﻬَﺎﻯِ ﺩَﺭِﻳﻨْﻬَﺎﻯِ ﺯَﻭَﺍﻟ۪ﻰ ﺍَﺯْ ﺣُﺐِّ ﻣَﺠَﺎﺯ۪ﻯ ٭ ﺑَﺮْ ﺳَﺮِ ﻣَﺤْﻤُﻮﺩْﻫَﺎ ﻧَﻐْﻤَﻬَﺎﻯِ ﺣُﺰْﻥْ ﺍَﻧْ۪ﻴﺰِ ﺍَﻳَﺎﺯ۪ﻯ ﻣُﺮْﺩَﻫَﺎﺭَﺍ ﻧَﻐْﻤَﻬَﺎﻯِ ﺍَﺯَﻟ۪ﻰ ﺍَﺯْ ﺣُﺰْﻥْ ﺍَﻧْ۪ﻴﺰِ ﻧَﻮَﺍﺯ۪ﻯ ٭ ﺭُﻭﺣَﻪ ﻣ۪ﻰ ﻳَﺪْ ﺍَﺯُﻭ ﺯَﻣْﺰَﻣَﻪﺀِ ﻧَﺎﺯُ ﻧِﻴَﺎﺯ۪ﻯ ٭ ﻗَﻠْﺐْ ﻣ۪ﻴﺨَﻮﺍﻧَﺪْ ﺍَﺯ۪ﻳﻦْ ﻳَﺎﺗْﻬَﺎ ﺳِﺮِّ ﺗَﻮْﺣ۪ﻴﺪْ ﺯِﻋُﻠُﻮِّ ﻧَﻈْﻢِ ﺍِﻋْﺠَﺎﺯ۪ﻯ ٭ ﻧَﻔْﺲْ ﻣ۪ﻴﺨَﻮﺍﻫَﺪْ ﺩَﺭْ ﺍ۪ﻳﻦْ ﻭَﻟْﻮَﻟَﻬَﺎ ﺯَﻟْﺰَﻟَﻬَﺎ ﺫَﻭْﻕِ ﺑَﺎﻗ۪ﻰ ﺩَﺭْ ﻓَﻨَﺎﻯِ ﺩُﻧْﻴَﺎ ﺑَﺎﺯ۪ﻯ ٭ ﻋَﻘْﻞْ ﻣ۪ﻴﺒ۪ﻴﻨَﺪْ ﺍَﺯ۪ﻳﻦْ ﺯَﻣْﺰَﻣَﻬَﺎ ﺩَﻣْﺪَﻣَﻬَﺎ ﻧَﻈْﻢِ ﺧِﻠْﻘَﺖْ ﻧَﻘْﺶِ ﺣِﻜْﻤَﺖْ ﻛَﻨْﺰِ ﺭَﺍﺯ۪ﻯ ٭ ﺭْﺯُﻭ ﻣِﻴﺪَﺍﺭَﺩْ ﻫَﻮَﺍ ﺍَﺯ۪ﻳﻦْ ﻫَﻤْﻬَﻤَﻬَﺎ ﻫَﻮْﻫَﻮَﻫَﺎ ﻣَﺮِْ ﺧُﻮﺩْ ﺩَﺭْ ﺗَﺮْﻙِ ﺍَﺫْﻭَﺍﻕِ ﻣَﺠَﺎﺯ۪ﻯ ٭ ﺧَﻴَﺎﻝْ ﺑ۪ﻴﻨَﺪْ ﺍَﺯ۪ﻳﻦْ ﺍَﺷْﺠَﺎﺭْ ﻣَﻼﺎﺋِﻚْ ﺭَﺍ ﺟَﺴَﺪْ ﻣَﺪْ ﺳَﻤَﺎﻭ۪ﻯ ﺑَﺎﻫَﺰَﺍﺭَﺍﻥْ ﻧَﻰْ ٭ ﺍَﺯ۪ﻳﻦْ ﻧَﻴْﻬَﺎ ﺷُﻨ۪ﻴﺪَﺕْ ﻫُﻮﺵْ ﺳِﺘَﺎﻳِﺸْﻬَﺎﻯِ ﺫَﺍﺕِ ﺣَﻰْ ٭ ﻭَﺭَﻗْﻬَﺎﺭَﺍ ﺯَﺑَﺎﻥْ ﺩَﺍﺭَﻧْﺪْ ﻫَﻤَﻪ ﻫُﻮ ﻫُﻮ ﺫِﻛْﺮْ ﺭَﻧْﺪْ ﺑَﺪَﺭْ ﻣَﻌْﻨَﺎﻯِ ﺣَﻰُّ ﺣَﻰْ ٭ ُﻭ ﻻٓﺎ ﺍِﻟٰﻪَ ﺍِﻻَﺎ ﻫُﻮ ﺑَﺮَﺍﺑَﺮْ ﻣ۪ﻴﺰَﻧَﺪْ ﻫَﺮْ ﺷَﻰْ ٭ ﺩَﻣَﺎﺩَﻡْ ﺟُﻮﻳَﺪَﻧْﺪْ ﻳَﺎ ﺣَﻖْ ﺳَﺮَﺍﺳَﺮْ ُﻭﻳَﺪَﻧْﺪْ ﻳَﺎ ﺣَﻰْ ﺑَﺮَﺍﺑَﺮْ ﻣ۪ﻴﺰَﻧَﻨْﺪْ ﺍَﻟﻠّٰﻪْ ٭ ﻓَﻴَﺎ ﺣَﻰُّ ﻳَﺎ ﻗَﻴُّﻮﻡُ ﺑِﺤَﻖِّ ﺍِﺳْﻢِ ﺣَﻰِّ ﻗَﻴُّﻮﻡِ ٭ ﺣَﻴَﺎﺗ۪ﻰ ﺩِﻩْ ﺑَﺎِﻳﻦْ ﻗَﻠْﺐِ َﺭ۪ﻳﺸَﺎﻥْ ﺭَﺍ ﺍِﺳْﺘِﻘَﺎﻣَﺖْ ﺩِﻩْ ﺑَﺎ۪ﻳﻦْ ﻋَﻘْﻞِ ﻣُﺸَﻮَّﺵْ ﺭَﺍ ﻣِﻴﻦْ Barla Yaylası Tepelicede çam, katran, ardıç, karakavak meyvesi hakkında yazılan Farisî beyitlerin manası: ﻫَﺮْﻛَﺲْ ﺑِﺘَﻤَﺎﺷَﺎَﻩِ ﺣُﺴْﻨَﺎﺗَﻪ ﺯِﻫَﺮْ ﺟَﺎﻯْ ﺗَﺸْﺒ۪ﻴﻪِ ﻧَِﺎﺭَﺍﻥْ ﺑِﺠَﻤَﺎﻻﺎﺗَﻪ ﺩِﻧَﺎﺯِﻥْ Hatırıma geldi. Kalbim dahi ibret manalarını ifade için şöyle ağladı: Yani: Senin temaşageh-i hüsnüne, herkes her yerden koşup gelmiş. Senin cemalinle nazdarlık ediyorlar. ﻳَﺎ ﺭَﺏْ ﻫَﺮْ ﺣَﻰْ ﺑِﺘَﻤَﺎﺷَﺎَﻩِ ﺻُﻨْﻊِ ﺗُﻮ ﺯِﻫَﺮْﺟَﺎﻯْ ﺑَﺘَﺎﺯ۪ﻯ Her zîhayat senin temaşageh-i san'atın olan zemin yüzüne her yerden çıkıp bakıyorlar. ﺯِﻧِﺸ۪ﻴﺐُ ﺍَﺯْ ﻓِﺮَﺍﺯ۪ﻯ ﻣَﺎﻧَﻨْﺪِ ﺩَﻻَﺎﻻﺎﻥْ ﺑِﻨِﺪَﺍﺀِ ﺑِﻮَﺍﺯ۪ﻯ Aşağıdan, yukarıdan dellâllar gibi çıkıp bağırıyorlar. ﺩَﻡْ ﺩَﻡْ ﺯِﺟَﻤَﺎﻝِ ﻧَﻘْﺶِ ﺗُﻮ ﴾ﻧُﺴْﺨَﻪ ﺯِﻫَﻮَﺍﻯِ ﺷَﻮْﻕِ ﺗُﻮ﴿ ﺩَﺭْ ﺭَﻗْﺺ ﺑَﺎﺯ۪ﻯ Senin cemal-i nakşından keyiflenip, o dellâl-misal ağaçlar oynuyorlar. ﺯِﻛَﻤَﺎﻝِ ﺻُﻨْﻊِ ﺗُﻮ ﺧُﻮﺵْ ﺧُﻮﺵْ ﺑَِﺎﺯ۪ﻯ Senin kemal-i san'atından neş'elenip, güzel güzel sadâ veriyorlar. ﺯِﺷ۪ﻴﺮ۪ﻳﻨ۪ﻰ ﻭَﺍﺯِ ﺧُﻮﺩْ ﻫَﻰْ ﻫَﻰْ ﺩِﻧَﺎﺯ۪ﻯ Güya sadâlarının tatlılığı, onları da neş'elendirip nâzeninane bir naz ettiriyor. ﺍَﺯْﻭَﻯْ ﺭَﻗْﺼَﻪ ﻣَﺪْ ﺟَﺬْﺑَﻪ ﺧَﺎﺯ۪ﻯ İşte ondandır ki; şu ağaçlar raksa gelmiş, cezbe istiyorlar. ﺍَﺯ۪ﻳﻦْ ﺛَﺎﺭِ ﺭَﺣْﻤَﺖْ ﻳَﺎﻓْﺖْ ﻫَﺮْ ﺣَﻰْ ﺩَﺭْﺱِ ﺗَﺴْﺒ۪ﻴﺢُ ﻧَﻤَﺎﺯ۪ﻯ Şu rahmet-i İlahiyenin âsârıyladır ki; her zîhayat, kendine mahsus tesbih ve namazın dersini alıyorlar. ﺍِﻳﺴْﺘَﺎﺩَﺳْﺖْ ﻫَﺮْ ﻳَﻜ۪ﻰ ﺑَﺮْ ﺳَﻦِْ ﺑَﺎﻻﺎ ﺳَﺮْﻓِﺮَﺍﺯ۪ﻯ Ders aldıktan sonra, herbir ağaç yüksek bir taş üstünde arşa başını kaldırıp