Risale-i NurSiracünnur

Merhum Hasan Feyzi'nin Risale-i Nur hakkındaki manzumesi

Siracünnur · s.270

ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤٰﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣ۪ﻴﻢِ ﻭَﻣَﺎ ﺍَﺭْﺳَﻠْﻨَﺎﻙَ ﺍِﻻَﺎ ﺭَﺣْﻤَﺔً ﻟِﻠْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَ Âyetinin veraset-i Ahmediye (asm) cihetinde, mana-yı işarî noktasında, bu asırda o Rahmeten li'l-âlemîn'in bir âyinesi ve hakikat-i Kur'aniyenin bir hakiki tefsiri olan Risale-i Nur, o küllî rahmetin bir cilvesi, bir numunesi olmasından hakikat-i Muhammediyenin (asm) bir kısım evsafını, mana-yı mecazî ile cüz'î bir vârisine verilebilir diye bu parlak kasideye ilişmedim. Yalnız hakikat-i Ahmediye (asm) âyinesinin farkına işareten bazı kelimeler ilâve edildi.

Said Nursî

Huzur bulur bugün seninle âlem Ey bu asırda rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Sürur bulur bugün seninle âdem Ey bir rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur7 Bu hasta gönüller çoktan perişan Varsa sende eğer Lokman'dan nişan Bir şifa sun, gel ey mahbub-u zîşan Ey cilve-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Gelmez mi sonu bu uzun hecenin Geçmez mi gamı bu yaslı gecenin Zâri arttı, sabrı bitti nicenin Ey cilve-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Fahr-i Âlem, arştan bu yere indi Şah-ı Velayet gelip Düldül'e bindi Zülfikar'a bugün artık Nur dendi Ey bu zamanda rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Yolumuz, bu Nur'un bu nurlu yolu Olduk hepimiz o Nur'un bir kulu Nur yolunda yürüyen hem ne mutlu Ey numune-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Nurs'un nur çıkan nurlu dağında Bülbül öter bahçesinde bağında Tozu olsak onun pâk ayağında Ey rahmet-i âlem cilvesi Risaletü'n-Nur Dertlere dermansın, mahbub-u cansın Hem câmiü'l-esma ve'l-Kur'ansın Hem de Nur-u Hak'tan bize ihsansın Ey bir rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Bu âlemde madde değil, bir özsün Her zerreden bakan bütün bir gözsün Kâinatı hayran eden bütün bir yüzsün Ey misal-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Aslı evvelisin balın, şekerin Deryasısın cümle ilmin, hünerin Gelmedi cihana böyle eser benzerin Ey mir'at-ı rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Sen, aylardan, güneşlerden üstünsün Nihayetsiz, sonu gelmez bütünsün Nur cemalin bütün bütün görünsün Ey mazhar-ı rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Boyun büküp acı acı melerdik Gözyaşını kanlar ile silerdik Görsek diye seni Hak'tan dilerdik Ey bir temsil-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Çünkü sensin bu asırda Rahmeten li'l-âlemîn'in cilvesi Çünkü sensin şimdi Şefîu'l-müznibîn'in vârisi Ağisna yâ Gıyase'l-Müstagîsîn, bir duası Ey şule-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Şifa bulsun şimdi biraz yaramız Revaç bulsun geçmez olan paramız Saç nurunu, aka dönsün karamız Ey ziya-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Cürmümüzle külhan gibi pür-nârız Dert elinden hem her gün zâr u zârız Affet bizi madem sana hep yârız Ey nur-u rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Meylimiz yok yalancı bir dünyaya Son verdik biz bid'alara, riyaya Kapılmayız öyle kuru hülyaya Ey bir hakikat-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Yok bizde cemiyet kurma hülyası Yok başka bir yola gitme sevdası Olduk ancak Nur'un dertli şeydası Ey dertlilere rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Yollarda bıraktık, geçtik dervişi Attık gönüllerden öyle teşvişi Kâfi bu parlayan nurun güneşi Ey ma'kes-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Geçmişiz hep medihlerden senadan Yüz çevirdik servetlerden gınadan Nur isteriz, geçmeden bu fenadan Ey bu asırda rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Nur elinden içeli biz şarabı Çevirmişiz tatlılığa azabı Bir mahbubun biz de olduk türabı Ey bize rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Âşıkların arşa çıkan feryadı Ağlatıyor o pâk ruhlu ecdadı Allah için eyle bize imdadı Ey muhtaçlara rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Gökler saldı bela, yer verdi bela Sarstı âfakı bir acı vaveylâ Rahmet et âleme ey Nur-u Mevla Ey cilve-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Bir yanda sel var, bir yanda kan akar Bu bela ateşi âlemi yakar Ağlayan bu beşer hep sana bakar Ey numune-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Çevrildi ateşle bu koca dünya Bir cehennem gibi kaynadı derya Yetiş imdada ey şah-ı evliya Ey bu zamanda rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Her yangını senin nurun söndürür Her bir yeri bir gülşene senin nurun döndürür Deccal'ı da bir gün gelir elbette öldürür Ey nur-u rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Zındıkaya, küfre karşı saldırdın Gönüllerden kederleri kaldırdın Bizi nurun deryasına daldırdın Ey bîçarelere rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Kaldıramaz sana aslâ kimse el Bağlıyoruz bizler sana candan bel Dünyalara sensin ümit ve emel Ey ziya-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Sen ordu kurmazsın erle, uşakla Savaşmazsın öyle topla, bıçakla Nurunla şu asrı tutup kucakla Ey şimdi rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Bitsin de bu korkunç tufan-ı şedid Açılsın yepyeni bir devr-i mesud On sekiz bin âlem eylesin hep îd Ey ehl-i Kur'an'a rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Geliyor şu karşıdan gerçi bir zulmet Fakat sensin bugün atâ-yı rahmet Boğacaksın onu nurunla elbet Ey bir rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Kızıl ejder yuvamıza girmesin Zehirli eli yakamıza ermesin Karşı durup nurun fırsat vermesin Ey seyf-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Kara duman üstümüzden dağılsın Kızıl alev sönüp âlem ayılsın Bu zaferin haşre kadar anılsın Ey zülfikar-ı rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur O soydandır nice canlar yakanlar O soydandır evler barklar yıkanlar O soydandır sana kinle bakanlar Ey hüccet-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Masumların kanlarını içerler Ebu Cehl'i, Nemrutları geçerler Ölümlerden ölümleri seçerler Ey şimdi bir rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Bir mikrop ki ciğerleri dişliyor Kanımızla kendisini besliyor Temiz yurdu telvis edip pisliyor Ey bir eczahane-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Gazilerin, fatihlerin konağı Seyyidlerin, serverlerin otağı Bu vatandır, şehitlerin yatağı Ey cilve-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur O şehidin ala dönmüş kefeni Miskler kokar, güle benzer bedeni Öper melekler de nurlu naaşını Ey numune-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Kur'an diyor ölmemiştir, diridir Her birisi Hakk'ın arslan eridir Türbeleri yürekleri titretir Ey âyine-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Armağansın çünkü asil millete Düşmeyelim bir gün bile zillete Götür bizi şanlı büyük devlete Ey misal-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Eyleyeler nurun ile hep savlet Zaferlerle şanlar bulur bu millet Şarka, garba ziya salsın bu devlet Ey bizlere rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur Nurdan kanadın hem sağlam kolun var Nurdan senin Hakk'a giden yolun var Kabul et bir kemter Feyzi kulun var Ey bu asırda rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur! ﺍَﻟﺴَّﻼﺎﻡُ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻭَ ﺭَﺣْﻤَﺔُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻭَ ﺑَﺮَﻛَﺎﺗُﻪُ Üstadım, Efendim Hazretleri! ﻭَﻣَﺎ ﺍَﺭْﺳَﻠْﻨَﺎﻙَ ﺍِﻻَﺎ ﺭَﺣْﻤَﺔً ﻟِﻠْﻌَﺎﻟَﻤ۪ﻴﻦَ âyetinin nurlarından, Nur'un sayesinde alabildiğim bir zerreyi bu şekilde yazdım ve huzur-u irfanınıza sundum. Kabulünü rica ederim. Selâmlarımızı sunar ve mübarek ellerinizi öperiz efendimiz.

