Mukaddime:
Sikke-i Tasdik-i Gaybî · s.14
Malûm olsun ki: "Zübdetü'r-Resail Umdetü'l-Vesail" namında kutbü'l-ârifîn Ziyaeddin Mevlâna Şeyh Hâlid (Kuddise sırruhu)nun mektubat ve resail-i şerifelerinden muktebes nasayih-i kudsiyenin tercümesine dair bir risaleyi onüç sene mukaddem, Bursa'da Hoca Hasan Efendi'den almıştım. Nasılsa mütalaasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde kitablarımın içerisinde birşey ararken elime geçti. Dedim: "Bu Hazret-i Mevlâna Hâlid, Üstadımın hemşehrisidir. Hem İmam-ı Rabbanî'den sonra, tarîk-i Nakşî'nin en mühim kahramanıdır. Hem Tarîk-i Hâlidiye-i Nakşiye'nin pîridir." Risaleyi mütalaa ederken Hazret-i Mevlâna'nın tercüme-i halinde şu fıkrayı gördüm: Ashab-ı Kütüb-ü Sitte'den İmam-ı Hâkim Müstedrek'inde ve Ebu DavudKitab-ı Sünen'inde,BeyhakîŞuab-ı İman'datahric buyurdukları: ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﻳَﺒْﻌَﺚُ ﻟِﻬٰﺬِﻩِ ﺍﻻﺎُﻣَّﺔِ ﻋَﻠٰﻰ ﺭَﺍْﺱِ ﻛُﻞِّ ﻣِﺎَﺓِ ﺳَﻨَﺔٍ ﻣَﻦْ ﻳُﺠَﺪِّﺩُ ﻟَﻬَﺎ ﺩ۪ﻳﻨَﻬَﺎ yani"Her yüz senede Cenab-ı Hak bir müceddid-i din gönderiyor."hadîs-i şerifine mazhar ve mâsadak ve müzhir-i tâm olan Mevlâna eşşehîr kutbü'l-ârifîn, gavsü'l-vâsılîn, vâris-i Muhammedî, kâmilü't-tarîkatü'l-aliyyeti ve'l-müceddidiyeti Hâlid-i Zülcenaheyn Kuddise sırruhu.. ilh... Sonra tarihçe-i hayatında gördüm ki, tevellüdü 1193 tarihindedir. Sonra gördüm ki, 1224 tarihinde Saltanat-ı Hind'in payitahtı olan Cihanabad'a dâhil olmuş. Tarîk-ı Nakşî silsilesine girip müceddidiyete başlamış. Sonra 1238'de, ehl-i siyasetin nazar-ı dikkatini celbedip, vatanını terk ederek diyar-ı Şam'a hicretle gitmiştir. Hem içinde gördüm ki, Hazret-i Mevlâna'nın (K.S.) nesli, Hazret-i Osman bin Affan Radıyallahu Anh'a mensubdur. Sonra gördüm ki; tercüme-i halinde istidad-ı fıtrî ve kabiliyet-i hârika ile, sinni yirmiye baliğ olmadan evvel a'lem-i ulema-i asr ve allâme-i vakit olmuş. Süleymaniye kasabasında tedris-i ulûm ile iştigal eylemiştir. Sonra Üstadımın tarihçe-i hayatını düşündüm. Baktım, dört mühim noktada tevafuk ediyorlar:
Birincisi:
Hazret-i Mevlâna 1193'te dünyaya gelmiş. Üstadım ise arabî 1293'te, tam Mevlâna Hâlid'in yüz senesi hitam bulduktan sonra dünyaya gelmiş.
İkincisi:
Hazret-i Mevlâna'nın (K.S.) tecdid-i din mücahedesine başlangıcı ve mukaddimesi, Hindistan'ın payitahtına 1224'te girmiş. Üstad ise aynen yüz sene sonra, 1324'te Osmanlı Saltanatının payitahtına girmiş, mücahede-i maneviyesine hazırlanmış.