durmuşlar. ﺩِﺭَﺍﺯْ ﻛَﺮْﺩَﺳْﺖْ ﺩَﺳْﺘْﻬَﺎﺭَﺍ ﺑَﺪَﺭَْﺍﻩِ ﺍِﻟٰﻬ۪ﻰ ﻫَﻢْ ُﻭ ﺷَﻬْﺒَﺎﺯ۪ﻯ Herbirisi, yüzler ellerini Şehbaz-ı Kalender {(Haşiye-1): Şehbaz-ı Kalender, meşhur bir kahramandır ki, Şeyh-i Geylanî'nin irşadıyla dergâh-ı İlahîye iltica edip mertebe-i velayete çıkmıştır.} gibi dergâh-ı İlahîye uzatıp muhteşem bir ibadet vaziyetini almışlar. ﺑِﺠُﻨْﺒ۪ﻴﺪَﺳْﺖْ ﺯُﻟْﻔْﻬَﺎﺭَﺍ ﺑَﺸَﻮْﻕْ ﺍَﻧْ۪ﻴﺰِ ﺷَﻬْﻨَﺎﺯ۪ﻯ {(Haşiye-2): Şehnaz-ı Çelkezî, kırk örme saç ile meşhur bir dünya güzelidir.} Oynattırıyorlar zülüfvari küçük dallarını ve onunla, temaşa edenlere de latîf şevklerini ve ulvî zevklerini ihtar ediyorlar. ﺑَﺒَﺎﻻﺎ ﻣ۪ﻴﺰَﻧَﻨْﺪْ ﺍَﺯْ َﺭْﺩَﻩ ﻫَﺎﻯِ ﻫَﺎﻯِ ﻫُﻮﻯِ ﻋِﺸْﻖْ ﺑَﺎﺯ۪ﻯ Aşkın "Hây Hûy" perdelerinden en hassas tellere, damarlara dokunuyor gibi sadâ veriyorlar. {(Nüsha): Şu nüsha, mezaristandaki ardıç ağacına bakar: ﺑَﺒَﺎﻻﺎ ﻣ۪ﻴﺰَﻧَﻨْﺪْ ﺍَﺯْ َﺭْﺩَﻩ ﻫَﺎﻯِ ﻫَﺎﻯِ ﻫُﻮﻯِ َﺭْﺥِ ﺑَﺎﺯ۪ﻯ ٭ ﻣُﺮْﺩَﻫَﺎﺭَﺍ ﻧَﻐْﻤَﻬَﺎﻯِ ﺍَﺯَﻟ۪ﻰ ﺍَﺯْ ﺣُﺰْﻥْ ﺍَﻧْ۪ﻴﺰِ ﻧَﻮَﺍﺯ۪ﻯ } ﻣ۪ﻴﺪِﻫَﺪْ ﻫُﻮﺷَﻪ ِﺭ۪ﻳﻨْﻬَﺎﻯِ ﺩَﺭِﻳﻨْﻬَﺎﻯِ ﺯَﻭَﺍﻟ۪ﻰ ﺍَﺯْ ﺣُﺐِّ ﻣَﺠَﺎﺯ۪ﻯ Fikre şu vaziyetten şöyle bir mana geliyor: Mecazî muhabbetlerin zeval elemiyle gelen ağlayış, hem derinden derine hazîn bir enîni ihtar ediyorlar. ﺑَﺮْ ﺳَﺮِ ﻣَﺤْﻤُﻮﺩْﻫَﺎ ﻧَﻐْﻤَﻬَﺎﻯِ ﺣُﺰْﻥْ ﺍَﻧْ۪ﻴﺰِ ﺍَﻳَﺎﺯ۪ﻯ Mahmudların, yani Sultan Mahmud gibi mahbubundan ayrılmış bütün âşıkların