Bîçare talebeniz

Hasan Feyzi

ﺭَﺣْﻤَﺔُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺍَﺑَﺪًﺍ ﺩَﺍﺋِﻤًﺎ

ﺑِﺎﺳْﻤِﻪِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ Merhum Hasan Feyzi, Nurlardan aldığı hakikat dersini, Nurlara işaret ederek güzel tanzim etmiş. Lâhika'ya girsin.

Said Nursî

Güzel oku! Her zerrede coşkun birer mana var Dert ehline bu manada canlar sunan eda var Vermek için parlaklığı, gamlı gönül evine Bir bak hele, her cilâdan üstün olan cilâ var Derin, güzel düşünce ile incelersen bunu sen Zayıflamış ruhlar için dağlar gibi gıda var Hem dilersen tükenmeyen sermaye-i serveti Aç gözünü Nurlara bak, işte sana tufan gibi gına var Beni tanı, yürü kulum yürü diye bizlere Her nefeste şefkat ile Rabb'imizden nida var Duymuş isen bu nidayı her zerrenin dilinden Müjde olsun, artık sana cennet denen safa var Uzaklara bakma! "Nurlara bak, yürü!" Âlem onun âyinesi Görmez misin, her yüzünde aynı renkte ziya var Bir güneştir her zerrede cilve yapıp parlayan Bilmez misin, sende dahi o edadan eda var Eller açıp yürü bugün kana kana Risale-i Nur'dan ışık al Aşka uyan, nura kanan her zerrede reha var Hüner değil; dostu düşman, yârı ağyar eylemek Yâdı biliş yapasın ki ancak dostta vefa var Hünerdir ki yaprak atlas, toprak elmas olmalı Çünkü bir bak, ne yaprakta ne toprakta beka var Kısa görüp denizleri damlalara çevirme Hakikatte, her damlada gizli birer derya var Damla iken aslın senin, dağı taşı aşarsın Hem gökleri keşfedersin, sende ey nur, böyle deha var Bir noktayı bir cihan yap, o cihana hâkim ol Zira senin bir noktanda, güneş kadar zekâ var Her zerrenin Kâbe'sidir kalbi, yine kendine Dikkat eyle, her birinde yine ancak Huda var Sakın Feyzi! Sen gözünü Hak yüzünden ayırma Hakkı gören gerçeklere, hakkı kadar atâ var.

(Denizli Kahramanı Merhum)

Hasan Feyzi

ﺑِﺎﺳْﻤِﻪِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ ﻭَﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻻَﺎ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩِ ﺍَﻟﺴَّﻼﺎﻡُ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻭَ ﺭَﺣْﻤَﺔُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ Hasan Feyzi'nin, Denizli ve hapsinin ve civarının has talebelerini temsil ederek onların namına, Üstadının vasiyetnamesi ve zehirlenmeden şiddetli hasta olması münasebetiyle yazdığı bir mersiyedir. Ve vefat haberini almış gibi kalemi ağlamış. Lâhika'ya geçirilsin.