Üçüncüsü:
Ehl-i siyaset, Hazret-i Mevlâna'nın fevkalâde şöhretinden tevehhüm ederek diyar-ı Şam'a naklettirilmesi 1238'de vaki' olmuştur. Üstad ise aynen yüz sene sonra 1338'de Ankara'ya gidip, onlarla uyuşamayıp; onları reddederek, küserek tekrar Van'a gidip, bir dağda inziva ederken 1338 senesini müteakib, Şeyh Said hâdisesinin vukuu münasebetiyle ehl-i siyasetin vehmine dokunmuş, ondan korkarak Burdur ve Isparta, Kastamonu, Afyon Vilayetlerinde sekizer sene, yirmibeş sene ikamet ettirilmiş.
Dördüncüsü:
Hazret-i Mevlâna, yaşı yirmiye baliğ olmadan evvel allâme-i zaman hükmünde, fuhûl-ü ulemanın üstünde görünmüş, ders okutmuş. Üstad ise, tarihçe-i hayatını görenlere ve bilenlere malûmdur ki; ondört yaşında icazet alıp a'lem-i ulema-i zamana karşı muarazaya girişmiş, ondört yaşında iken, icazet almaya yakın talebeleri tedris etmiştir. Hem Hazret-i Mevlâna, neslen Osmanlı olduğu ve Sünnet-i Seniyeye bütün kuvvetiyle çalıştığı gibi, Üstadım Kur'an-ı Hakîm'e hizmet noktasında, meşreben Hazret-i Osman-ı Zinnureyn'in arkasında gidip, Hazret-i Mevlâna (K.S.) gibi, Risale-i Nur eczalarıyla -bütün kuvvetiyle- Sünnet-i Seniyenin ihyasına çalıştı. İşte bu dört noktadaki tevafukat, tam yüz sene fâsıla ile Risale-i Nur'un takviye-i din hususundaki tesiratı; Hazret-i Mevlâna'nın (K.S.) Tarîk-ı Nakşiye vasıtasıyla hizmeti gibi azîm görünüyor. {(Haşiye): Hazret-i Mevlâna (K.S.) milyonlar etba'larının ittifakıyla müceddiddir ve baştaki hadîs-i şerifin bir mâsadakıdır. Ve madem tam yüz sene sonra, dört mühim cihetle tevafukla beraber Risale-i Nur aynı vazifeyi görüyor. Demek nass-ı hadîs ile, Risale-i Nur eczaları tecdid ve takviye-i din vazifesini görüyorlar.} Üstadım kendine ait medh ü senayı kabul etmiyor. Fakat Risale-i Nur Kur'ana ait olup, medh ü sena Kur'an'ın esrarına aittir. Yalnız Üstadımla Hazret-i Mevlâna'nın birkaç farkı var:
Birincisi:
Hazret-i Mevlâna, zülcenaheyndir. Yani hem Kādirî, hem Nakşî tarîkat sahibi iken, Nakşîlik Tarîkatı onda daha galibdir. Üstadım bilakis Kādirî meşrebi ve Şazelî mesleği onda daha ziyade hükmediyor. Ben Üstadımdan işittim ki: Hazret-i Mevlâna (K.S.) Hindistan'dan Tarîk-ı Nakşî'yi getirdiği vakit, Bağdad dairesi Şah-ı Geylanî'nin (K.S.) ba'de'l-memat hayatta olduğu gibi, tasarrufunda idi. Hazret-i Mevlâna'nın (K.S.) manen tasarrufu cây-ı kabul göremedi. Şah-ı Nakşibend'le (K.S.) İmam-ı Rabbanî'nin (K.S.) ruhaniyetleri Bağdad'a gelip Şah-ı Geylanî'nin ziyaretine giderek rica etmişler ki: "Mevlâna Hâlid (K.S.) senin evlâdındır, kabul et!" Şah-ı Geylanî (K.S.), onların iltimasını kabul ederek Mevlâna Hâlid'i kabul etmiş. Ondan sonra birden Mevlâna Hâlid (K.S.) parlamış. Bu vakıa; ehl-i keşifçe vaki' ve meşhud olmuştur. O hâdise-i ruhaniyeyi, o zaman ehl-i velayetin bir kısmı müşahede etmiş, bazı da rü'ya ile görmüşler. (Üstadımın sözü burada tamam oldu.)