başlarında, hüzün-âlûd mahbublarının nağmesinin tarzını işittiriyorlar. ﻣُﺮْﺩَﻫَﺎﺭَﺍ ﻧَﻐْﻤَﻬَﺎﻯِ ﺍَﺯَﻟ۪ﻰ ﺍَﺯْ ﺣُﺰْﻥْ ﺍَﻧْ۪ﻴﺰِ ﻧَﻮَﺍﺯ۪ﻯ Dünyevî sadâların ve sözlerin dinlemesinden kesilmiş olan ölmüşlere; ezelî nağmeleri, hüzün-engiz sadâları işittiriyor gibi bir vazifesi var görünüyorlar. ﺭُﻭﺣَﻪ ﻣ۪ﻰ ﻳَﺪْ ﺍَﺯُﻭ ﺯَﻣْﺰَﻣَﻪﺀِ ﻧَﺎﺯُ ﻧِﻴَﺎﺯ۪ﻯ Ruh ise şu vaziyetten şöyle anladı ki: Eşya, tesbihat ile Sâni'-i Zülcelal'in tecelliyat-ı esmasına mukabele edip, bir naz niyaz zemzemesidir, geliyor. ﻗَﻠْﺐْ ﻣ۪ﻴﺨَﻮﺍﻧَﺪْ ﺍَﺯ۪ﻳﻦْ ﻳَﺎﺗْﻬَﺎ ﺳِﺮِّ ﺗَﻮْﺣ۪ﻴﺪْ ﺯِﻋُﻠُﻮِّ ﻧَﻈْﻢِ ﺍِﻋْﺠَﺎﺯ۪ﻯ Kalb ise, şu herbiri birer âyet-i mücesseme hükmünde olan şu ağaçlardan sırr-ı tevhidi, bu i'cazın ulüvv-ü nazmından okuyor. Yani, hilkatlerinde o derece hârika bir intizam, bir san'at, bir hikmet vardır ki: Bütün esbab-ı kâinat birer fâil-i muhtar farzedilse ve toplansalar taklid edemezler. ﻧَﻔْﺲْ ﻣ۪ﻴﺨَﻮﺍﻫَﺪْ ﺩَﺭْ ﺍ۪ﻳﻦْ ﻭَﻟْﻮَﻟَﻬَﺎ ﺯَﻟْﺰَﻟَﻬَﺎ ﺫَﻭْﻕِ ﺑَﺎﻗِﻰ ﺩَﺭْ ﻓَﻨَﺎﻯِ ﺩُﻧْﻴَﺎ ﺑَﺎﺯ۪ﻯ Nefis ise, şu vaziyeti gördükçe; bütün rûy-i zemin, velvele-âlûd bir zelzele-i firakta yuvarlanıyor gibi gördü, bir zevk-i bâki aradı. "Dünyaperestliğin terkinde bulacaksın" manasını aldı. ﻋَﻘْﻞْ ﻣ۪ﻴﺒ۪ﻴﻨَﺪْ ﺍَﺯ۪ﻳﻦْ ﺯَﻣْﺰَﻣَﻬَﺎ ﺩَﻣْﺪَﻣَﻬَﺎ ﻧَﻈْﻢِ ﺧِﻠْﻘَﺖْ ﻧَﻘْﺶِ ﺣِﻜْﻤَﺖْ ﻛَﻨْﺰِ ﺭَﺍﺯ۪ﻯ Akıl ise, şu zemzeme-i hayvan ve eşcardan