Said Nursî

ﺍَﻟﺴَّﻼﺎﻡُ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻭَ ﺭَﺣْﻤَﺔُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻭَ ﺑَﺮَﻛَﺎﺗُﻪُ ﺑِﻌَﺪَﺩِ ﻋِﻠْﻢِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻓَﺪَﺍﻙَ َﺑ۪ﻰ ﻭَ ُﻣّ۪ﻰ ﻭَ ﻧَﻔَﺴ۪ﻰ ﻳَﺎ ﺍُﺳْﺘَﺎﺩ۪ﻯ Anam, babam ve tatlı canım sana feda olsun Üstadım! Birkaç gündür acılarımıza zehirler katan ve ciğerlerimize şişler ve hançerler saplayan ve gözyaşlarımızı kızıl ırmaklara çeviren acı ve kara haberler almaktayız. Işığında derdimize devalar aradığımız o mübarek ay, âkıbet husufa mı uğruyor? Nuruyla bu güzel vatanı aydınlatan ve parlatan Üstadımız, bir daha dönmemek ve bizlere görünmemek üzere âkıbet göç mü ediyor? Vâ halîlah! Neşir ve tamim buyurduğunuz vasiyetname bizler için hakikaten böyle bir kara haberi bildiren bir yeis ve matem işareti midir? Yoksa yıllardan beri rûy-i zeminde ağlayıp inleyen kimsesiz müslümanların büsbütün kurtuluş beşareti midir? Bize bir haber sal. Sal ki eğer böyle bir beşaret ise senelerden beri hep ağlayan gözyaşlarımızı tutup biraz da gülmesini bilelim ve öğrenelim. Acaba bu bize tahminlerimizi teyid ve takviye edecek bir nevruzî mi? Yoksa maazallah gözyaşlarını çağlatıp umman edecek bir nevmidî mi verecek? O bir vasiyetname mi yoksa bir tebrikname mi? Yoksa oğul ve uşak ve aileden mahrumum, belki bana yas tutan ve mersiye yazan olmaz diye kendi mersiyeni kendin mi yazdın Üstadım? Senin sayısı yüz binleri aşan büyük bir aile efradın var. Hem öyle ki eğer istesen hepsi sana canlarını fedaya hazır. Sana üç yüz elli milyon insan yas tutup ağlar. Belki sana aylar ve güneşler de ağlar. Sana melekler de mersiyeler okur ve yazar. Sana seninle beraber daima ﻻﺎ ﺍِﻟٰﻪَ ﺍِﻻَﺎ ﺍﻟﻠّٰﻪُ deyip zikreden, geceler ve gündüzler de ağlar Üstadım. Şimdiye kadar hangi ölünün böyle milyonlarca yasçısı, mersiyecisi ve aile efradı vardı ki? Bize sultanların ve hakanların bile bırakamayacağı bir mirası, çok zengin ve büyük bir hazineyi, ölmeyecek olan Risale-i Nur'u armağan edip asıl dosta gidiyorsun. Allah senden ebediyen razı olsun Üstadım! Demek, bundan sonra kederlerimizi onunla giderip bütün müşküllerimizi o Risale-i Nur'a mı havale edeceğiz? Gece gündüz hep onunla mı müteselli olacağız? Demek ﺣَﻴَﺎﺗ۪ﻰ ﺧَﻴْﺮٌ ﻟَﻜُﻢْ ﻭَ ﻣَﻤَﺎﺗ۪ﻰ ﺧَﻴْﺮٌ ﻟَﻜُﻢْ diyerek hayatının bizim hakkımızda hayırlı ve nurlu olduğu kadar, mevtinin de aynı vecihle yine bizler için iyi ve hayırlı olduğunu göstermek istiyorsun. Şahsıma ait diye belki bu yazılarımı da kabul etmek istemezsin. Fakat kabul buyurmanı rica ederim. Çünkü ben seni medh ü sena etmiyorum. Ben senin medhini ve vasfını hep Hazret-i Kur'ana havale ediyorum. Esasen bende o dil, o kudret ve o iktidar yok ki. Ben ancak bu ölme ve göçme hâdisesinin bize saldığı elemlerden ve yağdırdığı kederlerden ancak bir damlasını yazıyorum. Zaten şimdiye kadar sana "Gavs" dedik, "Müncî" dedik, "Kutub" dedik, hiçbirini kabul etmedin. "Veli" dedik "Hazret" dedik, aslâ iltifat etmedin. İsmini ve resmini, nam ve nişanını hep unutmak ve unutturmak istedin. Kendini hâk ile yeksan ettin. Son "Ebu't-türab" da sen oldun. Senin