ve demdeme-i nebat ve havadan gayet manidar bir intizam-ı hilkat, bir nakş-ı hikmet, bir hazine-i esrar buluyor. Her şey, çok cihetlerle Sâni'-i Zülcelal'i tesbih ettiğini anlıyor. ﺭْﺯُﻭ ﻣ۪ﻴﺪَﺍﺭَﺩْ ﻫَﻮَﺍ ﺍَﺯ۪ﻳﻦْ ﻫَﻤْﻬَﻤَﻬَﺎ ﻫَﻮْﻫَﻮَﻫَﺎ ﻣَﺮِْ ﺧُﻮﺩْ ﺩَﺭْ ﺗَﺮْﻙِ ﺍَﺫْﻭَﺍﻕِ ﻣَﺠَﺎﺯ۪ﻯ Heva-yı nefs ise şu hemheme-i hava ve hevheve-i yapraktan öyle bir lezzet alıyor ki, bütün ezvak-ı mecazîyi ona unutturup, o heva-yı nefsin hayatı olan zevk-i mecazîyi terketmekle, bu zevk-i hakikatte ölmek istiyor. ﺧَﻴَﺎﻝْ ﺑ۪ﻴﻨَﺪْ ﺍَﺯ۪ﻳﻦْ ﺍَﺷْﺠَﺎﺭْ ﻣَﻼﺎﺋِﻚْ ﺭَﺍ ﺟَﺴَﺪْ ﻣَﺪْ ﺳَﻤَﺎﻭ۪ﻯ ﺑَﺎﻫَﺰَﺍﺭَﺍﻥْ ﻧَﻰْ Hayal ise, görüyor; güya şu ağaçların müekkel melaikeleri içlerine girip herbir dalında çok neyler takılan ağaçları cesed olarak giymişler. Güya Sultan-ı Sermedî, binler ney sadâsıyla muhteşem bir resm-i küşadda onlara onları giydirmiş ki; o ağaçlar camid, şuursuz cisim gibi değil.. belki gayet şuurkârane manidar vaziyetleri gösteriyorlar. ﺍَﺯ۪ﻳﻦْ ﻧَﻴْﻬَﺎ ﺷُﻨ۪ﻴﺪَﺕْ ﻫُﻮﺵْ ﺳِﺘَﺎﻳِﺸْﻬَﺎﻯِ ﺫَﺍﺕِ ﺣَﻰْ İşte o neyler; semavî, ulvî bir musikîden geliyor gibi safi ve müessirdirler. Fikir o neylerden, başta Mevlâna Celaleddin-i Rumî olarak bütün âşıkların işittikleri elemkârane teşekkiyat-ı firakı işitmiyor. Belki, Zât-ı Hayy-ı Kayyum'a karşı takdim edilen teşekkürat-ı Rahmaniyeyi ve tahmidat-ı Rabbaniyeyi işitiyor. ﻭَﺭَﻗْﻬَﺎﺭَﺍ ﺯَﺑَﺎﻥْ ﺩَﺍﺭَﻧْﺪْ ﻫَﻤَﻪ ﻫُﻮ ﻫُﻮ ﺫِﻛْﺮْ ﺭَﻧْﺪْ ﺑَﺪَﺭْ ﻣَﻌْﻨَﺎﻯِ ﺣَﻰُّ ﺣَﻰْ Madem ağaçlar, birer cesed oldu. Bütün yapraklar dahi diller oldu. Demek herbiri, binler dilleri ile havanın dokunmasıyla "Hu Hu" zikrini tekrar ediyorlar. Hayatlarının tahiyyatıyla Sâni'inin Hayy-ı Kayyum olduğunu ilân ediyorlar. ُﻭ ﻻٓﺎ ﺍِﻟٰﻪَ ﺍِﻻَﺎ ﻫُﻮ ﺑَﺮَﺍﺑَﺮْ ﻣ۪ﻴﺰَﻧَﺪْ ﻫَﺮْ ﺷَﻰْ Çünki bütün eşya "Lâ ilahe illâ Hu" deyip, kâinatın azîm halka-i zikrinde beraber zikrederek çalışıyorlar. ﺩَﻣَﺎﺩَﻡْ ﺟُﻮﻳَﺪَﻧْﺪْ ﻳَﺎ ﺣَﻖْ ﺳَﺮَﺍﺳَﺮْ ُﻭﻳَﺪَﻧْﺪْ ﻳَﺎ ﺣَﻰْ ﺑَﺮَﺍﺑَﺮْ ﻣ۪ﻴﺰَﻧَﻨْﺪْ ﺍَﻟﻠّٰﻪْ Vakit be-vakit lisan-ı istidad ile Cenab-ı Hak'tan hukuk-u hayatını "Yâ Hak" deyip hazine-i rahmetten istiyorlar. Baştan başa da hayata mazhariyetleri lisanıyla "Yâ Hayy" ismini zikrediyorlar. ﻓَﻴَﺎ ﺣَﻰُّ ﻳَﺎ ﻗَﻴُّﻮﻡُ ﺑِﺤَﻖِّ ﺍِﺳْﻢِ ﺣَﻰِّ ﻗَﻴُّﻮﻡِ ﺣَﻴَﺎﺗ۪ﻰ ﺩِﻩْ ﺑَﺎِﻳﻦْ ﻗَﻠْﺐِ َﺭ۪ﻳﺸَﺎﻥْ ﺭَﺍ ﺍِﺳْﺘِﻘَﺎﻣَﺖْ ﺩِﻩْ ﺑَﺎ۪ﻳﻦْ ﻋَﻘْﻞِ ﻣُﺸَﻮَّﺵْ ﺭَﺍ ﻣِﻴﻦْ

--

[Bir vakit Barla'da Çam Dağı'nda yüksek bir mevkide, gecede semanın yüzüne baktım. Gelecek fıkralar, birden hutur etti. Yıldızların lisan-ı hal ile konuşmalarını hayalen işittim gibi bu yazıldı. Nazım ve şiir bilmediğim için şiir kaidesine girmedi. Tahattur olduğu gibi yazılmış. Dördüncü Mektub ile Otuzikinci Söz'ün Birinci Mevkıfının âhirinden alınmıştır.]