Kur'an hâdimliğinin meddahı ve vassafı o Hutbe-i Ezeliye iken, biz âcizler seni nasıl medhedebilirdik? Nasıl tarif ve tavsif edebilirdik? Madem ki Kur'an sana ﺳَﻌ۪ﻴﺪْ demiş elbette sen saidsin. Hem ismin ve hem resmin saiddir. Madem ki Kur'an sana ﺻَﻌ۪ﻴﺪْ demiş elbette hem için temiz ve tahir hem de dışın. Madem ki Celcelutiye sana "Bedi'" demiş. Bundan daha güzel medih ve bundan daha a'lâ ve ezkâ bir vasıf mı olur? Sen böyle nişanlar ve ihsanlarla gelen, bu asrın bir hidayet serdarısın. Bizler senin kadrini ve bu kıymetini bilemedik. Senin büyük kadrini ve şanını, gelecek olan asırlar takdir edip asıl menkıbe ve mersiyeni yine onlar yazacaklar. Âh! Ne olurdu şimdi şu sayılı nefeslerini verdiğin şu anda, şu son deminde, huzurunda ve yanında bulunup sana hizmet edebilse idim. Son kelâmını ve son vasiyetini işitebilse idim. Hararetten kuruyan o mübarek ağzına sıcak bir fincan çay, birkaç damla su verebilse idim. Ağrıyan mübarek kollarını ellerimle tutup ovuşturabilse idim. Risaletü'n-Nur'un telifini tamam edip neşrinin dahi esbabını temin ve tanzim ederek ve talebelerinize, biz âcizlere bırakarak ebediyete, Refik-i A'lâ'ya ve Allah'a gidiyorsun. Âlem-i ervaha uçtuğunda bizi unutma. Büyük ağabeyimiz ki şanlı ve muhterem Şehit Hâfız Ali'dir, ona ve bütün kardeşlere ve ecdada ve atalara ve evliyanın büyük ruhlarına bizden selâm et. Halet-i nez'imizde ve berzahımızda, rûz-i ceza ve mahkeme-i kübramızda bize şefaatçi ol. Âh! Demek o sû-i kastçılar nâil-i meram mı oluyor? Demek güzel yüzün bize artık haram mı oluyor? Âh! Ahbabın ağlayıp a'danın güleceği böyle kara bir günü görmek istemezdik. Biz hep halâsı bekler ve arardık. Demek onlara bayram, bize matem mi var? Biz dostlara ne diyelim? Seni soranlara ne cevap verelim? Demek bundan sonra seni bu dünyada şu baş gözümüzle bir daha görmeyecek miyiz? Artık vuslat, hasrete mi döndü? Öyle ise rüyamızda olsun bize görünüver. Kusurumuza bakma. Âlem-i hayal ve menamda olsun teselli buyur. Biz senin terhisini ister ve serbest olmanı dilerdik. Fakat böyle mevt tezkeresiyle değil. Yoksa ten kafesinden çıkan, uçan can kuşunun daha şen ve daha serbest, beden kınından çıkan o ruh kılıncının daha parlak, daha keskin olacağını ve o vakit bize daha şefik ve daha rahîm ve daha kurtarıcı olacağı için mi ölümü arzuladın Üstadım? Çünkü Hâfız Ali'yi evvelce yerine bedel göndermeye razı olduğun ve icra ettiğin halde, bu sefer hiçbir bedel ve feda da kabul etmiyorsunuz. Hüsrev gibi bir sevgilinin senin yerinde ölmek teklifini reddediyorsunuz. Demek göç ve sefer muhakkak mı Üstadım? Demek Hazret-i İmam-ı Ali'yi (ra) ağlatıp Ömer'i (ra) şaşırtan, Ehl-i Beyt'i inletip Medine-yi Münevvere'yi karartan o hal-i pür-melâlin bir numunesi, âkıbet bizim bu garib başlarımıza da mı çöküyor? Pek vakitsiz pek erken değil mi Üstadım? Sana bu mektubum acaba son mu olacak diye titriyorum. Gerçi sen diyorsun: "Mektuba, şahsa ve söze ne hâcet? Bize uzaklık ve yakınlık yok. Birimiz şarkta, birimiz garpta veya kabirde olsa yine istediğimiz zaman görüşebiliriz." Evet, âmennâ bu doğrudur fakat benim gibi körler ve körpeler ne yapsın Üstadım? Otuz yıl evvel Lemaat'ınızda yazdığınız "Yetmişinci olmuştur o mezara bir mezar taş, beraber ağlıyor hüsran-ı İslâm'a" hakikati bu muydu? Böyle mi tecelli edecekti? Aziz canınızın canan iline, cemal güllerine ermesi bu dem mi idi? Yirmi beş yıldır çekmekte olduğunuz çilelerden halâs ve necatınız böyle ölümle mi, ayrılıkla mı olacaktı? Acılar ve ağrılar çeken ve zehirler içen o mübarek kalıbınızın istirahati, böyle varıp kara toprağa yatmakla mı olacaktı? Hiç birimizin huzurunuzda hazır bulunmadan ve bu gözlerimizle bir daha görmeden yapayalnız ve hücra bir köşede bu ölümün, bu ufûlün ne acı ve ne hazîn! Günün birinde birdenbire "Üstad ölmüş, âh!" diye bir ses işitmek veya bir iki satırlık bir mektup almak veyahut rüyada görüp pür-telaş uyanmak ve sarsılmak ne kadar elîm. Üstadım! Mübarek vasiyetnamenizi görmek ve okumakla ve korkulu ve endişeli haberler gelmekle beraber, biz hâlâ bu irtihal ve bu mevt hâdisesinin bu kadar yakın bir zamanda vuku bulacağına inanamıyoruz. Hattâ bunu şu suretle tevil ve hayır ile tefsir ederek, bunun eza ve işkencelerden ve esaretten kurtulması ve dirilmesi alâmetidir diye telakki ediyoruz. Evet madem ki ﺍِﻧَّﻚَ ﻣَﻴِّﺖٌ ﻭَ ﺍِﻧَّﻬُﻢْ ﻣَﻴِّﺘُﻮﻥَ var. Senin de bir gün olup öleceğini biliyoruz. Fakat böyle tenha ve garib, mesmum ve mağmum ve işkencelerle ve biraz da mevsimsiz olarak değil. Yirmi beş senedir seni hep menfalarda ve hep hücralarda arayan bu hicranlı gönüller, demek hiç mi gülmeyecek? Üç beş sene, hattâ bir senecik olsun gözlerimizle serbest olarak bu dertliler ve kimsesizler seni hiç mi görmeyecek? Zehirli yılan ve akreplerin bile gezip dolaşmasına, vahşi ve kâfirlerin bile serbest yaşamasına açılan bu yer yüzü yalnız sana mı yasak? Dünya kurulalı akan ve harlayan ve her zîruha mubah ve helâl olan gümüş gibi ırmak ve çayların tatlı ve şirin suları, bağ ve bahçe ve gülistanları ve bunların türlü çiçek ve meyveleri yalnız sana mı memnû? Çekilen âhlar yüzünden yalnız senin değil, yüzlerle yerinden delinen hepimizin ciğerlerimizin tamir ve tedavisi kabil değil. Biz hep ağlayan bu beşeriyetin gözyaşlarının seninle yani Risale-i Nur ile dineceğine, hep sızlayıp acıyan kalplerin, hâdim olduğun Nurlarla teselli bulacağına bel bağlamış ve inanmıştık. Böyle bir emr-i Hak vuku bulduğunda seni nerede defnedeceğiz? Konya'da Hazret-i Mevlana'da mı? Civar-ı Hazret-i Eyyüb'de mi? Yoksa Cennetü'l-Muallâ veya Cennetü'l-Bakî'de mi? Bunu bize açıkça bildir. Hayır, Üstadım! Gel biz seni Risale-i Nur tercümanı şahsiyetiyle gönlümüze gömelim. Her zaman seni orada görelim, görüşelim, her zaman sevelim, sevişelim ve söyleşelim. Yahut bu ciheti ﻣَﺎ ﻗَﺒَﺾَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻧَﺒِﻴًّﺎ ﺍِﻻَﺎ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻤَﻮْﺿِﻊِ ﺍﻟَّﺬ۪ﻯ ﻳُﺤِﺐُّ ﺍَﻥْ ﻳُﺪْﻓَﻦَ ﻓ۪ﻴﻪِ hadîs-i âlîsine havale ederek vasiyetnamenizde onun için mi beyan ve tasrih buyurmadınız? Eğer böyle ise Emirdağı'nı intihab ve ihtiyar ettiğiniz anlaşılıyor. Âh o Emirdağı! Biz onun nasıl bir dağ olduğunu hâlâ anlayamadık. Ondaki esrarı hâlâ çözemedik. O dağ hakikaten Emir Dağı mı yoksa Esir Dağı mı? O dağ bize bir dağ oldu. O dağın vurduğu dağ yine bizi dağladı. Onun dağı bizi yaktı, kavurdu. O dağ bizim bir dağımız üzerine binlerle dağ vurup, hepimizi dağdar-ı hüzn ü elem etti. Âh! O dağ yüz binlerle kardeşin yetim kalmasına kasdetti. Hepimizi diri diri ateşlere yaktı. Hasılı o dağ seni harab, bizi kebab etti Üstadım? Ona Emir Dağı değil, Emer Dağı ve Ecel Dağı demeli. Seni aramızdan alıp kendine ve içine çeken o dağa Emir Dağı değil, Emen Dağı demeli. Ey ﺍَﻭَﻣَﻦْ ﻛَﺎﻥَ ﻣَﻴْﺘًﺎ ﻓَﺎَﺣْﻴَﻴْﻨَﺎﻩُ nefes-i Rahmanîsiyle dirilen Üstadımız! Said öldü desek inanırlar mı? Hem Said ölür mü? Ölen şakî ve hayvan değil midir? Buyurduğun gibi bu ancak bir yer değiştirme ve muvakkat bir ayrılmadır. Fakat bizim için çok acı, çok... "Ey benim kıymetli babam!" diye ağlayan Fatımatü'z-Zehra anamız gibi "Ey Seyyidimiz, ey Üstadımız! Vâ esefâ vâ kürbeta!" diye yaşlar döküp ağlıyoruz. O anamızın dediği ﺻُﺒَّﺖْ ﻋَﻠَﻰَّ ﻣَﺼَﺎﺋِﺐٌ ﻟَﻮْ ﺍَﻧَّﻬَﺎ ٭ ﺻُﺒَّﺖْ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻻﺎَﻳَّﺎﻡِ ﺻِﺮْﻥَ ﻟَﻴَﺎﻟِﻴَﺎ misillü biz de deriz: Âh Sevgili Üstadımız! Üzerimize öyle musibetler çöktü ve döküldü ki eğer o musibetler şu güneşli güzel gündüzler üzerine dökülse ve yağsa idi gündüzler kararır, muhakkak gece olurdu. Artık bundan sonra yapacağımız bir şey varsa o da "Semler içip gamlar çeken Üstadınız göçtü bekaya, hasret kalan kardeşlerim, dostlarım size olsun elveda!" deyip ağlamak, hep ağlamak... Üstadım! Sen dünya lezzetlerini tatmadan, ömründe bir kere olsun bu fena güllerine el uzatmadan ve uzana uzana bir saat bile sıcak ve rahat döşeklerde yatmadan âkıbet bırakıp gidiyorsun. Şimdi biz Hıccetü'l-Vedasız böyle bir ölüme nasıl inanalım? Hutbetü'l-Vedasız bir hicrana nasıl dayanalım? Ey Fahr-i Âlem'in nurdan bir incisi! Ey ehl-i İslâm'ın bir müncîsi! Gel sana bir değil bu sefer bin bedel verelim de şu rıhlet, şu hicret ve şu hicran daha birkaç sene sonraya kalsın. Hep beraber Arz-ı Hicaz'a varalım, Kâbe'ye yüzler sürelim. Bizi Arafat'a çıkar. Son sözlerini Hint'ten, Yemen'den, Irak'tan ve Afgan'dan ve dünyanın her yerinden o mahall-i mübarek ve mukaddeste toplanan bütün müslümanlara, bütün âşıklara ve bütün hicranlı gönüllere söyle. Bize ﺍَﻻﺎ ﻫَﻞْ ﺑَﻠّﻐْﺖُ yü tekrarlayıp ﻓَﻠْﻴُﺒَﻠِّﻎِ ﺍﻟﺸَّﺎﻫِﺪُ ﻣِﻨْﻜُﻢُ ﺍﻟْﻐَﺎﺋِﺐَ derken âlem-i gayb ve ervaha işte oradan pervaz et. Mübarek cesedini alıp, hürmetle Harem-i Şerif'e getirip, pâk olan vücudunu âb-ı zemzem ile gaslederken biz de bir taraftan hiç durmadan akan gözyaşlarımızla yıkanıp arınalım. Mübarek naaşını Risale-i Nur'dan yapılan ak kefene kat kat sarıp misk-i anberle buhurladıktan sonra, öd ağacından yapılan hususi tabuta koyup son defa olmak üzere bir daha ellerini öperek Kâbe-i Muazzama'nın kara perdesini de üstüne çekerek Hacerü'l-Esved huzuruna çıkalım. Kâbe avlusunda toplanan ve daireler şeklinde saf saf dizilen yüz binlerle ehl-i iman ve melaike-i arz ve âsumana o aziz ruhun imam olup cenaze namazını eda edelim. Arştan ve hâtiften duyulan "Nice bilirsiniz?" sualine: Fahr-i Âlem'in nurdan bir incisi bu

Ehl-i İslâm'ın büyük bir müncîsi bu

Şanında söylemiş Kur'an-ı Mecid

Deriz hep

ﻓَﻤِﻨْﻬُﻢْ ﺷَﻘِﻰٌّ ﻭَ ﺳَﻌِﻴﺪٌ diye cümleten cevap verip oradan başlarımız ve parmaklarımız üstünde yalın ayak ve baş açık, Arz-ı Hicaz'ı velveleye ve dehşete salan tekbir ve tehlil sadâları ve meleklerin de çıkardığı yas ve matem sesleriyle Medine-i Resulullah'a ve Ravza-i Mutahhara'ya varalım. "Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Resulallah! İşte emanetin, işte Risaletü'n-Nur'un kahramanı, işte Kur'an'ında Said ve hadîsinde Seyyid diye söylenen mübarek Üstadımız!" diyerek seni Fahr-i Âlem'e sunalım. O nuranî yeşil perdeler arkasında uzanan Muhammedimizin (asm), mahbubumuzun nur elleri tabutunu kendine ve kabr-i saadetine çekerken hepimiz bayılıp bir daha ayılmamak üzere "Allah!" na'resiyle Ravza-i Pâk'e serilip ve ﺍِﻧَّﺎ ﻟِﻠّٰﻪِ ﻭَ ﺍِﻧَّﺎ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﺭَﺍﺟِﻌُﻮﻥَ olup biz de canlarımızı cananımıza verelim. Ve ﻭَﻟَﻮْ ﺍَﻧَّﻬُﻢْ ﺍِﺫْ ﻇَﻠَﻤُﻮﺍ ﺍَﻧْﻔُﺴَﻬُﻢْ ﺟَﺎُﻙَ ﻓَﺎﺳْﺘَﻐْﻔَﺮُﻭﺍ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻭَ ﺍﺳْﺘَﻐْﻔَﺮَ ﻟَﻬُﻢُ ﺍﻟﺮَّﺳُﻮﻝُ ﻟَﻮَﺟَﺪُﻭﺍ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﺗَﻮَّﺍﺑًﺎ ﺭَﺣ۪ﻴﻤًﺎ sırrına erelim.